yolculuk

Sebepsiz Uzaklaşmak

Uzaklaşma çoğu zaman bir olayla, bir kırgınlıkla, bir itirazla başlamıyor. Hiçbir şey olmuyor; insan sadece yavaşça sürükleniyor ve bir gün kendini derin bir boşlukta buluyor.

Sebepsiz Uzaklaşmak

İnsanların uzaklaşma hikâyelerinde hep bir sebep aranır: bir acı, bir haksızlık, cevaplanmamış bir soru, bir hayal kırıklığı. Oysa pek çok uzaklaşmada bunların hiçbiri yoktur. Kimse incitmemiştir, bir tartışma olmamıştır, bir kitap okunup fikir değişmemiştir, bir felaket yaşanmamıştır — insan sadece uzaklaşmıştır. Ve bu, sanıldığından çok daha yaygın bir hikâyedir. Bu yazının konusu, büyük kırılmalarla değil, sessizce sürüklenerek uzaklaşmayı ve o boşluğun neden ancak geç fark edildiğini düşünmektir.

Sebepsiz olanın anlatılması zor

Bir sebebi olsaydı anlatması kolay olurdu: sebebi olan hikâyelerin bir kahramanı, bir dönüm noktası, bir mantığı vardır, dinleyen başını sallar, anlar. Sebepsiz uzaklaşmanın ise anlatacak bir sahnesi yoktur. Bu yüzden insan kendi hikâyesini kendine bile anlatamaz — ne zaman başladığını bilmez, neden olduğunu bilmez, sadece bir gün geriye bakıp çok uzakta olduğunu görür. Oysa asıl anlatılması gereken hikâye budur, çünkü büyük kırılmalarla uzaklaşan azdır, sessizce sürüklenen çoktur. Bu sürüklenme bir günde olmaz; hiçbir gün "bugün bırakıyorum" denmez. Şöyle olur: bir ibadet vakti kaçar — yorgunluk, uyku, geç kalınan iş; "sonra telafi ederim" diye düşünülür, sonra unutulur; ertesi hafta bir tane daha, sonra ikisi bir arada; bir süre sonra kaçırılan vakit sayısı yapılanı geçer — ama tek tek bakıldığında hiçbiri büyük bir olay değildir, her biri küçük, mazeretli, anlaşılabilirdir. Aynı şey okumak için de geçerlidir: bir hafta açılmaz, sonra bir ay, sonra yeri değişir, sonra nerede olduğu unutulur. Ve dua: dua etmek bırakılmaz aslında, sadece akla gelmez — zor bir an geldiğinde bile akla gelmez artık, çünkü alışkanlık kırılmıştır. Bunların hiçbiri bir karar değildir; hepsi bir ihmaldir.

Karar vererek uzaklaşan insan en azından ne yaptığını bilir; bir gün geri dönmek istediğinde nereden çıktığını hatırlar. İhmalle uzaklaşan bunu bilmez, çünkü ihmalin bir tarihi yoktur, bir eşiği yoktur, "işte o gün" diyebileceği bir an yoktur. Daha önemlisi, ihmal rahatsızlık üretmez: bir şey bilerek bırakıldığında içte bir sızı kalır, ihmal edildiğinde ise fark bile edilmez — yavaş yavaş sessizleşen bir şeyin sessizliği duyulmaz. Bu yüzden uzaklaşılan yılların büyük kısmında insan kendini kötü hissetmez, bir eksiklik duygusu yoktur, hayat devam eder. Asıl mesele budur zaten: eksik olduğunu bilmemek. Uzaklaşırken kimsenin durdurmaması da bunu besler: ibadete gelmeyen biri aranmaz, cemaatte görülmeyen sorulmaz, bir insanın haftalarca, aylarca eksilmesi kimsenin dikkatini çekmez. Bu bir suçlama değildir, belki kimsenin de görevi değildir; ama bir topluluk üyesinin gidişini fark etmiyorsa, o topluluk çoktan dağılmış demektir. Uzaklaşan bir insanın yıllarca hiç kimseden "nerelerdesin?" sorusunu duymaması, kaybın yalnızca bireysel değil, aynı zamanda toplumsal olduğunu gösterir.

Boşluğun tarifi

Bu sürüklenmenin sonunda gelen şey, çoğu zaman ancak bir gün fark edilir — yine bir olayla değil, bir fark edişle. İnsanın hayatı eksik değildir: işi vardır, düzeni vardır, planları vardır; ama bir gün, hiçbir sebep yokken, derin bir boşlukta sallandığını hisseder, ayağının bastığı bir zemin olmadığını. Bunu başka türlü tarif etmek zordur. Bu bir depresyon değildir — insan üzgün değildir, ağlamaz, hayattan zevk almıyor da değildir; sadece hiçbir şeyin bir ağırlığı yoktur. İyi bir şey olur, sevinilir, biter; kötü bir şey olur, üzülünür, biter; hepsi geçip gider ve hiçbiri bir yere birikmez — sanki hayat, üzerine bir şey yazılıp hemen silinen bir tahtadır. "Sallanmak" doğru kelimedir: insan düşmez —düşse belki daha iyi olurdu, en azından bir yere değerdi— sallanır, bir aşağı bir yukarı, hiçbir yere varmadan. Bu boşluğu doldurmak için çok şey denenir. Daha çok çalışılır; meşguliyet boşluğu geçici olarak susturur ama akşam eve gelince geri gelir. Daha çok okunur; bu daha uzun sürer ama sonunda aynı yere çıkar — bilgi birikir ve hiçbir şeye dönüşmez. Hedefler konur, ulaşılır, ve ulaşınca hiçbir şey olmaz, sadece bir sonrakine geçilir. Sonunda anlaşılır ki hepsi aynı hatayı yapmaktadır: dünyevi bir boşluk sanılan şeyi dünyevi bir şeyle doldurmaya çalışmak. Ama o boşluğun ölçüsü tutmaz; bardak ne kadar dolarsa dolsun, dolduğu görünmez, çünkü o boşluk dünyevi bir boşluk değildir.

Bu döneminden çıkış da genellikle bir tartışmayla, bir ikna ile olmaz; insan sadece hatırlamaya başlar. Önce çok küçük şeylerdir: bir yemeğe otururken içinden bir şey geçer, zor bir anda kelimeler kendiliğinden gelir, bir güzellik görüldüğünde kime ait olduğu akla düşer. Bunlar bilinçli çabalar değildir — uzun yıllar önce öğrenilmiş bir şeyin, derinlerde durup arada bir yüzeye çıkması gibidir. Ve her seferinde bir şey olur: içte bir yatışma. Bu, bir düşünce olarak değil, bir his olarak yaşanır — hatırlanan anlarda o sallanma durur, birkaç saniyeliğine bile olsa bir zemin belirir. Bu takip edildiğinde, "ne zaman rahatlıyorum?" sorusunun cevabı her seferinde aynı çıkar; ve bu, çoğu zaman en ikna edici delildir — bir argüman değil, bir tecrübe: yıllarca zihinle aranan cevap, kalpten gelir. Bir ayet bunu tarif eder: "Bilesiniz ki kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." (Ra'd, 28). Dikkat edilirse bu bir emir değil, bir tespittir — "anın" demez, "kalpler ancak bununla yatışır" der; bir kural değil, bir cihazın nasıl çalıştığını anlatan bir kılavuz gibidir. Yıllarca o cihazı, tasarlanmadığı bir yakıtla çalıştırmaya çalışan insan için bu ayet, o boşluğun da açıklamasıdır: boşluk bir arıza değil, doğru yakıtın eksikliğidir.

Neden sebepsiz uzaklaşılır

Sebep yoksa, mekanizma nedir? Birkaç şey görülebilir. İlki, inancın bakım istemesidir: bir bahçe gibidir — ekmek yetmez, sulamak, ayıklamak, budamak gerekir; bakılmayan bahçe hemen ölmez, yavaşça kurur, ve kuruma bir olay değil bir süreçtir. İkincisi, alışkanlığın kanaatten güçlü olmasıdır: insan inandığını düşünmeye devam eder, sorulsa "inanıyorum" der, ama davranışı gitmiştir — ve zamanla davranışın gittiği yere kanaat de gider; insan yaptığı şeye inanır, inandığı şeyi yapmayı bırakır sadece. Üçüncüsü, şehir hayatının hatırlatma üretmemesidir: bir zamanlar ezan, mahalle, cemaat, komşu birer hatırlatıcıydı; bu hatırlatıcılar hayattan çıkınca, hatırlatan olmayınca unutmak kendiliğinden olur. Dördüncüsü, yoğunluğun en iyi bahane olmasıdır: meşgul insan kendini suçlu hissetmez, "vaktim yok" cümlesi bütün ihmalleri meşrulaştırır — hâlbuki vakit vardır, sadece başka yerlere gitmektedir. Bu dördü bir araya gelince, kimsenin bir şey yapmasına gerek kalmaz; sistem kendi kendine uzaklaştırır. Kaybedilen şey de ancak sonradan çıkarılabilir: bir ölçü kaybedilir — neyin doğru neyin yanlış olduğuna insan kendi karar verir ve kararları hep işine gelir, kendi koyduğu sınırlar onu hiç zorlamaz; bir sığınak kaybedilir — zor anda başvurulacak yer kalmaz, taşınamayan şeyler bastırılır; bir ritim kaybedilir — sabahtan akşama kesintisiz akan bir gün, insanı içinde kaybeder; bir topluluk kaybedilir — herkesle görüşülür ama hiçbir yere ait olunmaz. Bunların hiçbiri o zaman kayıp olarak görülmez, her biri ayrı bir mesele sanılır — biri yorgunluk, biri şehir hayatı, biri yalnızlık; hepsinin aynı kökten geldiği çok sonra anlaşılır.

Yine de bu uzaklık büsbütün bir kayıp değildir; bir şey öğretir. Uzaklığın nasıl bir şey olduğunu bilen insan, yakınlığın kıymetini de daha çok bilir; iki hâli de yaşadığı için karşılaştırma yapabilir. Bu bilgi, sebepsiz uzaklaşan bir başkasına kızmamayı da öğretir — çünkü orada bir kötü niyet, bir isyan yoktur, sadece bir sürüklenme vardır, ve sürüklenen insana bağırmak onu daha da uzaklaştırır. Ona söylenebilecek tek şey belki şudur: bir eksiklik hissetmiyorsan bile, bir gün hissedebilirsin; ve o gün geldiğinde dönülecek bir yer olduğunu bil. Bunun bir kanun olmadığını da eklemek gerekir — aynı boşluğu yaşayıp orada kalan insanlar da vardır, ve onlara "sen de dönersin" demek hem yanlış hem kibirli olur; anlatılabilecek tek şey, bir tecrübenin tarifidir: bir boşluk hissedildi, hatırlamak o boşluğu doldurdu.

Bu meseleyi bir "dönüş" olarak adlandırmak da doğru değildir, çünkü "döndüm" demek bir yere varmış olmayı ima eder — oysa varılan bir yer yoktur; olan şey yönün değişmesidir. Uzaklaşan insan artık yaklaşmaya çalışır, ama vardığı bir yer yoktur ve olacağı da sanılmaz; mesele bir kapıdan girmek değil, her gün biraz daha yaklaşmaya çalışmaktır, ve bu biten bir iş değildir — bazı günler yaklaşılır, bazı günler yine uzaklaşılır; aradaki tek fark, artık hangi yöne gidildiğinin bilinmesidir. Aslında yakınlık bir mesafe meselesi değildir: uzaklaşan insandır, ve uzaklaştığı şey bir varlık değil, bir hatırlama hâlidir. Bu ayrım işi kolaylaştırır, çünkü kat edilecek bir mesafe olsaydı yorulunurdu; mesele mesafe değil, dikkattir — ve dikkat, her an yeniden verilebilen bir şeydir. Bugün bu, çok sade şeylerle olur: güne bir cümleyle başlamak, bir işe başlarken bir an durmak, yemekte ve yolda kısa hatırlamalar, vakit girdiğinde bırakılabilen işi bırakmak. Bunların hiçbiri büyük değildir, ama toplamı günü baştan sona farklı kılar. Ve fark edilir ki hatırlanan günler ile hatırlanmayan günler arasında huy olarak da bir fark vardır: hatırlanan günlerde insan daha sabırlı, daha az öfkeli, daha az kırıcıdır — çünkü insan neye bağlanırsa ona benzer. Bütün bu yolun en isabetli yanı da sessizce başlamaktır: bir ilan verilmez, bir kimlik değiştirilmez, sadece küçük şeylerle, kimsenin gözü için değil, kendi başına başlanır. Bunun iki faydası vardır. Birincisi, kimseye hesap verilmediği için aksanınca utanılmaz — ve mutlaka aksanır, çünkü yeniden kurulan hiçbir alışkanlık düz bir çizgide ilerlemez; ilan edilen bir şey ilk aksamada bırakılırken, sessiz gidenin böyle bir baskısı olmaz, ertesi gün kimseye açıklama yapmadan devam eder. İkincisi, yapılan şey bir kimlik gösterisine dönüşmez; kimse bilmediği için kimsenin gözü için yapılmaz, ve amel kendi saflığında kalır. Bu çağda uzaklaşmanın baskın biçimi de zaten budur — büyük bir isyanla değil, sessiz bir sürüklenmeyle; dolayısıyla dönüşün de gürültüsüz, sessiz ve sabırlı olması, hastalığın kendi tabiatına uygun düşer. Aslında hikâyenin en zor kısmı da dönüşün kendisi değil, dönüşten sonra devam edebilmektir. Uzaklaşmak sessizce olur; yaklaşmak ise her gün yeniden karar vermeyi gerektirir — ve bu karar bazı günler verilemez. Yeniden başlamanın kendi zorlukları vardır: yıllar sonra ilk kez seccadeye durmanın tuhaflığı, ezberin yerinde durup durmadığını yoklamak, bir zamanlar bilinen bir yere yabancı gibi bakmak, ve en zoru, insanın kendini "yeni başlayan" olarak kabul edebilmesi. Çünkü bir zamanlar bilinen bir şeye yeniden başlamak, hiç bilinmeyen bir şeye başlamaktan zordur; içinde bir utanç, bir "ben bunu zaten biliyordum" duygusu vardır, ve onu aşmak çoğu zaman uzaklığın kendisini aşmaktan uzun sürer. Ama aşılabilir — ve aşılabildiğini bilmek, bu tür hikâyelerin taşıyabileceği tek gerçek umuttur. Nihayetinde bir insanın isteyebileceği en fazlası da budur: yolu bulmak değil, kaybolduğunda yönünü hatırlayabilmek. Bu bir garanti değil, bir pusuladır — ve yolun bir yerinde olduğunu bilmek, vardığını sanmaktan daha sağlamdır.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm yolculuk