Ev sustuktan sonra masaya oturuyorum: gece yazmayı neden öğrendim
Ev sustuktan sonra masaya oturuyorum. Yazmayı gece öğrendim — çünkü gündüz, zihnin bana ait olmuyor.
Ev sustuktan sonra bir saat geçiyor. Sokaktan araba sesi azalıyor, üst kattaki ayak sesleri kesiliyor, buzdolabının uğultusu duyulur hâle geliyor.
O zaman masaya oturuyorum.
Gündüz de denedim. Olmuyor. Gündüz zihnimin bir kısmı hep başka yerde: yapılacak işler, bir mesaj, bir hatırlatma. Cümle kurmaya başlıyorum, üçüncü kelimede kopuyor.
Gece o kopmalar bitiyor. Çünkü artık yapılacak bir şey kalmıyor — herkes uyudu, kimse bir şey beklemiyor, dünya birkaç saatliğine durdu.
Neden gece?
Bunun romantik bir tarafı var ve o tarafı biraz abartılıyor. "Gece yazarı" imgesi hoşuma gitmiyor.
Benim için sebebi çok daha sıradan: gündüz vaktim yok.
Sabah altı buçukta çıkıyorum, akşam yedide dönüyorum. Arada yemek, birkaç iş, biraz sohbet. Kalan tek zaman gece.
Yani gece yazmayı seçmedim; gece kalan tek zamandı.
Ama zamanla fark ettim ki gecenin sadece pratik değil, başka bir faydası da var.
Gündüz zihni, gece zihni
Gündüz zihnim savunmada.
Bir işi yetiştirmeye, bir hatayı önlemeye, bir sorunu çözmeye ayarlı. Bu, faydalı bir hâl — iş görmeyi sağlıyor. Ama düşünmeyi sağlamıyor.
Gece o savunma gevşiyor. Ve gevşediğinde, gün boyu kenarda bekleyen düşünceler öne çıkıyor.
Gün içinde aklıma gelip "sonra düşünürüm" dediğim şeyler, gece geri geliyor. Bir cümle, bir soru, bir hatıra.
Yazının hammaddesi bunlar. Ve bunlar gündüz görünmüyor; gürültünün altında kalıyorlar.
Bir de gecenin bir dürüstlüğü var. Gündüz kurduğum cümleler daha temkinli oluyor; gece kurduklarım daha çıplak. Belki yorgunluktan, belki kimsenin bakmadığını bilmekten.
İlk cümle
Her gece aynı zorluk: ilk cümle.
Boş sayfaya bakıyorum ve hiçbir şey gelmiyor. Bu, on yıldır değişmedi. Ne kadar yazarsam yazayım, her seferinde aynı duvar.
Bir şey öğrendim: ilk cümleyi düşünerek bulamıyorum. Ancak yazarak buluyorum.
Yani kötü bir cümle yazıyorum. Sonra bir tane daha. Üçüncü ya da dördüncüde bir şey tutuyor ve oradan devam ediyorum. Sonra dönüp ilk üçünü siliyorum.
Bu, israf gibi görünüyor ama değil. O silinen cümleler, kapıyı açan şeyler. Onlar olmadan içeri girilmiyor.
Bunu bilmek, boş sayfa korkusunu azalttı. Artık iyi bir cümle beklemiyorum; kötü bir cümleyle başlıyorum.
Ne yazacağımı bilmeden
Uzun süre şöyle sanıyordum: önce düşünürsün, sonra yazarsın. Yazı, düşüncenin kayda geçirilmesi.
Yanlışmış.
Yazarken düşünüyorum. Masaya oturduğumda ne söyleyeceğimi tam bilmiyorum; bir sezgi var, bir yön var, o kadar.
Yazdıkça o sezgi şekilleniyor. Ve çoğu zaman, başladığım yerden farklı bir yere varıyorum.
Bu yazının nereye gideceğini şu an bilmiyorum mesela. Bir tahminim var ama tutacağını sanmıyorum.
Bu belirsizlik başta rahatsız ediciydi. Şimdi en sevdiğim kısım. Çünkü sonucu bildiğim bir yazıyı yazmak sıkıcı; bilmediğim bir yazı beni bir yere götürüyor.
Yazmak, düşünceyi kaydetmek değil; düşünceyi üretmek.
Anladığımı sanmak
Yazmanın en acı faydası şu: neyi anlamadığını gösteriyor.
Kafamda gayet net duran bir fikri yazmaya oturuyorum ve dağılıyor. Cümleler birbirini tutmuyor, ara basamaklar eksik, sonuç öncüllerden çıkmıyor.
Demek ki o fikri anlamamışım. Sadece anladığımı sanmışım.
Zihinde bir fikir, bulanık hâliyle tutarlı görünebiliyor. Yazıya döküldüğünde bulanıklık kalkıyor ve boşluklar ortaya çıkıyor.
Bu yüzden bir şeyi gerçekten anlamak istiyorsam yazıyorum. Anlatabilmek, anlamanın sınavı.
Ve sınavı geçemediğim çok oldu. Yarım bıraktığım yazıların çoğu, anlamadığımı fark ettiğim yerlerde durdu.
Silmek
Yazmanın yarısı silmek.
İlk yıllarda silemiyordum. Yazdığım her cümleye bağlanıyordum, özellikle güzel bulduklarıma.
Sonra öğrendim ki en güzel bulduğum cümleler, genellikle en gereksiz olanlar. Çünkü onları yazının kendisi için değil, kendi zevkim için yazmışım.
Bir cümlenin güzel olması, orada durması için yeterli değil. Yazıya bir şey katıyor mu? Katmıyorsa gitmeli — ne kadar güzel olursa olsun.
Bu, öğrenmesi en zor şeylerden biri oldu. Ve hâlâ tam öğrenemedim; bazı cümleleri hâlâ kurtarmaya çalışıyorum.
Silmek, aslında bir tevazu meselesi. Yazının senden daha önemli olduğunu kabul etmek.
Yorgunluğun etkisi
Gece yazmanın bir bedeli var: yorgun bir zihinle yazıyorum.
Bunun iyi tarafı: iç eleştirmen de yorgun. Gündüz beni durduran o "bu yeterince iyi değil" sesi, gece daha sessiz. Böylece daha rahat yazıyorum.
Kötü tarafı: yazdığım şeyin kalitesini o an ölçemiyorum. Gece harika gelen bir paragraf, sabah tuhaf gelebiliyor.
Bu yüzden bir kural koydum: gece yazılan hiçbir şey aynı gece yayınlanmaz.
Sabah okuyorum. Bazıları duruyor, bazıları düzeliyor, bazıları siliniyor.
Gece yazmak, sabah okumak. İkisi ayrı iş ve ayrı zihin gerektiriyor.
Uykuyla yarış
Her gece bir hesap var: ne kadar yazarsam o kadar az uyurum.
Bir cümle daha yazmak istiyorum ama sabah altıda kalkmam gerekiyor. Yazdığım her yarım saat, ertesi günün bir parçasını götürüyor.
Bu hesabı çok kez yanlış yaptım. Sabaha kadar yazdığım geceler oldu ve ertesi gün depoda perişan oldum. İşimi kötü yaptım, insanlara ters davrandım, akşam eve yıkılmış geldim.
O günlerden sonra bir sınır koydum: gece bir buçuktan sonra yazmıyorum. Cümle yarım kalsa bile.
İlk başta zor geldi — akış varken durmak. Ama fark ettim ki yarım bırakılan bir yazıya ertesi gece dönmek kolay. Zihin, o yarım cümleyi gün boyu arka planda tamamlıyor.
Yani durmak, akışı bozmuyormuş; sadece erteliyormuş.
Kimse için yazmamak
Bir dönem yazarken hep bir okuyucu hayal ediyordum. Bu, cümleleri bozuyordu.
Hayal edilen okuyucu, farkında olmadan yazıya karışıyor. Onu etkilemek, ikna etmek, ondan iyi bir tepki almak istiyorsun. Ve o istek, dürüstlüğü aşındırıyor.
Sonra bir şey denedim: kimseye göstermeyeceğim bir defter tuttum.
O deftere yazdıklarım, blogda yazdıklarımdan çok farklı çıktı. Daha dağınık ama daha gerçek. Kendimi savunmadan, açıklamadan, güzelleştirmeden yazabildim.
Sonra fark ettim ki en iyi yazılarım, o defterden çıkanlar. Yani kimse için yazmadığımda daha iyi yazıyorum.
Şimdi şöyle yapıyorum: önce kimse için yazıyorum, sonra yayınlanacak hâle getiriyorum. İki ayrı aşama.
İlkinde dürüstlük, ikincisinde düzen.
Defterler
Bilgisayarda yazıyorum ama defterlerim de var.
Defterin bir farkı var: silinmiyor. Yazdığın şey orada duruyor, üstünü çizsen bile görünüyor.
Bu, yazarken daha dikkatli olmayı sağlıyor. Ama daha önemlisi: geriye dönüp bakabiliyorsun.
Beş yıl önceki defterimi açtığımda, o zamanki halimi görüyorum. Neyle uğraştığımı, neye üzüldüğümü, ne düşündüğümü.
Çoğu zaman utanıyorum. O adam çok emindi bazı şeylerden; şimdi emin değilim.
Ama bir şey daha görüyorum: bazı meseleler hâlâ aynı. Beş yıl önce yazdığım bir sorunu bugün de yazıyorum.
Bu, bir başarısızlık gibi görünüyor. Belki değildir. Bazı sorular bir kere cevaplanmıyor; ömür boyu tekrar soruluyor.
Yayınlamak
Yazdığım her şeyi yayınlamıyorum. Çoğunu yayınlamıyorum.
Bir yazının yayınlanabilir olması için birkaç şart var bende: bir şey söylüyor olması, dürüst olması, ve birine faydası olma ihtimali.
Üçü de yoksa defterde kalıyor.
Yayınlamamak bir kayıp değil. O yazı işini görmüş oldu — beni bir şey düşünmeye, bir şeyi anlamaya götürdü. Yayınlanması, ondan sonraki ayrı bir mesele.
Bunu anlamak beni rahatlattı. Çünkü bir dönem her yazının bir yere gitmesi gerektiğini düşünüyordum. Gitmeyen yazı, boşa gitmiş gibiydi.
Şimdi biliyorum: yazının asıl işi yazarken oluyor. Sonrası ikramiye.
Okumadan yazılmıyor
Bir dönem çok yazıp az okudum. Sonuç kötüydü.
Yazı, okumadan besleniyor. Okumadığın dönemlerde cümleler tekrar ediyor, aynı fikirler dönüp duruyor, dil kuruyor.
Bunu bir kaba benzetiyorum: yazmak, kaptan almak. Okumak, kaba koymak. Sadece alırsan kap boşalıyor.
Şimdi bir denge tutmaya çalışıyorum. Yolda okuyorum, gece yazıyorum. Gündüz aldığım, gece çıkıyor.
Ve fark ediyorum ki iyi okuduğum dönemlerde daha iyi yazıyorum. Aradaki gecikme birkaç hafta oluyor — bugün okuduğum bir şey, üç hafta sonra bir cümlede beliriyor.
Zihin, malzemeyi hemen kullanmıyor; önce sindiriyor.
Taklit ve ses
İlk yıllarda beğendiğim yazarları taklit ettim. Onların cümle yapılarını, kelimelerini, ritmini.
Bunun kötü bir şey olduğunu düşünüyordum; bir tür sahtelik.
Şimdi öyle düşünmüyorum. Taklit, öğrenmenin doğal yolu. Zanaatların hepsinde böyle: usta yapar, çırak taklit eder, zamanla kendi tarzı çıkar.
Kendi sesini bulmak, taklitten kaçınmakla değil; yeterince taklit ettikten sonra oluyor.
Şimdi yazdıklarımda hâlâ okuduğum insanların izleri var. Ama artık karışmış hâlde ve kimin izi olduğu belli değil.
Belki de "kendi ses" dediğimiz şey bu: yeterince çok kaynaktan alınmış ve karıştırılmış bir şey.
Yazının insana yaptığı
On yıldır yazıyorum ve bir şey fark ediyorum: yazmak beni yavaşlattı.
Bir mesele hakkında hemen hüküm veremiyorum artık. Çünkü yazmaya oturduğumda o hükmün ne kadar boşta durduğunu görüyorum.
Kesin cümleler kurmak zorlaştı. "Kesinlikle", "asla", "herkes" gibi kelimeler elimden gitmeye başladı. Yerlerine "sanırım", "galiba", "çoğu zaman" geldi.
Bu, bir zayıflık gibi görünebilir. Bana olgunlaşma gibi geliyor.
Bir de şu: yazmak beni daha az konuşkan yaptı. Söylemek istediğim şeyleri yazıya bırakıyorum ve sohbetlerde daha çok dinliyorum.
Bu, hiç beklemediğim bir yan etkiydi ve galiba en faydalısı.
Saat
Şu an saat bir. Yazının bitmesine yakınım ve koyduğum sınır yaklaşıyor.
Yarın sabah altı buçukta kalkacağım. Beş buçuk saat uyku. Yeterli değil ama idare eder.
Bu hesabı her gece yapıyorum ve her gece biraz kaybediyorum. Belki bir gün bir düzen kurarım — daha erken yatıp daha erken kalkarım, sabah yazarım.
Şimdilik böyle. Şartlar bu ve şartların içinde yapabildiğim bu.
Kusursuz bir düzen bekleseydim, on yıldır hiçbir şey yazmamış olurdum.
Kapatırken
Bilgisayarı kapatıyorum. Ev hâlâ sessiz.
Yazılan şey iyi mi kötü mü bilmiyorum; sabah anlayacağım. Belki hepsini sileceğim.
Ama şu an önemli olan o değil. Önemli olan, bu gece de oturmuş olmam.
Çünkü yazmak bir yetenek meselesi değilmiş — bir devam meselesiymiş. İyi geceler, kötü geceler oluyor ve toplamda bir şey birikiyor.
Bunu on yılda öğrendim ve öğrendiğim en faydalı şey bu.
Işığı söndürüyorum. Yarın gece yine buradayım.
Yazamadığım geceler
Her gece yazamıyorum. Bazı geceler oturuyorum ve hiçbir şey gelmiyor.
İlk yıllarda bunu bir kriz gibi yaşardım. "Bitti, tükendim" diye düşünürdüm.
Şimdi biliyorum ki bu da sürecin bir parçası. Boş geçen geceler, dolu geçenler kadar normal.
O gecelerde ne yapıyorum? Genellikle okuyorum. Ya da eski defterleri karıştırıyorum. Ya da hiçbir şey yapmadan oturuyorum.
Zorlamıyorum. Çünkü zorlayarak yazılan şey, ertesi gün zaten siliniyor.
Bir de şunu fark ettim: boş geçen birkaç geceden sonra genellikle iyi bir gece geliyor. Sanki o boşluklarda bir şey birikiyor.
Toprağın nadasa bırakılması gibi. Boş görünen dönem, aslında hazırlık dönemi.
Kime yazıyorum
Bazen düşünüyorum: bunlar okunacak mı?
Belki okunmaz. Belki birkaç kişi okur. Belki bir gün biri, benim hiç tanımadığım biri, tam ihtiyacı olduğu anda bir cümleye denk gelir.
Bu ihtimal bile devam etmek için yeterli.
Çünkü ben de öyle okudum. Tanımadığım insanların yazdıkları, tam ihtiyacım olduğu anda önüme çıktı ve beni değiştirdi.
O insanlar beni tanımıyordu. Belki de hiç kimsenin okuyacağını düşünmeden yazmışlardı.
Bir yazının nereye gideceği bilinmiyor. Bu yüzden yazmak, bir tür tohum atmak gibi. Nereye düşeceğini bilmiyorsun.
Sadece atmaya devam ediyorsun.
On yılın toplamı
Bazen geriye dönüp yazdıklarımın toplamına bakıyorum.
Çok değil. On yılda, bir kitaplık belki. Yılda ortalama birkaç düzine yazı, çoğu yayınlanmamış.
Bir dönem bu az geldi. "Daha çok yazmalıyım" diye düşündüm, kendimi zorladım, olmadı.
Şimdi yeterli buluyorum. Çünkü tam zamanlı yazar değilim; gündüzleri depoda çalışan biriyim. Ve o şartlarda bu kadarı, düşündüğümden fazla.
Bir de şu var: mesele miktar değil. On yılda yazdığım en iyi beş yazı, geri kalan her şeyden daha çok iş görüyor.
Ve o beş yazıyı önceden bilemezdim. Onlara ulaşmak için, diğerlerini de yazmak gerekiyordu.
Bu yüzden az yazdığım dönemlerde bile durmadım. Duran, o beşe hiç ulaşamıyor.
Bir tavsiye
Yazmak isteyip başlayamayan biri varsa, ona söyleyebileceğim tek şey şu: kimseye göstermeyeceğin bir defter aç.
Yayınlamayı, beğenilmeyi, iyi yazmayı unut. Sadece yaz.
Çünkü yazamamanın sebebi genellikle yetenek eksikliği değil; erken yargılanma korkusu. İlk cümleyi kurarken bile "bu yeterince iyi mi" diye düşünüyorsun ve o soru, kalemi durduruyor.
Kimse görmeyecekse, o soru anlamını kaybediyor.
Sonra, aylar sonra, o deftere dönüp bakarsın. İçinden birkaç sayfa kurtarılabilir çıkar. Onlar üzerinde çalışırsın.
Yazarlık böyle başlıyor sanırım: kurtarılacak bir şeyin olması için önce yazmak.
Işık
Masamda küçük bir lamba var. Sadece kâğıdı aydınlatıyor, odanın geri kalanı karanlık.
Bunu bilerek yapıyorum. Aydınlık bir odada dikkatim dağılıyor; karanlıkta sadece önümdeki şey var.
Belki de yazmak, tam olarak bu: dünyanın geri kalanını karartıp tek bir şeye bakmak.
Ve sabah olduğunda, lambayı söndürüp o karartılan dünyaya geri dönmek.
Saat bir buçuk oldu. Sözümü tutup duruyorum.
İyi geceler.
Sabah okuyunca
Bu yazıyı sabah tekrar okudum.
Birkaç cümleyi sildim, birkaçını düzelttim. Gece güzel gelen iki paragraf, sabah fazla süslü göründü; onlar da gitti.
Geriye kalan bu.
Gece yazıp sabah okumanın en güzel tarafı bu sanırım: iki farklı insanın aynı metin üzerinde çalışması. Biri cesur, diğeri temkinli.
İkisi de gerekli. Sadece cesur olan yazsa, dağınık olurdu. Sadece temkinli olan yazsa, hiç başlamazdı.
Ve yayınlamaya karar verdim. Belki birine, bir gece, bir şey söyler.
Benim için o kadarı yeterli.
Gecenin sessizliği, bir yazarın bulabileceği en cömert hediye. Bedeli sadece biraz uyku ve bence ucuz bir fiyat.
Uyumadan önce son bir bakış: masada duran defter, kapağı kapalı. Yarın gece yine açılacak.
Bu süreklilik, yazdıklarımın hepsinden kıymetli.
Ve bir gün, bu defterlerin toplamına birileri bakar belki. Ya da bakmaz.
Ben yine de yazacağım; çünkü yazmasam kim olduğumu bilemiyorum.
İlgili kategori
yolculuk