İyi giden haftalar ve dağıldığım haftalar: gevşemeyi bir başarısızlık saymayı bıraktım
Bazı haftalar her şey yerli yerinde. Bazı haftalar dağılıyorum. Uzun süre bunu bir çöküş sandım; şimdi yolun kendisi olduğunu düşünüyorum.
Bir haftam iyi geçiyor. Vakitler tam, okuma düzenli, huyum yumuşak.
Sonraki hafta dağılıyorum. İki vakit kaçıyor, kitap açılmıyor, sabırsızlaşıyorum.
Uzun süre bu ikinci haftaları bir başarısızlık olarak yaşadım.
Ve o "başarısızlık" duygusu, dağılmanın kendisinden çok daha zararlıydı.
Düz bir çizgi beklemek
Baştaki hatam buydu: ilerlemenin düz olacağını sanmak.
Bir şeye başladığında, her gün bir öncekinden biraz daha iyi olacağını düşünüyorsun.
Öyle olmuyor.
İyi dönemler, kötü dönemler, tekrar iyi dönemler. Dalgalı bir çizgi.
Ve dalganın çukura indiği yerlerde, "demek ki olmadı" diye düşünüyorsun.
Halbuki çukur, çizginin bir parçası.
Bunu anlamam uzun sürdü çünkü kimse böyle anlatmıyor. Anlatılan hikâyeler hep düz: bir karar veriliyor ve hayat değişiyor.
Gerçek hikâyeler ise dalgalı.
Gevşemenin sebepleri
Kendi dağıldığım dönemleri geriye dönüp incelediğimde, birkaç düzen gördüm.
Yorgunluk. En yaygın sebep. Uykusuz bir hafta, her şeyi bozuyor. Beden düşünce ibadet de düşüyor.
Yoğunluk. İş ağırlaştığında ilk düşen şey, en az acil olan oluyor. Ve maalesef en az acil görünen, en önemli olanlar.
Bir aksama. Bir vakit kaçıyor ve o kaçış bir sonrakini kolaylaştırıyor. Zincir kırıldığında yeniden başlamak zor.
Yalnızlık. Etrafımda aynı yöne giden kimse olmadığında, tek başına gitmek yoruyor.
Sebepsizlik. Bazen hiçbir sebep bulamıyorum. Sadece isteksizlik geliyor.
Bu sonuncusu en çok uğraştığım. Çünkü sebebi olmayan bir şeyi düzeltmek zor.
Suçluluğun zararı
Gevşediğimde ilk hissettiğim şey suçluluk oluyordu.
Ve o suçluluk, işleri düzeltmiyordu. Aksine, kötüleştiriyordu.
Çünkü suçluluk enerji tüketiyor. Ve zaten enerjisi düşük olduğu için gevşemiş bir insanın, kalan enerjisini de kendini suçlamaya harcaması, deliği büyütüyor.
İkincisi: suçluluk, kaçınmaya sebep oluyor.
Bir vakti kaçırdığımda utanıyorum. Utanç, o alandan uzaklaşmayı kolaylaştırıyor. Ve uzaklaştıkça daha çok kaçırıyorum.
Yani suçluluk, düzelmenin değil kopmanın yakıtı.
Bunu fark ettiğimde kendime karşı tonu değiştirdim.
"Berbat bir müslümanım" yerine "bugün kaçırdım, akşam telafi ederim."
Aynı olay. Ama biri felç ediyor, diğeri hareket ettiriyor.
Kendine karşı merhamet
Bu, en geç öğrendiğim şeylerden biri.
Bir arkadaşım zorlandığında ona anlayışlı davranıyorum. Kendime aynı anlayışı göstermiyordum.
Kendine acımasız davranmayı bir ciddiyet sanıyordum.
Meğer bir engelmiş.
Çünkü kendine acımasız davranan insan, kısa mesafede hızlı gidiyor ama uzun mesafede tükeniyor.
Ve bu yol uzun bir yol.
Şimdi kendime, bir dosta davranacağım gibi davranmaya çalışıyorum. Yorgunsa dinlendiriyorum, kaçıyorsa nazikçe uyarıyorum, hata yaptıysa düzeltiyorum ama üzerine çökmüyorum.
Bu, gevşeklik değil. Sürdürülebilirlik.
Farzı korumak
Dağıldığım dönemlerde bir strateji buldum: çekirdeği korumak.
Her şeyi yapamadığımda, en temel olanı bırakmamak.
Nafileler düşsün, okuma azalsın, fazlalıklar kalksın — ama farz kalsın.
Bu, bir sınır çizgisi.
Çünkü çizgi olmazsa, düşüş nerede duracağını bilmiyor. Bir şey bırakılınca diğeri de bırakılıyor ve zincirleme gidiyor.
Bir taban belirlemek, düşüşü durduruyor.
Ve o tabandan tekrar yukarı çıkmak, sıfırdan başlamaktan çok daha kolay.
Şimdi bir dağılma dönemi geldiğinde ilk sorduğum şu: taban duruyor mu?
Duruyorsa, gerisi telafi edilebilir.
Az ama devamlı
Amellerin en makbulünün az da olsa devamlı olanı olduğuna dair ölçü, bu meselede bir strateji hâline geldi bende.
Coşkulu dönemde çok şey ekliyorum. Sonra coşku bitiyor ve hepsi birden çöküyor.
Halbuki başından az koysam, düşecek bir şey olmayacak.
Bu yüzden şimdi yeni bir şey eklerken şunu soruyorum: bunu en kötü haftamda da yapabilir miyim?
Cevap hayırsa, eklemiyorum.
Çünkü en kötü haftada yapılamayan şey, bir alışkanlık değil; bir heves.
Ve hevesler, düzeni de beraberinde götürüyor.
Dönemin geçmesini beklemek
Bir şey daha öğrendim: bazı dönemler sadece geçmeyi bekliyor.
Her isteksizliğin bir çözümü yok. Bazen sebep yok, bazen sebep düzeltilebilir değil.
O zamanlarda kendimi zorlamak yerine, tabanı koruyup beklemeyi deniyorum.
Ve geçiyor.
Genellikle iki hafta. Bazen bir ay.
Sonra bir sabah, hiçbir sebep yokken yeniden istek geliyor.
Bu düzeni fark ettikten sonra, çukur dönemleri daha az korkutucu oldu. Çünkü artık geçici olduğunu biliyorum.
İlk yıllarda bilmiyordum ve her çukuru bir son sanıyordum.
Kayıt tutmanın faydası
Gevşeme dönemlerinde en çok işe yarayan şey, geçmişe bakabilmek oldu.
Ayda bir kısa not tutuyorum: bu ay nasıl geçti.
Ve dağıldığım bir dönemde o notlara döndüğümde, daha önce de böyle dönemler yaşadığımı ve geçtiğini görüyorum.
Bu bilgi, o an çok işe yarıyor.
Çünkü çukurdayken zihin, her zaman böyle olduğunu ve hep böyle kalacağını söylüyor.
Kayıt, o yalanı bozuyor.
Bunu tavsiye edebileceğim en pratik şey olarak görüyorum: kısa da olsa bir kayıt tut. Kendi düzenini görmek için.
Karşılaştırmayı bırakmak
Dağıldığım dönemlerde en zararlı şey, kendimi başkalarıyla kıyaslamak.
Düzenli görünen insanlara bakıp "ben neden yapamıyorum" diye düşünmek.
Halbuki onların dağıldıkları dönemleri görmüyorum. Kimse dağıldığını anlatmıyor.
Herkes en iyi hâlini gösteriyor ve ben kendi en kötü hâlimle kıyaslıyorum.
Bu kıyasta kaybetmek matematiksel olarak kaçınılmaz.
Bu yüzden ölçüyü kendi geçmişime çevirdim: bir yıl önceki hâlimden daha iyi miyim?
Bu soruya çoğu zaman "evet" diyebiliyorum.
Ve o "evet", devam etmek için yeterli.
Sessiz gitmenin faydası
Kimseye anlatmamış olmam, bu dönemlerde çok işe yaradı.
Çünkü ilan etmiş olsaydım, dağıldığımda bir tutarsızlık taşıyacaktım. Ve o tutarsızlığın en kolay çözümü, tamamen bırakmak olurdu.
Sessiz gidenin böyle bir baskısı yok.
Aksadığında sadece kendisi biliyor ve ertesi gün kimseye açıklama yapmadan devam edebiliyor.
Bu, en pratik korumalardan biri.
Bir şeye başlarken ilan etmemek — sadece niyet açısından değil, sürdürülebilirlik açısından da doğru.
Geri dönüş süresi
Ölçü olarak kullandığım bir şey daha var: düşüşten sonra ne kadar sürede toparlanıyorum?
Eskiden bir dağılma dönemi aylarca sürüyordu. Şimdi haftalarla ölçülüyor.
Bu, bir ilerleme.
Ve bu ilerlemeyi görmek için, dağılmayı bir başarısızlık olarak değil bir veri olarak görmek gerekiyor.
Kaç kere düştüğüm değil, ne kadar çabuk kalktığım önemli.
Bunu kabul ettiğimde, düşüşler taşınabilir hâle geldi.
Umut ile gerçekçilik arası
Bir denge var burada.
Çok iyimser olursam, kendime gerçekçi olmayan hedefler koyuyorum ve tutmayınca yıkılıyorum.
Çok karamsar olursam, hiç başlamıyorum.
Doğru yer ortada: bu iş uzun sürecek, dalgalı gidecek, bazı dönemler kötü olacak — ama devam edilebilir.
Bu cümleyi kabul ettiğimde, beklentilerim de gerçekçi hâle geldi.
Ve gerçekçi beklenti, hayal kırıklığını azaltıyor.
Şimdiki hâlim
Bu yazıyı bir dağılma döneminin sonunda yazıyorum.
Son iki hafta iyi geçmedi. Vakitler aksadı, okuma durdu, huyum sertleşti.
Ve fark ettim ki artık bu beni eskisi kadar sarsmıyor.
Çünkü ne olduğunu biliyorum: bir çukur. Geçecek.
Tabanı koruyorum — farzları bırakmadım. Gerisi geri gelecek.
Bir yıl önce olsaydı, bu iki haftadan sonra muhtemelen tamamen bırakırdım.
Şimdi bırakmıyorum. Ve aradaki fark, bütün bir yolun farkı.
Aynı yerde olana
Bir şeye başlayıp dağılan biri varsa, ona söyleyeceğim tek şey şu:
Dağılman, samimiyetsiz olduğun anlamına gelmiyor.
Bu iş dalgalı gidiyor ve dalganın çukuru da yolun parçası.
Bir tabanı koru. Kendine sövme. Ve dönemin geçmesini bekle.
Geçiyor.
Ve geçtiğinde, bıraktığın yerden değil biraz daha ileriden devam ediyorsun.
Çünkü o çukurda öğrendiğin bir şey oluyor: bırakmadan da geçilebiliyormuş.
Bu bilgi, bir sonraki çukuru daha kolay kılıyor.
Ve bir ömür, bu çukurları geçe geçe yürünüyor.
Aksamanın iki türü
Zamanla fark ettim ki bütün aksamalar aynı değil.
Yorgunluk aksaması: Beden ya da zihin taşımıyor. Bu, dinlenmeyle geçiyor ve suçluluk gerektirmiyor.
Gevşeklik aksaması: Gücüm var ama istemiyorum. Rahatı tercih ediyorum.
İkisini ayırmak önemli çünkü karşılıkları farklı.
Birincisine karşı yapılacak şey, kendini zorlamak değil; dinlenmek ve tabanı korumak.
İkincisine karşı yapılacak şey, nazikçe ama kararlı bir şekilde kendini kaldırmak.
Ve ben yıllarca ikisini karıştırdım: yorgunken kendimi zorladım, gevşekken kendime "yorgunum" dedim.
İkisi de yanlış teşhis.
Şimdi bir aksama olduğunda önce soruyorum: hangisi bu?
Cevabı bulmak, çözümün yarısı.
Telafi meselesi
Bir vakit kaçırdığımda ne yapacağımı uzun süre bilemedim.
İki uç vardı: ya hiç umursamamak ya da o gün tamamen kaybetmiş saymak.
İkisi de zarar verdi.
Şimdi ortada bir yol tutuyorum: kaçırdığımı telafi ediyorum ama üzerine bir muhasebe kurmuyorum.
Yani kaza ediyorum, sonra devam ediyorum. Kendimi sorgulama seansı açmıyorum.
Bu, meseleyi bir işlem hâline getiriyor ve duygusal yükünü azaltıyor.
Ve duygusal yükü azalan bir aksama, tekrarlanmıyor. Çünkü etrafında bir drama oluşmuyor.
Dramanın kendisi, aksamayı büyütüyor.
Çevrenin rolü
Dağılma dönemlerimi incelediğimde bir düzen daha gördüm: yalnız olduğum dönemlerde daha çok dağılıyorum.
Etrafımda aynı yöne giden biri olduğunda, düşüş daha az oluyor.
Bu, iradenin sanıldığı kadar kişisel bir şey olmadığını gösteriyor.
İrade, ortamdan besleniyor.
Herkesin koştuğu bir yerde koşmak kolay; kimsenin koşmadığı bir yerde tek başına koşmak zor.
Bu yüzden cemaate ihtiyaç duyuyorum ve bunu bir zayıflık olarak görmüyorum artık.
Tek başına yürüyen insan, bir gün durduğunda kimse fark etmiyor.
Bir grup içinde ise, durduğunda birileri soruyor.
Ve o soru, bazen tek başına yeterli oluyor.
Kendi düzenimi tanımak
Yıllar içinde kendi düzenimi tanımaya başladım.
Kışın daha çok dağılıyorum. İş yoğunlaştığında düşüyorum. Uykusuz bir haftadan sonra her şey bozuluyor.
Bunları bilmek, hazırlıklı olmayı sağlıyor.
Yoğun bir dönem gelirken, beklentimi baştan düşürüyorum. "Bu ay az olacak" diye kabul ediyorum.
Ve baştan kabul edilen bir düşüş, sürpriz bir düşüşten çok daha az yıkıcı.
Çünkü suçluluk üretmiyor.
Bu, en pratik keşiflerimden biri oldu: kendi düzenini bilmek, onu yönetmenin ilk şartı.
Yeniden başlamanın maliyeti
Bir şeyi fark ettim: tamamen durmakla yavaşlamak arasında büyük fark var.
Yavaşlayan insan, hızlanmak istediğinde kolayca hızlanıyor.
Tamamen duran insan ise yeniden başlamak zorunda ve yeniden başlamak, devam etmekten çok daha pahalı.
Bu yüzden dağılma dönemlerinde tamamen durmamaya çalışıyorum.
Çok az da olsa bir şey yapmak — bir vakit, birkaç ayet, bir dakika.
Bu "çok az", ilerleme sağlamıyor. Ama zinciri koparmıyor.
Ve kopmamış bir zincir, yeniden gerildiğinde tutuyor.
Kopmuş zinciri ise baştan örmek gerekiyor.
İyi dönemlerde hazırlık
Son bir strateji: iyi dönemleri, kötü dönemlere hazırlık olarak kullanmak.
İyi gittiğim haftalarda, kötü haftalara dayanacak şeyler kurmaya çalışıyorum.
Bir alışkanlığı yeterince tekrar etmek, bir hatırlatıcı kurmak, bir düzeni sağlamlaştırmak.
Çünkü kötü haftada yeni bir şey kurulamıyor. Ancak önceden kurulmuş olan ayakta kalıyor.
Bunu bir tarla gibi düşünüyorum: bereketli mevsimde depo doldurulur, kıtlıkta ondan yenir.
Ve iyi dönemde her şeyi harcayan insan, kötü dönemde elinde bir şey bulamıyor.
Bu yüzden şimdi iyi giden haftalarda kendimi zorlamıyorum ama düzeni sağlamlaştırıyorum.
Zirveye çıkmak yerine, tabanı yükseltiyorum.
Ölçüyü düşürmemek
Bir tehlike de var ve ona dikkat etmeye çalışıyorum.
Gevşemeyi normalleştirmek ile ölçüyü düşürmek farklı şeyler.
Birincisi: "aksadım, olur böyle, devam."
İkincisi: "zaten bu kadarı yeterli, ölçü fazla katı."
İkincisi tehlikeli. Çünkü bir kere ölçüyü düşürünce, geri yükseltmek zor.
Ve zamanla ölçü, yapabildiğim yere kadar iniyor. Sonunda hiçbir zorlama kalmıyor.
Bu yüzden şunu ayırmaya çalışıyorum: kendi eksikliğimi kabul etmek başka, ölçüyü eksikliğime uydurmak başka.
"Ben yapamıyorum" demek dürüstlük.
"Bu yapılamaz" demek ise ölçüyü değiştirmek.
Birincisi bir gün düzelebilir. İkincisi düzelmez, çünkü düzeltilecek bir hedef kalmaz.
Son söz
Bu yazıyı yazarken dağılmış bir dönemin içindeydim.
Ve fark ettim ki bu yazıyı yazabiliyor olmam bile bir şey.
Bir zamanlar dağıldığımda hiçbir şey yapamazdım — sadece kendimi suçlar, sonra tamamen bırakırdım.
Şimdi dağılmış hâlde bile bir şeyler yapabiliyorum.
Bu, ilerleme değilse nedir bilmiyorum.
Ve galiba ilerleme dediğimiz şey, hiç düşmemek değil; düşerken de bir şeyler taşıyabilmek.
Bugün iki vakit kaçırdım. Akşam telafi edeceğim.
Ve yarın yeniden deneyeceğim — bu hafta iyi geçmese de.
Çünkü bu hafta iyi geçmeyecek diye bir sonraki haftadan vazgeçmek, en pahalı hesap hatası.
Bir hatırlatma
Bu yazıda anlattığım hiçbir şey, gevşemeyi teşvik etmek değil.
Amacım, gevşeyen insanın kendini bırakmasını engellemek.
Çünkü iki ayrı tehlike var: biri gevşemek, diğeri gevşediği için tamamen bırakmak.
Birincisi geçici bir kayıp. İkincisi kalıcı.
Ve pek çok insan, birinci tehlikeden korkarken ikincisine düşüyor.
Kendine karşı katı olan insan, ilk aksamada kendini mahkûm ediyor. Ve mahkûm ettiği bir şeyi sürdüremiyor.
Bu yüzden gevşemeye tahammül, gevşekliğe teşvik değil; sürdürülebilirliğin şartı.
Ve bu ikisini ayırmak, bu yolun en ince noktalarından biri.
Ölçü olarak yıl
Bir şeyin işe yarayıp yaramadığını haftalarla ölçmeyi bıraktım.
Hafta ölçeğinde her şey dalgalı. Bir hafta iyi, bir hafta kötü — ve o dalgalanmaya bakarak bir sonuç çıkarmak mümkün değil.
Yıl ölçeğinde ise bir eğri görünüyor.
Geçen yıl bu zamanlar ne yapıyordum? Bu yıl ne yapıyorum?
Bu soruya "daha iyi" diyebiliyorsam, aradaki bütün çukurlar önemsizleşiyor.
Ve bu ölçek değişikliği, beni pek çok gereksiz kaygıdan kurtardı.
Günlük ölçekte bakan insan sürekli hayal kırıklığı yaşıyor.
Yıllık ölçekte bakan insan ilerlemeyi görüyor.
Aynı hayat, iki farklı ölçek, iki farklı sonuç.
Bugün kötü bir gün. Ama bu yıl, geçen yıldan iyi.
İkisi aynı anda doğru olabiliyor. Ve bunu kabul etmek, devam etmenin şartı.
Kendime not
Bir sonraki çukura düştüğümde bu yazıyı okuyacağım.
Çünkü o an, bu bilgilerin hiçbirini hatırlamayacağım. Çukurdayken zihin, her zaman böyle olduğunu söylüyor.
Yazı, o yalana karşı bir kayıt.
Ve galiba yazmanın en somut faydalarından biri bu: kendine, gelecekteki hâlin için bir not bırakmak.
Bugünkü ben, yarınki bana yazıyor: bırakma, geçecek.
Ve o cümle, çukurdan çıkmanın tek anahtarı: geçici olduğunu bilmek.
Ve yürümek, bu yolda bilinen tek yöntem.
İlgili kategori
yolculuk