yolculuk
Musluğun önünden her geçişte kendimle karşılaştım: ağır işte oruç tutmak
Ağır işte oruç tutmak, orucu bana yeniden öğretti. Aç kalmakla ilgili değilmiş; bedenin susup başka bir şeyin konuşmasıyla ilgiliymiş.
yolculuk
Ağır işte oruç tutmak, orucu bana yeniden öğretti. Aç kalmakla ilgili değilmiş; bedenin susup başka bir şeyin konuşmasıyla ilgiliymiş.
yolculuk
Günde üç saatimi yolda geçiriyorum. Uzun süre bunu kayıp saydım. Sonra o saatleri okumaya verdim ve okuduğum her şey oradan geldi.
yolculuk
Programcılık okudum, ömrüm depolarda geçti. Uzun süre bunu bir sapma sandım. Sonra sapmanın kendisinin yol olduğunu anladım.
yolculuk
Ev sustuktan sonra masaya oturuyorum. Yazmayı gece öğrendim — çünkü gündüz, zihnin bana ait olmuyor.
yolculuk
Uzaklaşmam bir olayla, bir kırgınlıkla, bir itirazla başlamadı. Hiçbir şey olmadı. Sadece yavaşça uzaklaştım ve on iki yıl sonra kendimi derin bir boşlukta sallanırken buldum.
yolculuk
Namaza yeniden başlamak sandığım gibi olmadı. Ne bir aydınlanma vardı ne bir coşku. Sadece bir seccade, biraz utanç ve ertesi gün yeniden kalkma meselesi.
yolculuk
Çocukken okumayı öğrendiğim kitabı yıllar sonra açtığımda, harfleri tanıdım ama içinde ne yazdığını bilmediğimi fark ettim.
yolculuk
Namaz kılmaya başladım, okumaya başladım. Peki bunlar depoda, sokakta, evde nasıl görünüyor? Asıl zor kısmı burasıymış.
yolculuk
Dua etmeyi bırakmamıştım aslında; aklıma gelmiyordu. Ve yıllar sonra yeniden başladığımda, en zor kısmın ne isteyeceğimi bilmemek olduğunu gördüm.
yolculuk
Bazı haftalar her şey yerli yerinde. Bazı haftalar dağılıyorum. Uzun süre bunu bir çöküş sandım; şimdi yolun kendisi olduğunu düşünüyorum.