İçeride bir şey değişiyor ama dışarıda görünmüyor: bildiğimi yaşamaya çalışmanın zorluğu
Namaz kılmaya başladım, okumaya başladım. Peki bunlar depoda, sokakta, evde nasıl görünüyor? Asıl zor kısmı burasıymış.
Bir şeyi öğrenmek ile onu yaşamak arasında bir mesafe var ve o mesafe, tahmin ettiğimden uzun.
Namaza başladım. Okumaya başladım. İçeride bir şey değişiyor — bunu hissediyorum.
Ama depoda, bir koli yanlış yerdeyken hâlâ aynı şekilde sinirleniyorum.
İşte bu tutarsızlık, şu an en çok uğraştığım şey.
Bilgi ile amel arasındaki boşluk
Bir bilgiyi öğrendiğinde, davranışının kendiliğinden değişeceğini sanıyorsun.
Sabır üzerine okuyorsun; sabırlı olacağını düşünüyorsun. Öfke üzerine okuyorsun; artık öfkelenmeyeceğini umuyorsun.
Olmuyor.
Çünkü bilgi zihinde duruyor, davranış ise başka bir yerden geliyor — alışkanlıktan, refleksten, bedenden.
Zihnin bildiği ile bedenin yaptığı arasında doğrudan bir hat yok. Hat kurulması gerekiyor ve kurulması tekrar istiyor.
Bunu anladığımda kendimi daha az yargılamaya başladım. Çünkü tutarsızlık, samimiyetsizlikten değil; henüz kurulmamış bir hattan geliyor.
En çok zorlandığım yer: iş
İbadetin kolay olduğu yer, ibadet vakti.
Zor olan, aradaki saatler.
Depoda geçirdiğim sekiz saat, hiçbir dinî ritüel içermiyor. Sadece iş var: kaldır, taşı, say, yerleştir.
Ve asıl imtihan orada.
Çünkü namazda kimseye haksızlık etme ihtimalin yok. Depoda var.
Bir arkadaşının işini üstlenmemek, bir hatayı onun üstüne yıkmak, ağır işi başkasına bırakmak, bir insanla alay etmek — bunların hepsi mümkün ve hiçbiri fark edilmiyor.
Şimdi şunu düşünüyorum: gün içinde kıldığım namazlar, aradaki saatlerde yaptıklarımla birlikte anlam kazanıyor.
Namaz kılıp aynı gün birinin hakkını yemek — bunun ne kadar tutarsız olduğunu artık daha net görüyorum.
Ölçünün somutlaşması
Eskiden ahlakım genel geçerdi: "iyi bir insan olmak", "kimseye zarar vermemek".
Bunlar kulağa hoş geliyor ama ölçüsüz.
Şimdi daha somut ölçüler var ve somut olmaları işimi zorlaştırdı.
"Kimseye zarar vermemek" esnetilebiliyor. Ama "ücreti teri kurumadan ver", "komşusu açken tok yatma", "ölçüyü tam tut" — bunlar esnetilemiyor.
Genel ilkeler insanı rahat bırakıyor; somut ölçüler bırakmıyor.
Ve fark ettim ki eskiden kendimi iyi bir insan sanmamın sebebi, ölçünün belirsizliğiydi. Belirsiz ölçüyü herkes geçiyor.
Dilin değişmesi
İlk fark edilen değişim burada oldu ve beklemediğim bir yerdi.
Küfür azaldı. Kararlı bir çabayla değil — kendiliğinden.
Sanırım sebebi şu: günde birkaç kez, ağzından belirli sözler çıkan bir adam, gün içinde ağzından çıkanlara daha dikkatli oluyor.
Aynı ağız hem o hem bu.
Bir de dedikodu azaldı. Bu daha zor oldu, çünkü sohbetin en kolay yakıtı o.
Şimdi bir sohbet o yöne kaydığında susuyorum. Konuyu değiştirmeye çalışıyorum, beceremezsem susuyorum.
Kimse fark etmiyor. Ama ben fark ediyorum ve yeterli.
Öfkede henüz yol alamadım
Dürüst olmam gerekiyor: en az ilerlediğim alan bu.
Hâlâ patlıyorum. Sıklığı azaldı ama bitmedi.
Bir fark var ama: artık patladıktan sonra fark ediyorum ve özür diliyorum. Eskiden savunuyordum.
Bu, tam bir ilerleme sayılmaz. Ama hiç yoktan iyi.
Ve şunu öğrendim: bir huy, bilgiyle değil tekrarla değişiyor. Öfke üzerine ne kadar okursam okuyayım, o an geldiğinde okuduklarım devreye girmiyor.
Devreye giren tek şey, daha önce kaç kez durabildiğim.
Yani öfkeyi kitapla değil, tekrarla yeniyorum. Ve tekrar yavaş bir yöntem.
Kimseye anlatmamak
Bu değişimin en zor kurallarından biri: anlatmamak.
Çünkü insan bir şey yapmaya başlayınca, onu paylaşmak istiyor. Bir kimlik oluşuyor ve o kimliği göstermek istiyor.
Ama gösterildiği anda, iş bozuluyor.
İki sebeple.
Birincisi niyet: gösteriş devreye giriyor ve amel yönünü kaybediyor.
İkincisi ise pratik: ilan ettiğin şeyi yapamadığında, bırakman kolaylaşıyor. Çünkü artık bir tutarsızlık taşıyorsun ve tutarsızlığı bitirmenin en kolay yolu, tamamen bırakmak.
Sessiz gidenin böyle bir baskısı yok. Aksadığında sadece kendisi biliyor ve ertesi gün devam edebiliyor.
Ben sessiz gidiyorum. Bu yazılar hariç — ama beni tanımayan insanlara yazmak, tanıdıklarıma anlatmaktan farklı geliyor.
Kimseye vaaz etmemek
Bununla bağlantılı ikinci kural: kimseye bir şey söylememek.
Bir insan değişmeye başladığında, çevresini de değiştirmek istiyor. Öğrendiğini anlatmak, uyarmak, düzeltmek istiyor.
Bunun ne kadar ters teptiğini yaşayarak gördüm — hem de karşı taraftan.
Ben uzaktayken bana söylenen her söz, beni daha da uzaklaştırdı. Çünkü her söz bir yargı taşıyordu ve yargılanan insan savunmaya geçiyor.
Beni geri getiren hiçbir söz yoktu. Kendi boşluğum getirdi.
Bu yüzden şimdi kimseye bir şey söylemiyorum.
Soran olursa anlatıyorum. Sormayana anlatmıyorum.
Ve bunun bir sorumluluktan kaçmak olmadığını düşünüyorum. Çünkü asıl tesir, sözle değil hâlle oluyor.
Hâl ile tesir
Bunu depoda gördüm.
Orada dindarlığını hiç konuşmayan bir adam var. Kimseye bir şey söylemiyor, kimseyi uyarmıyor.
Ama işini düzgün yapıyor, kimsenin hakkını yemiyor, ağzından kötü söz çıkmıyor, zor durumda olana sessizce yardım ediyor.
Herkes ona saygı duyuyor.
Ve ben, en çok ondan etkilendim — hiçbir şey söylemediği hâlde.
Bir insanın hâli, sözünden yüksek sesle konuşuyor.
Bunu hedef alıyorum ama çok uzağındayım. Yine de yön belli.
Tutarsızlığın utancı
Bu yolun en zor tarafı şu: bir şeye başladığında, kusurların daha görünür oluyor.
Namaz kılmayan bir adamın öfkesi sadece öfke. Namaz kılan bir adamın öfkesi bir çelişki.
Ve insan bu çelişkiden utanıyor.
Utanç iki yola çıkıyor: ya kusuru düzeltmeye çalışıyorsun, ya da ibadeti bırakıyorsun — çelişkiyi ortadan kaldırmak için.
İkincisi daha kolay ve pek çok insanın yaptığı bu sanırım.
Ben birincisini deniyorum ama zor. Çünkü kusurlar hızlı düzelmiyor ve çelişki devam ediyor.
Şunu kabul etmeye çalışıyorum: kusurlu bir insanın ibadet etmesi, ikiyüzlülük değil. Kusursuz olsaydım zaten ibadete ihtiyacım olmazdı.
İbadet, düzelmiş insanların değil; düzelmeye çalışanların işi.
Ailede görünmesi
Bir başka zor alan: ev.
Dışarıda kendimi tutuyorum. Nazik oluyorum, ölçülü davranıyorum.
Eve gelince gevşiyorum. Ve gevşeyince en yakınlarıma en az sabrımı gösteriyorum.
Bu, en utanç verici tutarsızlık.
Çünkü ölçü açık: en hayırlı olanın ailesine karşı en hayırlı olan olduğu bildiriliyor.
Bu ölçüye göre baktığımda, dışarıdaki nezaketimin bir kıymeti kalmıyor.
Şimdi eve girerken bir an duruyorum. Sadece bir an. Nasıl gireceğimi hatırlamaya çalışıyorum.
Bazı günler işe yarıyor.
Küçük şeylerin toplamı
Değişimin büyük olaylarla gelmediğini öğrendim.
Bir gün büyük bir fedakârlık yapmak kolay. Her gün küçük bir şeyi doğru yapmak zor.
Şu an uğraştığım şeyler bunlar:
İşe zamanında gitmek. Basit görünüyor ama bir hak meselesi.
İşi savsaklamamak. Kimse bakmıyorken de aynı özenle yapmak.
Söz verdiğim şeyi yapmak. Küçük sözleri de.
Birinin arkasından konuşmamak.
Selam vermek.
Bunların hiçbiri manevi bir zirve değil. Ama toplamı, bir insanın ne olduğunu belirliyor.
Ve ibadetlerin asıl karşılığını, bunlarda arıyorum artık.
Ölçemediğim şey
Bir sorum var ve cevabını bilmiyorum: gerçekten değişiyor muyum, yoksa değiştiğimi mi sanıyorum?
İnsan kendini nesnel göremiyor. Kendi ilerlemesini abartabiliyor.
Bu yüzden dışarıdan bir işaret arıyorum.
Ve tek güvendiğim işaret şu: etrafımdaki insanlar bana nasıl davranıyor?
Bir insan yumuşadığında, çevresi de ona yumuşuyor. Bu, kendiliğinden oluyor ve taklit edilemiyor.
Son zamanlarda depoda insanların bana biraz daha rahat yaklaştığını fark ediyorum. Belki hayal görüyorum.
Ama en azından, bakacak bir yer var.
Sindirmeye devam
Şu an yaptığım şeyi tarif eden kelime hâlâ aynı: sindirmek.
Öğrendiğim şeyi hemen uygulamaya, hemen anlatmaya, hemen bir kimliğe dönüştürmeye çalışmıyorum.
Bekletiyorum. Bir süre onunla yaşıyorum. Yerine oturuyor mu bakıyorum.
Oturmayanları zorlamıyorum. Bazı meseleleri hâlâ anlamadım ve anlamış gibi yapmıyorum.
Bu yavaşlık bazen beni rahatsız ediyor — daha hızlı gitmek istiyorum.
Ama on iki yılda kaybedilen bir şey, iki yılda geri gelmiyor. Gelirmiş gibi davranmak da bir çeşit sahtelik olur.
Şimdilik
Nerede olduğumu söyleyeyim: yolun çok başındayım.
Namazım düzensiz ama duruyor. Okumam az ama devam ediyor. Huylarımın bir kısmı aynı, bir kısmı yavaş yavaş değişiyor.
Camiye henüz gitmedim.
İçimde henüz oturmamış çok şey var.
Ama bir şey biliyorum: eskiden hiçbir yöne gitmiyordum. Şimdi bir yöne gidiyorum — yavaş da olsa.
Ve galiba bu yolculukta ölçü hız değil, yön.
Yönü doğru olan yavaş yürüyücü, sonunda bir yere varıyor. Hızlı ama yönsüz koşan, sadece yoruluyor.
Ben yıllarca ikincisiydim.
Şimdi birincisi olmaya çalışıyorum.
Yavaş görünen ilerleme
Bir sorun daha var: ilerlemeyi göremiyorum.
Günlük ölçekte hiçbir şey değişmiyor gibi. Bugün de aynı hataları yaptım, aynı yerlerde takıldım.
Sadece geriye dönüp uzun bir dönemi düşündüğümde bir fark görünüyor.
Bu, moral açısından zor bir durum. Çünkü çaba her gün, karşılık yılda bir görünüyor.
Kendime bir yöntem buldum: not tutmak.
Ayda bir, kısa bir muhasebe yazıyorum. Neyi başardım, nerede takıldım, ne değişti.
Sonra altı ay sonra geri dönüp okuyorum.
Ve orada, günlük ölçekte göremediğim şeyi görüyorum: bazı meseleler gerçekten değişmiş.
Bu kayıt olmasa, ilerlediğimi hiç fark etmeyecektim. Ve fark edilmeyen ilerleme, sürdürülmüyor.
Çevrenin etkisi
Değişimin en çok yardım aldığı ve en çok engellendiği yer: çevre.
Bir insan tek başına değişemiyor. Etrafındaki insanlar bir yöne çekiyorsa, ters yöne gitmek çok zor.
Benim çevremde bu konuda bir destek yok. Kimse kötü niyetli değil ama kimse de aynı yöne gitmiyor.
Bu, en çok zorlandığım şeylerden biri.
Ve galiba cemaate ihtiyaç duymamın sebebi de bu. Aynı yöne giden insanların yanında olmak, gitmeyi kolaylaştırıyor.
Tek başına yürüyen insan, bir gün durduğunda kimse fark etmiyor.
Bunu on iki yıl önce yaşadım. Tekrarlamak istemiyorum.
Ölçüyü aşağı çekmemek
Son bir tehlike var ve ona da dikkat etmeye çalışıyorum.
İnsan, yapamadığı şeyi meşrulaştırma eğiliminde. Ölçüye ulaşamayınca ölçüyü aşağı çekiyor.
"Bu devirde olmaz", "şartlar farklı", "bu kadarı da yeter" gibi cümleler bu işe yarıyor.
Bunların bir kısmı doğru olabilir. Ama hepsini doğru sayarsam, sonunda hiçbir ölçü kalmıyor.
Şimdi şöyle yapmaya çalışıyorum: ölçüyü olduğu gibi bırakmak, kendi eksikliğimi de olduğu gibi kabul etmek.
Yani "ben bunu yapamıyorum" demek — "bu yapılamaz" demek yerine.
Aradaki fark büyük. Birincisi bir eksiklik itirafı; ikincisi bir ölçü tahrifi.
Ve eksikliğini kabul eden insan, bir gün düzeltebilir. Ölçüyü değiştiren, hiç düzeltemez.
En zor sınav: haklıyken
Fark ettiğim bir şey daha var: en çok haklıyken kaybediyorum.
Haksız olduğumda zaten temkinli davranıyorum. Haklı olduğumda ise kendimi serbest bırakıyorum.
Sesim yükseliyor, dilim sertleşiyor, karşımdakini ezmek istiyorum.
Ve sonuçta haklıyken haksız duruma düşüyorum.
Bu, en çok üzerinde çalıştığım şey. Çünkü haklılık, ahlaksızlığın en meşru görünen kapısı.
Şimdi bir tartışmada haklı olduğumu anladığım an, kendime bir uyarı veriyorum: dikkat, tehlikeli bölge.
Bazen işe yarıyor.
Şükrün gündelik hâli
Bir de olumlu tarafını yazayım.
Değişimin en rahat fark ettiğim yanı, memnuniyetin artması.
Aynı hayat, aynı iş, aynı ev. Ama içindeki şeylerin farkına daha çok varıyorum.
Sabah kalkabilmek, ayakların tutması, yemeğin olması, bir arkadaşın araması.
Bunlar hep vardı. Şimdi görüyorum.
Ve gördükçe, şikâyet azalıyor.
Bu, hayatımdaki en somut iyileşme oldu — ibadetlerden beklemediğim ama gelen bir yan fayda.
Kendime söylediğim
Bu yolun ortasında kendime tekrarladığım birkaç cümle var.
"Bugün dünden biraz daha iyi olsun; yeter."
"Kusurun varsa ibadeti bırakma; ibadet kusur içindir."
"Kimseye anlatma; sadece yap."
"Yavaş git ama durma."
Bunlar büyük laflar değil. Ama zor anlarda tuttuğum şeyler bunlar.
Ve bir insanın elinde birkaç sağlam cümle olması, düşündüğümden kıymetli.
Çünkü zor anda kitap açılmıyor. Zor anda ancak ezberde olan çıkıyor.
Kapanış
İçeride bir şey değişiyor ve dışarıda henüz tam görünmüyor.
Bu boşluk beni rahatsız ediyor ama artık şaşırtmıyor.
Çünkü öğrendim ki bilgi hızlı, huy yavaş. Ve ikisi arasındaki mesafe, yıllarla kapanıyor.
Şimdilik yapabileceğim tek şey, o mesafeyi kapatmaya çalışmayı bırakmamak.
Bir gün, kıldığım namazla depoda davrandığım şekil aynı yerden geliyor olur belki.
O gün geldiğinde de muhtemelen fark etmem. Başkaları fark eder.
Ve galiba doğrusu da bu: değişimini kendinin değil, çevrenin fark etmesi.
Bugün depoya gireceğim. Aynı raflar, aynı listeler, aynı insanlar.
Ve orada, kimsenin bilmediği küçük bir sınav var: bugün nasıl davranacağım?
Cevabı akşam belli olacak.
Beklemediğim bir zorluk
Bir şeyi daha yazmalıyım: değişmeye başlayınca, eski çevrenle aran açılıyor.
Kimse sana bir şey demiyor. Ama bazı ortamlar artık sana uymuyor.
Eskiden katıldığın bir sohbet, artık rahatsız ediyor. Eskiden güldüğün bir şakaya artık gülemiyorsun.
Ve bu, seni yalnızlaştırıyor.
Bunu beklemiyordum. İyi bir şey yapmaya başladığımda hayatın kolaylaşacağını sanmıştım; bazı yerlerde zorlaştı.
Şimdi bir denge arıyorum: insanlardan kopmadan, kendi yönümü koruyabilmek.
Kolay değil. Bazen çok sert davranıyorum, bazen fazla gevşiyorum.
Ama şunu öğrendim: insanları terk etmek gerekmiyor. Sadece bazı konularda susmak yetiyor.
Kimseyi yargılamadan, kimseye ders vermeden, sadece kendi hattımı korumak.
Bunu becerebildiğim günlerde hem yalnızlaşmıyorum hem de savrulmuyorum.
Yön belli, hız yavaş, mesafe uzun.
Ama yürüyorum ve on iki yıl boyunca yürümüyordum. Aradaki fark bu.
Bir okuyucuya
Aynı yerde duran biri varsa — bir şeye başlamış ama hayatına yansıtamayan — ona şunu söylerim:
Tutarsızlığın seni durdurmasın.
Kusurlu olduğun hâlde devam etmek, ikiyüzlülük değil. İkiyüzlülük, kusuru saklayıp mükemmel görünmeye çalışmak.
Kusurunu bilerek devam eden insan, dürüst bir insandır.
Ve dürüstlük, mükemmellikten daha kıymetli.
Çünkü mükemmel görünen insan kimseye örnek olmuyor — ulaşılamaz duruyor.
Çabalayan insan ise örnek oluyor. Ona bakan biri "ben de yapabilirim" diyebiliyor.
Ve galiba bu yazıların tek işlevi bu olabilir.
Bugün de deneyeceğim. Yarın da.
Ve bir gün, belki, aradaki mesafe kapanmış olur.
O gün geldiğinde bu yazıya döner, ne kadar acemi olduğumu görürüm.
Umarım öyle olur. Çünkü öyle olması, ilerlediğim anlamına gelir.
Şimdilik acemiyim ve bunu kabul ediyorum.
Acemilik, yolun başında olmanın adı; kusurun değil.
İlgili kategori
yolculuk