Öfke bir kusur değil bir işaret: mesele ona kimin hükmettiği
Öfke bir kusur değil, bir işaret. Mesele onu yok etmek değil; ona kimin hükmettiğini belirlemek.
Geçen hafta depoda bir arkadaşıma bağırdım. Sebep önemsizdi — yanlış rafa konmuş birkaç koli. Bağırdıktan sonra ortalık sessizleşti. Herkes işine döndü, kimse bir şey demedi.
O sessizlik, bağırmaktan daha kötüydü.
Akşam eve dönerken olayı tekrar tekrar düşündüm. Koliler gerçekten yanlış yerdeydi; haklıydım. Ama haklı olmak, o tonu kullanmama izin veriyor muydu?
Öfke kötü bir şey mi?
Önce şunu ayırmak gerekiyor: öfke duygusu ile öfkeli davranış aynı şey değil.
Öfke, insanın donanımında olan bir tepki. Bir haksızlık, bir tehdit, bir sınır ihlali karşısında beliriyor. Yani bir işlevi var: bir şeyin yanlış gittiğini haber veriyor.
Öfkesiz bir insan iyi bir insan değil; muhtemelen kayıtsız bir insan. Zulme öfkelenmeyen birinin merhametinden şüphe ederim. Peygamberlerin de öfkelendiği anlatılır — ama neye öfkelendiklerine bakmak gerekiyor: kendi nefisleri için değil, hakkın çiğnendiği yerde.
İşte ayrım burada. Öfkenin kendisi değil, kaynağı ve yönü mesele. Kendi gururum için mi öfkeleniyorum, yoksa gerçekten bir haksızlık için mi?
Dürüst cevap verdiğimde, öfkelerimin çoğunun ilk gruptan olduğunu görüyorum.
"Öfkelenme"
Bir adamın gelip tavsiye istediği, ona "öfkelenme" denildiği, adamın birkaç kez tekrar sorduğu ve her seferinde aynı cevabı aldığı rivayet edilir.
Bu kısa hadis üzerine çok düşündüm. Neden tek tavsiye bu olsun?
Bir ihtimal şu: öfke, diğer bütün kötülüklerin kapısı. Öfkeliyken söylenen söz, verilen karar, yapılan hareket — hepsi sonradan pişman olunan şeyler. Bir insanı yıkan şeylerin çoğu, öfke anında olan şeyler.
Bir başka ihtimal: öfkeyi kontrol edebilen insan, kendini kontrol edebiliyor demektir. Yani "öfkelenme" tavsiyesi tek bir huyu değil, bütün bir terbiye yöntemini işaret ediyor.
Tavsiyenin tekrar edilmesi de manidar. Adam başka bir şey duymak istiyor, belki daha büyük bir şey. Ama cevap değişmiyor. Bazen en zor iş, en basit görünen iştir.
Öfkenin altındaki şey
Bir süre sonra fark ettim ki öfkelendiğim şey, genellikle öfkelendiğim şey değil.
Depoda bağırdığım gün, aslında koliler yüzünden kızmamıştım. Sabahtan beri yorgundum, gece iyi uyumamıştım, başka bir mesele zihnimi meşgul ediyordu. Koliler sadece son damlaydı.
Öfke çoğu zaman biriken bir şeyin boşalması. Ve boşaldığı yer, biriktiği yer değil. Patronuna kızamayan adam eve gelip çocuğuna bağırıyor. Trafikte sıkışan insan markette kasiyere çıkışıyor.
Bu yüzden öfke anında sorulacak en faydalı soru şu: bu, gerçekten bunun için mi?
Cevap çoğu zaman hayır. Ve bunu bilmek, tepkiyi bir kademe düşürüyor.
Öfkenin altında genellikle üç şeyden biri yatıyor: yorgunluk, incinme ya da korku. Üçü de zayıflık hâlleri. Öfke ise güçlü görünüyor. Belki de bu yüzden onu tercih ediyoruz: zayıflığı gizleyen bir kılık.
Kime öfkeleniyoruz?
En rahatsız edici tespit bu oldu: öfkemizi güçlüye değil, zayıfa yöneltiyoruz.
Patronuna bağıran az; astına bağıran çok. Kendinden güçlü birine ters cevap veren az; garsona, kasiyere, çağrı merkezindeki çalışana çıkışan çok.
Bu, öfkenin ne kadar hesaplı bir şey olduğunu gösteriyor. Kontrol edilemez bir duygu olsaydı, kime yöneleceğini seçemezdi. Seçiyor demek ki bir yerde kontrol var.
Bunu fark ettiğimde kendime karşı savunmam zayıfladı. "Kendimi tutamadım" diyemiyorum artık; çünkü patronumun karşısında gayet iyi tutabiliyorum.
Demek ki mesele tutabilmek değil, tutmayı gerekli görmek.
Haklı öfke: en tehlikelisi
Öfkenin en zor türü, haklı olduğun öfke.
Haksızken öfkelenirsen, bir süre sonra utanır ve düzeltirsin. Ama haklıysan, öfken sana meşru görünür. Meşru görünen bir duygu ise dizginlenmez; büyür.
Haklı öfke insanı şu tuzağa düşürüyor: haklılığım, davranışımı da haklı kılıyor. Halbuki haklı olmak ne söylediğinle ilgili, davranış ise nasıl söylediğinle.
Bir mesele iki ayrı sorudur: haklı mıyım, ve haklılığımı nasıl kullanıyorum? İkincisi çoğu zaman sorulmuyor.
Bir insanı haklıyken kırmak, haksızken kırmaktan daha çok zarar veriyor. Çünkü haksızsan özür dilersin; haklıysan özür dilemeyi bile aklına getirmezsin.
Öfke anında karar verilmez
Öfkeliyken alınan kararların neredeyse tamamı yanlış çıkıyor. Bunu tecrübeyle biliyorum.
Sebebi basit: öfke, görüşü daraltıyor. Kızgınken sadece tek bir şeyi görüyorsun. Karşındakinin gerekçesi, olayın bağlamı, kararın sonuçları — hiçbiri görüş alanında değil.
Bu yüzden kendime bir kural koydum: öfkeliyken hiçbir kalıcı karar vermemek. İstifa etmemek, ilişki bitirmemek, mesaj göndermemek, söz vermemek.
Öfke geçtiğinde karar hâlâ doğru görünüyorsa, o zaman veririm. Çoğu zaman görünmüyor.
En çok işe yarayan pratik bu oldu sanırım. Yazdığım ve göndermediğim mesajların sayısı, gönderdiklerimden fazla — ve bundan hiç pişman olmadım.
Klasik tavsiyeler
Gelenekte öfke için verilen tavsiyeler çok somut: ayaktaysan otur, oturuyorsan uzan, abdest al, sus.
Bunları ilk duyduğumda fazla basit gelmişti. Bir duyguya karşı beden hareketi ne yapabilir ki?
Meğer çok şey yapabiliyormuş. Çünkü öfke önce bedende oluyor: kalp hızlanıyor, kaslar geriliyor, nefes sıklaşıyor. Zihin ondan sonra devreye giriyor.
Bedeni değiştirmek, duyguyu da değiştiriyor. Oturmak, ayakta olmanın verdiği hazır-tepki hâlini bozuyor. Su, bedeni serinletiyor. Susmak ise en güçlüsü: çünkü öfke konuşarak büyüyor. Her söylenen cümle bir sonrakini davet ediyor.
Ben en çok susmayı kullanıyorum. Zor geliyor — özellikle söyleyecek iyi bir cümlem varken. Ama o iyi cümlenin bedelinin ne olduğunu artık biliyorum.
Yutmak: bastırmak değil
Âl-i İmrân sûresinde muttakiler anlatılırken "öfkelerini yutanlar ve insanları affedenler" ifadesi geçer.
"Yutmak" kelimesi ilginç. Öfke var; yok sayılmıyor. Ama dışarı çıkmıyor.
Bunu bastırma ile karıştırmamak gerekiyor. Bastırma, duyguyu inkâr etmek: kızmadım, önemli değil. Bastırılan duygu kaybolmuyor, birikiyor ve bir gün başka bir yerde patlıyor.
Yutmak ise duyguyu kabul edip davranışa çevirmemek. "Kızdım, ama bunu yapmayacağım." Bu, çok daha sağlıklı; çünkü duygu görülüyor, sadece emir kabul edilmiyor.
Ayette yutmanın ardından affetmenin gelmesi de manidar. Yutmak ilk aşama, affetmek ikincisi. Önce tepki verme, sonra kalbindeki artığı da temizle.
İkincisi çok daha zor. Ben genellikle birincide kalıyorum. Tepki vermiyorum ama içimde bir tortu kalıyor ve o tortu bazen aylarca duruyor.
Affetmek ne demek?
Affetmeyi uzun süre "olanı önemsiz saymak" olarak anladım. Bu yüzden zorlandım; çünkü olan önemsiz değildi.
Sonra fark ettim ki affetmek, olanı küçültmek değil; alacaklı olmaktan vazgeçmek.
Kırgınlık, bir tür alacak defteri. Karşındakinin sana bir borcu var ve sen onu tahsil etmeyi bekliyorsun. Affetmek, o defteri kapatmak.
Bunun karşındakiyle ilgisi az. O kişi belki hiç fark etmiyor, belki hatırlamıyor bile. Defteri taşıyan sensin ve ağırlığını da sen çekiyorsun.
Bir cümle var, mealen: kim affeder ve barışı sağlarsa, mükâfatı Allah'a aittir. Yani karşılık, affettiğin kişiden beklenmiyor. Bu detay önemli: affın karşılığını affettiğin kişiden bekliyorsan, o zaten af değil bir yatırım olur.
Öfke ve güç
Öfkenin en çok işe yaradığı yer, güç ilişkisi.
Bağıran insan, kısa vadede sonuç alıyor. Karşısındaki susuyor, geri çekiliyor, dediğini yapıyor. Bu yüzden öfke, bir yönetim aracı olarak kullanılıyor — özellikle iş hayatında.
Ama alınan sonuç sahte. Susan insan ikna olmuş değil, korkmuş oluyor. Korkuyla yapılan iş, gönülle yapılan işten hep daha kötü.
Bir de şu var: bağırarak yönetilen bir yerde kimse hata bildirmez. Hata gizlenir, çünkü söylemenin bedeli var. Ve gizlenen hatalar büyür.
Depoda bunu defalarca gördüm. En çok bağıran şeflerin bölümlerinde en çok sorun çıkıyordu — çünkü kimse sorunu erken söylemiyordu.
Öfkeyle otorite kurmak, kısa vadede ucuz, uzun vadede pahalı bir yol.
"Kendimi tutamadım" cümlesi
Bu cümleyi çok kullandım ve artık kullanmıyorum.
Çünkü doğru değil. Kendimi tutabiliyorum — trafikte polis gördüğümde, patronumun yanında, tanımadığım kalabalıkta. Tutamadığım yerler, tutmanın bedelini düşük gördüğüm yerler.
Bu cümleyi bırakmak beni rahatsız etti ama dürüstleştirdi. Artık "kendimi tutmadım" diyorum. Aradaki tek harf, sorumluluğun kime ait olduğunu değiştiriyor.
Bir davranışı "elimde değildi" diye tarif ettiğimiz sürece onu değiştiremeyiz. Değişim, ancak seçim olduğunu kabul ettiğimizde başlıyor.
Bu, kendini suçlamak demek değil. Seçim olduğunu bilmek, gelecekte başka seçebileceğini de bilmek demek — yani bir ümit.
Ailede öfke
Öfkenin en çok zarar verdiği yer ev.
Dışarıda kendimizi tutuyoruz. İş yerinde nazik oluruz, tanımadığımız insanlara karşı ölçülü davranırız. Sonra eve gelir, en çok sevdiğimiz insanlara en az sabrımızı gösteririz.
Bunun sebebi sanırım güven: onların gitmeyeceğini biliyoruz. Yabancıya karşı nazikiz çünkü ilişki kırılgan; yakınımıza karşı gevşeğiz çünkü ilişki sağlam.
Ama bu, sağlam olanı yıpratıyor. Ve yıprandığı fark edildiğinde çoğu zaman geç oluyor.
Çocuklara bağırmak konusunda ayrı bir şey söylemek isterim. Çocuk, bağıran yetişkinin karşısında öğrenmiyor; korkuyor. Korku öğretmez, sadece susturur. Ve o çocuk büyüdüğünde, öfkeyi bir iletişim biçimi olarak öğrenmiş olur.
Bir çocuğa öfkeyi terbiye etmeyi öğretmenin tek yolu, terbiye edilmiş öfke görmesi.
Öfke ve adalet
Öfkenin bir de meşru yüzü var ve onu görmezden gelmek yanlış olur.
Zulme öfkelenmemek bir erdem değil. Bir haksızlık karşısında sakin kalmak, çoğu zaman sakinlik değil kayıtsızlıktır. Mazlumun yanında durmak, bazen sesini yükseltmeyi gerektiriyor.
Ayrımı şöyle yapıyorum: öfkem kendi nefsim için mi, yoksa çiğnenen bir hak için mi?
Kendi nefsim için olan öfke, gururumun incinmesinden doğuyor. Biri bana saygısızlık etti, hakkımı vermedi, beni küçük gördü. Bu öfkelerin hepsi "ben" etrafında dönüyor.
Hak için olan öfke ise başkası etrafında dönüyor. Ve ilginç olan şu: bu ikincisi genellikle daha soğukkanlı oluyor. Çünkü amacı boşalmak değil, düzeltmek.
Bağırarak yapılan hak savunuculuğu, çoğu zaman hakkı değil bağıranı öne çıkarıyor. Sakin ama kararlı bir itiraz, bağırmaktan daha etkili.
Adalet için öfkelenen insan, öfkesini bir araç olarak kullanır; nefsi için öfkelenen insan ise öfkesinin aracı olur.
Soğuduktan sonra
Öfke geçtikten sonra ne yaptığımız, öfke anında ne yaptığımızdan daha belirleyici.
Çünkü öfke anı kısa — birkaç dakika, en fazla bir saat. Ama sonrası uzun. Ve o uzun sürede iki yol var: onarmak ya da savunmak.
Savunmak kolay. Kendine gerekçeler bulursun, karşındakinin hatalarını sıralarsın, "zaten hak etmişti" dersin. Bu yol, öfkeyi kırgınlığa çeviriyor ve kırgınlık aylarca sürüyor.
Onarmak zor. Gitmek, söylemek, özür dilemek gerekiyor. Ve özür dilerken haklı olduğun kısımları da bir kenara bırakman gerekiyor — çünkü "özür dilerim ama sen de" cümlesi özür değil.
Ben yıllarca savunma yolunu seçtim. Şimdi onarma yolunu deniyorum ve her seferinde şunu görüyorum: onarım, tahmin ettiğimden çok daha kolay karşılanıyor. İnsanlar affetmeye hazır bekliyor; sadece birinin ilk adımı atmasını bekliyorlar.
Ekrandaki öfke
Dijital ortam öfke için tasarlanmış gibi.
Yüz yok, ses tonu yok, beden dili yok. Karşındakini bir insan olarak görmediğin için, ona söylediğin sözün ağırlığını da hissetmiyorsun. Yüz yüze söyleyemeyeceğin cümleleri kolayca yazıyorsun.
Bir de aciliyet var: cevap yazma imkânı hemen orada. Öfke ile eylem arasında hiçbir mesafe yok.
Buna karşı tek savunmam, gecikmeyi kendim koymak oldu. Öfkelendiren bir şey gördüğümde cevap yazmıyorum. Yazıyorsam gönderme tuşuna basmıyorum, taslakta bırakıyorum.
Ertesi gün baktığımda, o cümlelerin çoğunu silmişimdir. Kalanlar da yumuşamıştır.
Yavaş yavaş
Öfkeyi terbiye etmenin bir gün içinde olmadığını öğrendim. Yıllar sürüyor ve tam bitmiyor.
Ama ölçülebilir bir ilerleme var: eskiden haftada birkaç kez patlıyordum, şimdi ayda bir. Eskiden patladıktan sonra savunuyordum, şimdi özür diliyorum. Eskiden kırgınlığım aylarca sürüyordu, şimdi günlerce.
Bunlar küçük ilerlemeler. Ama huy değişimi zaten böyle oluyor sanırım: bir anda dönüşmüyorsun, sadece eğri yavaş yavaş aşağı iniyor.
O gün bağırdığım arkadaşımdan ertesi sabah özür diledim. "Boş ver" dedi, güldü, geçti. Ama ben geçmediğini biliyorum — bir kere söylenen söz geri alınmıyor, sadece üstü örtülüyor.
Bu yüzden asıl mesele özür dilemek değil, söylememek. Ve söylememenin tek yolu, o an susabilmek.
Susmak, hayatım boyunca öğrenmeye çalıştığım en zor beceri.
Bir de şu var
Öfkesini hiç göstermeyen insanların da bir sorunu olduğunu gördüm.
Sürekli gülümseyen, hiçbir şeye kızmayan, her şeye "olsun" diyen insanlar. Uzaktan bakınca olgun görünüyorlar. Yakından bakınca çoğu zaman başka bir şey var: kendi hakkını savunamamak.
Öfkeyi hiç hissetmemek olgunluk değil; sınırlarını fark edememek olabilir. Sürekli çiğnenen ve buna itiraz etmeyen insan, sabırlı değil çaresizdir.
Bu insanlarda öfke yok olmuyor; içeri dönüyor. Kendine kızıyorlar, kendini yiyorlar, bazen hastalanıyorlar.
Bu yüzden hedef "hiç öfkelenmemek" olmamalı. Hedef, öfkeyi doğru yerde, doğru ölçüde ve doğru biçimde göstermek.
Bunu becerebilmek, hiç öfkelenmemekten çok daha zor ve çok daha kıymetli.
Ben iki uç arasında gidip geliyorum: ya patlıyorum ya yutuyorum. Ortadaki o dengeli yeri hâlâ arıyorum.
Kapanış
Depoda bağırdığım o günden beri bir şey yapıyorum: kızdığımı hissettiğim an, üç saniye sayıyorum.
Üç saniye çok kısa görünüyor. Ama öfkenin ilk dalgası tam o üç saniyede geçiyor. Sonrasında hâlâ kızgınım ama artık bağırma isteği ilk şiddetinde değil.
Bu basit sayma işi, bana tavsiye edilen bütün büyük yöntemlerden daha çok işe yaradı. Belki de küçük olduğu için — büyük yöntemler unutuluyor, üç saniye unutulmuyor.
Yine de bazen sayamıyorum. Bazen ağzımdan çıkan cümleyi duyduğumda çoktan çıkmış oluyor.
O zaman da ikinci yola geçiyorum: gidip özür dilemek. Bu da bir beceri ve o da tekrarla öğreniliyor.
İnsan tam olmuyor. Sadece daha az bozuluyor ve daha çabuk onarıyor.
Ve galiba bir insanı ölçmenin yolu, hiç düşmemesi değil; her düştüğünde kalkmayı sürdürmesi.
Susmayı öğrenen adam, konuşmayı da yeniden öğreniyor. Çünkü söylenmeyen cümlelerin arasından, gerçekten söylenmesi gerekenler ayrışıyor.
Bir hafta önce yine bir şeye kızdım. Bu sefer sustum, dışarı çıktım, on dakika yürüdüm. Döndüğümde mesele küçülmüştü.
Küçülen mesele değildi aslında; büyüyen bendim. Ya da öyle olmasını umuyorum.
Yürümek iyi geliyor. Bunu da yazayım ki unutmayayım.
İlgili kategori
nefs