Muharrem Ibis
yolculuk

Bir sebebi yoktu, sadece uzaklaştım: on iki yılın sonunda fark ettiğim boşluk

Uzaklaşmam bir olayla, bir kırgınlıkla, bir itirazla başlamadı. Hiçbir şey olmadı. Sadece yavaşça uzaklaştım ve on iki yıl sonra kendimi derin bir boşlukta sallanırken buldum.

Bir sebebi yoktu, sadece uzaklaştım: on iki yılın sonunda fark ettiğim boşluk

İnsanların uzaklaşma hikâyelerinde hep bir sebep olur. Bir acı, bir haksızlık, cevaplanmamış bir soru, bir hayal kırıklığı.

Bende hiçbiri yoktu.

Bunu söylediğimde çoğu insan inanmıyor. "Mutlaka bir şey olmuştur" diyorlar. Yok. Kimse beni incitmedi, kimseyle tartışmadım, bir kitap okuyup fikrim değişmedi, bir felaket yaşamadım.

Sadece uzaklaştım. Ve bu, sanıldığından çok daha yaygın bir hikâye.

Sebepsiz olanın anlatılması zor

Bir sebebi olsaydı anlatması kolay olurdu. Sebebi olan hikâyelerin bir kahramanı, bir dönüm noktası, bir mantığı vardır. Dinleyen kişi başını sallar, anlar.

Sebepsiz uzaklaşmanın anlatacak bir sahnesi yok.

Bu yüzden uzun süre kendi hikâyemi kendime bile anlatamadım. Ne zaman başladığını bilmiyordum. Neden olduğunu bilmiyordum. Sadece bir gün geriye baktım ve çok uzakta olduğumu gördüm.

Sonra fark ettim ki asıl anlatılması gereken hikâye bu. Çünkü büyük kırılmalarla uzaklaşan az; sessizce sürüklenen çok.

Nasıl uzaklaşılır?

Bir günde olmuyor. Hiçbir gün "bugün bırakıyorum" demiyorsun.

Şöyle oluyor:

Bir vakit kaçıyor. Yorgunsun, uykuya dalmışsın, işten geç çıkmışsın. Kaza edersin diye düşünüyorsun, sonra unutuyorsun.

Ertesi hafta bir tane daha. Sonra ikisi bir arada.

Bir süre sonra, kaçırdığın vakit sayısı kıldıklarını geçiyor. Ama bu, tek tek bakıldığında hiçbir zaman büyük bir olay değil. Her biri küçük, mazeretli, anlaşılabilir.

Aynı şey okumak için de geçerli. Bir hafta açmıyorsun, sonra bir ay, sonra yeri değişiyor, sonra nerede olduğunu unutuyorsun.

Ve dua. Dua etmeyi bırakmıyorsun aslında; sadece aklına gelmiyor. Zor bir an geldiğinde bile aklına gelmiyor artık — çünkü alışkanlık kırılmış.

Bunların hiçbiri bir karar değil. Hepsi bir ihmal.

İhmalin en tehlikeli yanı

Karar vererek uzaklaşan insan, en azından ne yaptığını biliyor. Bir gün geri dönmek istediğinde, nereden çıktığını hatırlıyor.

İhmalle uzaklaşan insan bunu bilmiyor.

Çünkü ihmalin bir tarihi yok. Bir eşiği yok. "İşte o gün" diyebileceğin bir an yok.

Ve daha önemlisi: ihmal, rahatsızlık üretmiyor.

Bir şeyi bilerek bıraktığında içinde bir sızı kalır. İhmal ettiğinde ise fark bile etmezsin. Yavaş yavaş sessizleşen bir şeyin sessizliğini duymazsın.

Şimdi düşünüyorum da, o on iki yılın büyük kısmında kendimi kötü hissetmedim. Bir eksiklik duygusu yoktu. Hayat devam ediyordu.

Asıl mesele buydu zaten: eksik olduğunu bilmemek.

Kimse fark etmiyor

Bir şey daha var: uzaklaşırken kimse durdurmuyor.

Namaza gelmeyen birini kimse aramıyor. Camide görülmeyen biri sorulmuyor. Bir insanın haftalarca, aylarca eksilmesi kimsenin dikkatini çekmiyor.

Bunu bir suçlama olarak yazmıyorum. Kimsenin de görevi değil belki.

Ama şunu görüyorum: bir topluluk, üyesinin gidişini fark etmiyorsa, o topluluk çoktan dağılmış demektir.

Ben on iki yıl boyunca hiç kimseden "nerelerdesin" sorusunu duymadım. Duysaydım ne olurdu bilmiyorum. Belki hiçbir şey. Ama en azından, gidişimin fark edildiğini bilirdim.

Şimdi bunu tersinden yapmaya çalışıyorum: birini bir süre görmediğimde arıyorum. Çoğu zaman bir şey olmamış oluyor. Ama arıyorum.

Hayat devam ediyor

O yılların dışarıdan görüntüsü gayet normaldi.

Çalışıyordum, okuyordum, insanlarla görüşüyordum. Kimseye kötülük yapmıyordum. Kendimce bir ahlakım vardı ve ona uyuyordum.

Kimse bana "sen yolunu kaybetmişsin" demezdi. Ben de öyle düşünmezdim.

Belki de bu yüzden bu kadar uzun sürdü. Kriz olsaydı erken biterdi; kriz olmadığı için yıllarca sürdü.

Rahatsız etmeyen bir hâl, düzeltilmiyor.

On ikinci yıl

Sonra bir şey oldu. Yine bir olay değildi — bir fark ediş.

O yıllarda hayatım eksik değildi. İşim vardı, düzenim vardı, planlarım vardı. Ama bir gün, hiçbir sebep yokken, derin bir boşlukta sallandığımı hissettim.

Bunu başka türlü tarif edemiyorum. Ayağımın bastığı bir zemin yoktu.

Yaptığım şeylerin bir anlamı olduğunu düşünemez hâle gelmiştim. İşim bir yere gitmiyordu, günlerim birbirine benziyordu, hedeflerim ulaşıldığında hiçbir şey değişmiyordu.

Hayatımın anlamı kaybolmuştu. Ve kaybolduğunu ancak o an anladım — çünkü kaybolan şey, varken fark edilmiyor.

Boşluğun tarifi

Bunu yaşayan biri anlar; yaşamayana anlatmak zor.

Depresyon değildi — üzgün değildim. Bir sıkıntım yoktu, ağlamıyordum, hayattan zevk almıyor değildim.

Sadece hiçbir şeyin bir ağırlığı yoktu.

İyi bir şey oluyordu, seviniyordum, bitiyordu. Kötü bir şey oluyordu, üzülüyordum, bitiyordu. Hepsi geçip gidiyordu ve hiçbiri bir yere birikmiyordu.

Sanki hayatım, üzerine hiçbir şeyin yazılmadığı bir tahtaydı. Yazıyordum, siliniyordu.

Sallanmak kelimesini bilerek kullanıyorum. Düşmüyorsun — düşsen belki daha iyi olurdu, en azından bir yere değerdin. Sallanıyorsun. Bir aşağı bir yukarı, bir sağa bir sola, hiçbir yere varmadan.

Doldurma denemeleri

O boşluğu doldurmak için çok şey denedim.

Daha çok çalıştım. Bir dönem işe gömüldüm; meşguliyet, boşluğu geçici olarak susturuyordu. Ama akşam eve gelince geri geliyordu.

Daha çok okudum. Bu daha uzun sürdü ama sonunda aynı yere çıktı: bilgi biriktiriyordum ve o bilgi hiçbir şeye dönüşmüyordu.

Hedefler koydum. Ulaştım. Ulaşınca hiçbir şey olmadı — sadece bir sonraki hedefe geçtim.

Sonra fark ettim ki hepsi aynı hatayı yapıyordu: boşluğu dünyevi bir şeyle doldurmaya çalışıyordum.

Ama boşluk dünyevi bir boşluk değildi. Ölçüsü tutmuyordu. Bardak ne kadar dolarsa dolsun, dolduğu görünmüyordu.

Hatırlamanın başlaması

Nasıl başladı, tam olarak bilmiyorum.

Bir tartışmayla olmadı. Kimse beni ikna etmedi. Bir kitap okuyup fikrim değişmedi.

Sadece hatırlamaya başladım.

Önce çok küçük şeylerdi. Bir yemeğe otururken içimden bir şey geçiyordu. Zor bir anda, kelimeler kendiliğinden geliyordu. Bir güzellik gördüğümde, kime ait olduğu aklıma düşüyordu.

Bunlar bilinçli çabalar değildi. Uzun yıllar önce öğrenilmiş bir şeyin, derinlerde bir yerde durup arada bir yüzeye çıkması gibiydi.

Ve her seferinde bir şey oluyordu: içimde bir yatışma.

İlk fark ettiğim şey: rahatlama

Bunu bir düşünce olarak değil, bir his olarak yaşadım.

Allah'ı hatırladığım anlarda, içimdeki o sallanma duruyordu. Birkaç saniyeliğine bile olsa, bir zemin oluyordu.

O sırada bunun ne olduğunu bilmiyordum. Sadece iyi geldiğini biliyordum.

Bir süre sonra bunu takip etmeye başladım. Ne zaman rahatlıyorum? Cevap her seferinde aynıydı.

Bu, benim için en ikna edici delil oldu — bir argüman değil, bir tecrübe.

Yıllarca zihnimle bir cevap aramıştım. Cevap kalbimden geldi.

"Kalpler ancak O'nu anmakla yatışır"

Bu ayeti çocukken de duymuştum. Bir şey ifade etmiyordu.

Sonra, o boşluk döneminden çıkarken tekrar karşılaştım ve bu sefer bir tarif gibi okudum:

"Bilesiniz ki kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." (Ra'd, 28)

Dikkat edilirse bu bir emir değil, bir tespit. "Anın" demiyor; "kalpler ancak bununla yatışır" diyor.

Yani bir kural değil, bir tarif. Bir cihazın nasıl çalıştığını anlatan bir kılavuz gibi.

Ve ben yıllarca o cihazı, tasarlanmadığı bir yakıtla çalıştırmaya çalışmıştım.

Bu ayeti anladığımda, o on iki yılın açıklamasını da bulmuş oldum. Boşluk bir arıza değildi; doğru yakıtın eksikliğiydi.

Neden sebepsiz uzaklaşılır?

Sonradan bunun üzerine çok düşündüm. Sebep yoksa, mekanizma neydi?

Vardığım birkaç şey var.

İnanç bakım ister. Bir bahçe gibi. Ekmek yetmiyor; sulamak, ayıklamak, budamak gerekiyor. Bakılmayan bahçe ölmüyor hemen — yavaşça kuruyor. Ve kuruma, bir olay değil bir süreç.

Alışkanlık, kanaatten güçlü. Ben inandığımı düşünmeye devam ediyordum o yıllarda. Sorsalar "inanıyorum" derdim. Ama davranışım gitmişti. Ve zamanla, davranışın gittiği yere kanaat de gidiyor. İnsan, yaptığı şeye inanıyor; inandığı şeyi yapmıyor sadece.

Şehir hayatı hatırlatma üretmiyor. Bir zamanlar ezan, mahalle, cemaat, komşu — hepsi birer hatırlatıcıydı. Bugün bu hatırlatıcıların çoğu hayatımdan çıktı. Hatırlatan yoksa, unutmak kendiliğinden oluyor.

Yoğunluk, en iyi bahane. Meşgul insan kendini suçlu hissetmiyor. "Vaktim yok" cümlesi, bütün ihmalleri meşrulaştırıyor. Halbuki vaktim vardı; sadece başka yerlere gidiyordu.

Bu dördü bir araya gelince, kimsenin bir şey yapmasına gerek kalmıyor. Sistem kendi kendine uzaklaştırıyor.

Uzaklığın sessiz maliyeti

O yıllarda kaybettiğim şeyin ne olduğunu ancak sonradan çıkarabildim.

Bir ölçü kaybettim. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna kendim karar veriyordum ve kararlarım hep işime geliyordu. Kendi koyduğum sınırlar, hiçbir zaman beni zorlamadı.

Bir sığınak kaybettim. Zor bir an geldiğinde başvuracak yerim yoktu. Tek başıma taşıyordum ve taşıyamadığım şeyleri bastırıyordum.

Bir ritim kaybettim. Günün bölünmediğini fark etmemiştim. Sabahtan akşama kesintisiz akan bir gün, insanı içinde kaybediyor.

Bir topluluk kaybettim. Hiçbir düzenli buluşmam kalmamıştı. Herkesle görüşüyordum ama hiçbir yere ait değildim.

Bunların hiçbirini o zaman kayıp olarak görmedim. Her birini ayrı bir mesele sandım — biri yorgunluk, biri şehir hayatı, biri yalnızlık.

Hepsinin aynı kökten geldiğini çok sonra anladım.

Bu bir "dönüş" değil

Kelimeyi dikkatli seçmek istiyorum.

"Döndüm" demek, bir yere varmış olmayı ima ediyor. Öyle bir şey olmadı.

Olan şey şu: yönümü değiştirdim.

Uzaklaşıyordum, şimdi yaklaşmaya çalışıyorum. Ama vardığım bir yer yok ve olacağını da sanmıyorum.

Bu yüzden bu yazı dizisine "dönüş hikâyesi" demiyorum. Adı şu olsun: Allah'a yakın olmaya çalışmak.

Çünkü mesele bir kapıdan girmek değil; her gün biraz daha yaklaşmaya çalışmak. Ve bu, biten bir iş değil.

Bazı günler yaklaşıyorum. Bazı günler yine uzaklaşıyorum. Aradaki fark şu: artık hangi yöne gittiğimi biliyorum.

Uzaklığın öğrettiği

O on iki yılı bir kayıp olarak görüyor muyum?

Kısmen. Geri gelmeyecek yıllar onlar.

Ama bir şey öğretti: uzaklığın nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Ve bu bilgi, bugün yakın durmamı kolaylaştırıyor.

Hiç uzaklaşmamış biri, yakınlığın kıymetini benim kadar bilmiyor olabilir. Ben karşılaştırma yapabiliyorum. İki hâli de yaşadım.

Bir de şunu öğrendim: sebepsiz uzaklaşan insana kızmamayı.

Çünkü orada bir kötü niyet yok. Bir isyan yok. Sadece bir sürüklenme var. Ve sürüklenen insana bağırmak, onu daha da uzaklaştırıyor.

Ona söylenecek tek şey belki şu: bir eksiklik hissetmiyorsan bile, bir gün hissedeceksin. Ve o gün geldiğinde, dönülecek bir yer olduğunu bil.

Bundan sonrası

Bu yazı, bir yolculuğun ilk durağı.

Bundan sonra anlatacaklarım, o boşluktan çıkışın nasıl olduğu değil sadece — yaklaşmanın gündelik hâli. Namaza yeniden başlamanın zorluğu. Yıllar sonra Kur'an açmanın tuhaflığı. Camiye ilk gidişte hissedilen yabancılık. Alışkanlığın nasıl kurulduğu. Ve tekrar tekrar gevşemenin ardından yeniden başlamak.

Çünkü hikâyenin en zor kısmı, dönüşün kendisi değil; dönüşten sonra devam edebilmek.

Uzaklaşmak sessizce oluyor. Yaklaşmak ise her gün yeniden karar vermeyi gerektiriyor.

Ve ben hâlâ o kararı veriyorum. Bazı günler veremiyorum.

Ama artık sallanmıyorum. Ayağımın bastığı bir yer var.

Bu kadarı bile, o on iki yılın tamamından daha kıymetli.

Küçük bir uyarı

Bu yazıyı okuyup "demek ki bir gün herkes döner" diye düşünen olursa, öyle bir iddiam yok.

Ben döndüm — daha doğrusu, yönümü çevirdim. Ama bu, bir kanun değil. Aynı boşluğu yaşayıp orada kalan insanlar da var.

Ve o insanlara "sen de dönersin" demek, hem yanlış hem de kibirli olur.

Anlatabileceğim tek şey kendi tecrübem: bir boşluk hissettim, hatırlamak o boşluğu doldurdu.

Bunun herkes için işe yarayacağını söyleyemem. Ama benim için işe yaradı ve tarif etmeye çalışıyorum.

Belki birine denk gelir. Belki gelmez. Yazının yapabileceği en fazlası bu.

Sessizce başlamak

Bir şey daha söylemem gerekiyor, çünkü en çok işe yarayan buydu.

Yeniden başlarken kimseye söylemedim.

Bir ilan vermedim, bir grup aramadım, bir kimlik değiştirmedim. Sadece kendi başıma, sessizce, küçük şeylerle başladım.

Bunun iki faydası oldu.

Birincisi: kimseye hesap vermediğim için, aksadığımda utanmadım. Ve aksadım — çok kez. İlan etseydim, ilk aksamada bırakırdım.

İkincisi: yaptığım şey bir kimlik gösterisine dönüşmedi. Kimse bilmediği için, kimsenin gözü için yapmadım.

Bugün de aynı şekilde gidiyor. Kimse bilmiyor, kimse takip etmiyor.

Sadece ben ve yönüm.

Yaklaşmanın gündelik hâli

Yakınlık, bir mesafe meselesi değil sanırım. Allah zaten uzakta değil; uzaklaşan bendim ve uzaklaştığım şey O'nun varlığı değil, O'nu hatırlama hâlimdi.

Bu ayrımı yapmak işimi kolaylaştırdı. Çünkü kat edilecek bir mesafe olsaydı, yorulurdum. Ama mesele mesafe değil, dikkat.

Ve dikkat, her an yeniden verilebilen bir şey.

Bugün nasıl yapıyorum? Çok sade şeylerle.

Güne bir cümleyle başlamak. Bir işe başlarken bir an durmak. Yemekte, yolda, işte kısa hatırlamalar. Vakit girdiğinde bırakabildiğim işi bırakmak — bırakamadığımda ise en azından geciktiğimi bilmek.

Bunların hiçbiri büyük değil. Ama toplamı, günü baştan sona farklı kılıyor.

Ve şunu fark ediyorum: hatırladığım günler ile hatırlamadığım günler arasında, huy olarak da bir fark var. Hatırladığım günlerde daha sabırlıyım, daha az öfkeleniyorum, daha az kırıyorum.

Bunu bir ödül olarak değil, bir işleyiş olarak görüyorum. İnsan neye bağlanırsa ona benziyor.

Hâlâ eksik

Bu yazının sonunda kendimi düzelmiş biri gibi göstermek istemem.

Hâlâ kaçırdığım vakitler var. Hâlâ günlerce açmadığım sayfalar var. Hâlâ gevşediğim dönemler oluyor ve o dönemlerde eski sallanma hafifçe geri geliyor.

Fark şu: artık ne olduğunu biliyorum.

Eskiden o boşluğu bir hayat sorunu sanıyordum ve çözümünü hayatın içinde arıyordum. Şimdi ne olduğunu biliyorum ve nereye bakacağımı biliyorum.

Bu, bir garanti değil. Ama bir pusula.

Ve galiba bir insanın isteyebileceği en fazlası bu: yolu bulmak değil, kaybolduğunda yönünü hatırlayabilmek.

Bir sonraki yazı

Sıradaki yazıda, yeniden başlamanın ilk günlerini anlatacağım.

Yıllar sonra ilk kez seccadeye durduğunda ne hissedildiğini. Ezberin yerinde durup durmadığını. Camiye girerken içeriye yabancı gibi bakmayı. Ve en zoru: kendini "yeni başlayan" olarak kabul edebilmeyi.

Çünkü bir zamanlar bildiğin bir şeye yeniden başlamak, hiç bilmediğin bir şeye başlamaktan zor.

Utanç var işin içinde. "Ben bunu zaten biliyordum" duygusu var.

Onu aşmak, on iki yıllık uzaklığı aşmaktan uzun sürdü.

Ama aşıldı. Ve aşılabildiğini bilmek, bu yazının tek iddiası. Yolun bir yerinde olduğumu biliyorum. Vardığımı değil.

İlgili kategori

yolculuk