Yıllar sonra Kur'an'ı yeniden açmak: bildiğimi sandığım bir kitabı ilk kez okumak
Çocukken okumayı öğrendiğim kitabı yıllar sonra açtığımda, harfleri tanıdım ama içinde ne yazdığını bilmediğimi fark ettim.
Kur'an'ı okumayı çocukken öğrendim.
Harfleri, uzatmaları, durakları. Bir hoca vardı, tekrar ettirirdi. Hatim indirdim, tebrik edildim, sonra kaldırdım.
Yıllar sonra yeniden açtığımda tuhaf bir şey oldu: okuyabiliyordum ama hiçbir şey anlamıyordum.
Ve o an fark ettim ki bu kitabı hiç okumamışım. Sadece seslendirmişim.
Okumak ile seslendirmek
Bu ayrımı yapmam uzun sürdü, çünkü ikisine de "okumak" deniyor.
Bir metni doğru telaffuz etmek bir beceri ve kıymetli. Ama anlamadan yapıldığında, bir başka şey oluyor.
Ben yıllarca ikincisini yapmışım ve birincisini yaptığımı sanmışım.
Bunun kimsenin suçu olduğunu düşünmüyorum. Bana öğretilen şey buydu ve öğretenler de böyle öğrenmişti. Zincirin bir yerinde anlam kısmı düşmüş, sadece ses kalmış.
Sonuç şu oldu: elimde, on iki yıl boyunca açmadığım bir kitap vardı ve açsam da bir şey anlamayacaktım.
Uzaklaşmamın bir sebebi de bu olabilir. Anlamadığın bir şeye bağlı kalmak zor.
İlk açış
Yeniden açtığım günü hatırlıyorum çünkü utanç verici bir şey oldu.
Nereden başlayacağımı bilmiyordum.
Baştan mı okunur, bir yerden mi seçilir, bir sıra var mı — hiçbirini bilmiyordum. Çocukken bana sadece "şu sayfayı oku" denmişti.
Rastgele açtım. Uzun bir sûrenin ortasına denk geldim. Bağlamı olmayan cümleler okudum ve hiçbir şey ifade etmedi.
Kapattım.
İkinci denemem bir hafta sonra oldu ve bu sefer meal aldım.
Meal meselesi
Meal okumaya başladığımda ilk hissettiğim şey rahatlamaydı: nihayet anlıyordum.
Sonra ikinci his geldi: bu, tam olarak anlamak mıydı?
Çünkü mealler farklıydı. Aynı ayeti iki farklı çeviride okuyunca, iki farklı vurgu çıkıyordu. Bazı kelimelerin karşılığı parantez içinde açıklanıyordu.
Bu, beni önce huzursuz etti. "Hangisi doğru?"
Sonra şunu anladım: çeviri, aslın yerine geçmiyor. Bir pencere açıyor ama pencereden görünen, odanın tamamı değil.
Bu bilgi beni mealden vazgeçirmedi. Sadece meale karşı tavrımı değiştirdi: elimdekinin bir yardımcı olduğunu, nihai söz olmadığını bilerek okumaya başladım.
Ve bir de şunu öğrendim: bir ayeti anlamak istiyorsam, tek bir meali okuyup hüküm vermemeliyim.
Bağlamsız okumanın tehlikesi
En büyük hatam bu oldu: cümleleri tek tek okumak.
Bir ayet okuyorsun, çarpıcı geliyor, bir sonuç çıkarıyorsun. Sonra öncesini ve sonrasını okuyunca, çıkardığın sonucun eksik olduğunu görüyorsun.
Bazı ayetler bir soruya cevap olarak gelmiş. Bazıları belirli bir olayı anlatıyor. Bazıları bir tartışmanın ortasında duruyor.
Bunları bilmeden okumak, bir mektubun ortasından bir cümle okuyup mektup hakkında hüküm vermeye benziyor.
Bu yüzden yavaş yavaş şuna geçtim: parça okumak yerine, bir sûreyi baştan sona okumak. Kısa sûrelerden başlayarak.
Bir bütünü okuduğunda, parçaların birbirine nasıl bağlandığını görüyorsun. Ve o bağ, tek tek cümlelerden daha çok şey söylüyor.
Anlamadığım yerler
Dürüst olmam gerekiyor: hâlâ anlamadığım çok yer var.
Bazı ayetlerin ne dediğini anlıyorum ama niçin orada olduğunu anlamıyorum. Bazı kıssaların bana ne söylediğini çıkaramıyorum. Bazı hükümlerin arkasındaki hikmeti göremiyorum.
Eskiden bu beni rahatsız ederdi. Anlamadığım bir şey varsa, bir sorun olduğunu düşünürdüm — ya metinde ya bende.
Şimdi üçüncü bir ihtimali kabul ediyorum: henüz orada değilim.
Bir kitabı ilk okuduğunda anlamadığın yerleri, beşinci okuyuşunda anlayabiliyorsun. Değişen kitap değil; okuyan.
Bu yüzden anlamadığım yerleri işaretleyip geçiyorum. Bir gün dönerim.
Ve birkaç kez bu gerçekten oldu: aylar önce hiçbir şey ifade etmeyen bir ayet, bir tecrübeden sonra birden açıldı.
Demek ki bazı kapılar, anahtarla değil yaşanmışlıkla açılıyor.
Az ve düzenli
Başlarken çok okumaya çalıştım. Günde sayfalarca.
İki hafta sürdü. Sonra bıraktım.
Sebebi basitti: taşıyamadım. Okuduğum şeyi işleyecek vaktim yoktu, dolayısıyla okuma bir görev hâline geldi. Görev hâline gelen şey de bırakılıyor.
Şimdi çok daha az okuyorum. Bazen bir sayfa. Bazen birkaç ayet.
Ama her gün.
Ve şaşırtıcı olan şu: az okuduğum dönemde daha çok şey kaldı. Çünkü okuduğum şeyle bir süre kalabiliyorum. Gün içinde aklıma geliyor, üzerinde düşünüyorum.
Sayfalarca okuduğumda hiçbiri kalmıyordu — hepsi akıp gidiyordu.
Sabah vakti
Ne zaman okuduğum, ne kadar okuduğumdan daha çok fark etti.
Akşam okuduğumda yorgun oluyorum; gözüm satırlarda geziyor ama zihnim yok. Sabah okuduğumda ise başka türlü giriyor.
Bunu neye bağlayacağımı bilmiyorum ama tutarlı bir gözlem.
Sabah namazından sonraki yarım saat, bende en verimli okuma vakti oldu. Ortalık sessiz, telefon henüz çalmamış, gün başlamamış.
Bu vakti korumak zor — çünkü uyku çok cazip. Ama koruyabildiğim günlerin geri kalanı da farklı geçiyor.
Ezberin geri gelmesi
Beklemediğim bir şey oldu: çocukken ezberlediklerim geri geldi.
Bir sûreyi okurken, sonraki cümlenin ne olduğunu bilir hâle geldim. Kelimeler değil, ritim hatırlanmıştı.
Sonra o ezberlerin anlamını öğrendim ve tuhaf bir şey yaşadım: yıllardır bildiğim ama ne dediğini bilmediğim cümlelerin ne dediğini öğrenmek.
Bazıları beni durdurdu. Ömrüm boyunca söylediğim bir cümlenin, tam da benim hâlimi anlattığını fark etmek.
O an, çocukluğumda bana bu ezberi verenlere karşı bir minnet duydum. Anlamını öğretmemişlerdi belki. Ama kabı vermişlerdi ve kap boş olsa da duruyordu.
Sonradan içi doldu.
Ezberlemeye yeniden başlamak
Şimdi yeniden ezberlemeye çalışıyorum ve bu, tahmin ettiğimden zor.
Çocuk zihni ezberi kolay alıyor. Yetişkin zihni direniyor — sürekli "niye" diye soruyor, mantık arıyor, bağlantı kurmaya çalışıyor.
Ama bir avantajı var: yetişkin anlayarak ezberliyor. Ve anlaşılarak ezberlenen şey, daha derine oturuyor.
Günde birkaç satır gidiyorum. Ay sonunda küçük bir sûre oluyor.
Yavaş. Ama iki yıl önce hiçbir şey yoktu.
Kitabı taşımak
Fiziksel bir mesele de var ve garip biçimde önemli çıktı: kitabın nerede durduğu.
Yıllarca raftaydı, en üstte, tozlu. Ulaşmak için sandalyeye çıkmak gerekiyordu.
Ulaşması zor olan şey, açılmıyor.
Şimdi yatağın yanındaki sehpada duruyor. Uzanınca elim değiyor.
Bu kadar basit bir değişikliğin, okuma sıklığımı ikiye katladığını söylersem abartmış olmam.
İrade, sanıldığı kadar belirleyici değil. Erişim mesafesi daha belirleyici.
Bir şeyi yapmak istiyorsan, yapmayı kolaylaştır. Yapmak istemiyorsan, zorlaştır.
Bu, manevi bir mesele gibi durmuyor. Ama sonuçları manevi.
Tefsir ihtiyacı
Bir noktadan sonra mealin yetmediğini gördüm.
Bazı ayetler, arkasındaki hikâyeyi bilmeden anlaşılmıyor. Ne zaman indiği, kime söylendiği, hangi olay üzerine geldiği.
Bu bilgiyi meal vermiyor. Tefsir veriyor.
Ama tefsir dünyası büyük ve nereden gireceğimi bilmiyordum. Bir kısmı çok teknik, bir kısmı çok uzun.
Şimdilik basit ve muhtasar olanlardan gidiyorum. Bir ayeti okuyunca, ona dair kısa bir açıklamaya bakıyorum.
Bu yeterli mi? Değil. Ama hiç yoktan çok daha iyi.
Ve şunu öğrendim: her şeyi bilene kadar beklersen hiç başlamıyorsun. Eldeki imkânla başlayıp yolda öğrenmek daha gerçekçi.
Sormak
En zor kısım hâlâ bu: bilmediğimi sormak.
Bir yetişkin olarak, herkesin bildiğini varsaydığın bir şeyi sormak zor geliyor.
Ama sorduğum her seferde iyi karşılandım. Kimse şaşırmadı, kimse küçümsemedi.
Meğer o utanç tamamen bendeymiş.
Şimdi bir soru biriktiriyorum ve fırsat bulduğumda soruyorum. Sormadığım sorular yıllarca duruyor; sorduğum sorular beş dakikada cevaplanıyor.
Bu oran, sormamanın ne kadar pahalı olduğunu gösteriyor.
Değiştirdiği şey
Peki bu okumalar beni değiştirdi mi?
Büyük bir dönüşüm iddia edemem. Ama birkaç somut şey var.
Bazı kelimeleri artık başka türlü kullanıyorum. Sabır, şükür, tevekkül — bunlar bir zamanlar benim için genel geçer kelimelerdi. Şimdi her birinin arkasında bir çerçeve var.
Bir de şu: bir olayla karşılaştığımda aklıma bir ayet gelmeye başladı. Zorlayarak değil, kendiliğinden.
Bu, en somut değişim. Çünkü demek ki okuduğum şey bir yere yerleşmiş ve gerektiğinde çıkıyor.
Eskiden okuduklarım okuma anında kalıyordu. Şimdi hayatın içine karışıyor.
Yavaş gitmenin gerekçesi
Bu yolda acele etmemeye çalışıyorum ve bunun bir gerekçesi var.
On iki yılda kaybettiğim şeyi, iki ayda geri almaya çalışırsam, iki ay sonra yine bırakırım.
Hızlı gidenlerin çoğunun durduğunu gördüm — hem etrafımda hem kendimde.
Bu yüzden şu an yaptığım şey çok mütevazı: günde birkaç ayet, ayda küçük bir sûre, arada bir açıklama.
Bir yıl sonra nerede olacağımı bilmiyorum. Ama devam ediyor olmayı umuyorum.
Çünkü bu işte hız değil, devamlılık kazanıyor.
Kitabın kendisi
Son olarak şunu söylemek istiyorum.
Bu kitabı yıllarca evimde tuttum ve açmadım. Bir eşya gibi durdu.
Şimdi onunla bir ilişkim var ve bu ilişki, hayatımdaki en sakin ilişki.
Bir şey istemiyor, bir şey beklemiyor, aceleye getirmiyor. Ne zaman açarsam orada.
Ve her açışta, bir öncekinden biraz daha fazlasını anlıyorum.
Bunun bir sonu var mı bilmiyorum. Sanmıyorum.
Ama bir başlangıcı oldu ve o başlangıç, bir sabah, hiçbir şey anlamadan rastgele bir sayfayı açmakla oldu.
Belki de bütün mesele açmakmış.
Bir düzen aramak
İlk aylarda en çok zorlandığım şey, ne okuyacağıma karar vermekti.
Baştan başlarsan, ilk uzun sûreler ağır geliyor ve pek çok insan orada duruyor. Sondan başlarsan, kısa sûrelerle rahat ilerliyorsun ama bir bütünlük hissi kurmuyorsun.
Denediğim birkaç yol oldu.
Kısa sûrelerle başlamak. En kolayı ve en çok tavsiye edileni. Ezberde olanlar da bunlar olduğu için, anlamlarını öğrenmek doğrudan gündelik hayata dokunuyor.
Bir sûreyi bitirene kadar durmamak. Parça parça gezmek yerine, bir metni bütün olarak okumak. Bu, bağlam hissini kurdu.
Tekrar okumak. Aynı sûreyi birkaç gün üst üste okumak. İlk gün bir şey, üçüncü gün başka bir şey görüyorsun.
Şu an üçünü karışık kullanıyorum. Bir düzen oturttuğumu söyleyemem.
Ama düzensiz de olsa devam ediyor olmak, düzenli başlayıp bırakmaktan iyi geldi.
Duygusal beklenti tuzağı
Bir hata daha yaptım başlarken: her okumada bir şey hissetmeyi bekledim.
Okuyorum, hiçbir şey olmuyor. "Demek ki kalbim katı" diye düşünüyorum. Bu düşünce moral bozuyor, moral bozukluğu okumayı zorlaştırıyor.
Sonra şunu fark ettim: his, her seferinde gelmiyor ve gelmemesi bir kusur değil.
Bir dostluk düşünün. Her karşılaşmada büyük duygular yaşamazsınız. Çoğu buluşma sıradan geçer. Ama o sıradan buluşmalar, ilişkiyi ayakta tutan şeydir.
Okumak da öyle. Çoğu okuma sıradan. Arada bir, bir cümle yerinden oynatıyor.
Ve o "arada bir", ancak sıradan okumalara devam edenlere geliyor.
Bir metni birden fazla kez okumak
Bunu ayrı yazmak istiyorum çünkü en çok işe yarayan şey bu oldu.
Modern okuma alışkanlığımız tüketime dayalı: oku, bitir, sıradakine geç.
Bu kitap için o yöntem çalışmıyor.
Aynı sayfayı ikinci kez okuduğumda, ilkinde görmediğim bir şeyi görüyorum. Üçüncüde bir başkasını.
Bunun sebebi metnin değişmesi değil; benim ilk okumada dikkatimin bir kısmını "ne diyor" sorusuna harcamış olmam. İkinci okumada o soru cevaplanmış oluyor ve dikkat serbest kalıyor.
Serbest kalan dikkat, derinleşiyor.
Bu, aslında bütün ciddi metinler için geçerli. Ama en çok burada fark ediliyor.
Hoca meselesi
Kendi başıma ne kadar gidebileceğimi düşünüyorum ve cevabım şu: bir yere kadar.
Bazı meseleler var ki kitaptan öğrenilmiyor. Bir soru soruyorsun ve cevabın kendisi değil, cevabın nasıl bulunacağı öğretiliyor.
Bunu bir metin veremiyor; bir insan verebiliyor.
Klasik düzende ilim, hep bir insandan alınırdı. Bugün bu zinciri kurmak zor — ne bulacağını biliyorsun ne nereye gideceğini.
Şimdilik camideki dersleri düşünüyorum. Gitmedim henüz.
Bu da o eşiklerden biri: gitmek istiyorum ama nasıl karşılanacağımı bilmiyorum.
Ve galiba bütün bu yolculuk, art arda gelen küçük eşiklerden ibaret.
Kendi seviyeni kabul etmek
Yeniden başlarken en çok zorlandığım şeylerden biri, kendi seviyemi kabul etmekti.
Bir yetişkin olarak, çocukların bildiği bir şeyi bilmemek zor geliyor. İçinden bir ses "bu yaşta bunu bilmen lazımdı" diyor.
O ses, öğrenmeyi engelliyor. Çünkü öğrenmek için önce bilmediğini kabul etmen gerekiyor.
Şimdi şöyle düşünüyorum: hangi yaşta olursan ol, bilmediğin bir şeye başlarken yeni başlayansın. Ve yeni başlayan olmak utanılacak bir şey değil.
Utanılacak olan, bilmediğin hâlde biliyormuş gibi yapmak.
Bunu kabul ettiğimden beri daha hızlı ilerliyorum. Çünkü artık sorabiliyorum.
Uygulamaya bağlamak
Son bir şey: okuduğumu hayata bağlamaya çalışıyorum.
Bir ayet okuyorum ve soruyorum: bu benden ne istiyor?
Bazen açık bir şey istiyor — bir davranış, bir kaçınma. O zaman uygulamaya çalışıyorum.
Bazen doğrudan bir talep yok; bir tarif var, bir hatırlatma var. O zaman gün içinde onu hatırlamaya çalışıyorum.
Bu bağlama işi olmadan, okuma bir bilgi toplama faaliyetine dönüşüyor. Ve bilgi toplamanın beni değiştirmediğini yıllar içinde öğrendim.
Değiştiren şey, uyguladığım azıcık kısım.
Aynı eşikte duranlara
Bu yazıyı okuyup "ben de yıllardır açmadım" diyen biri varsa, birkaç şey söyleyebilirim.
Nereden başlayacağını bilmemek normal. Kimse bunu söylemiyor ama pek çok insan aynı yerde takılıyor.
Kısa sûrelerden başla. Meal al. Anlamadığın yeri işaretle, geç.
Ve en önemlisi: az başla. Günde bir sayfa, hatta yarım sayfa.
Çünkü büyük başlayan bırakıyor.
Ben iki kez bıraktım. Üçüncüde, ölçüyü küçültünce tuttu.
Şimdi iki yıldır devam ediyor — mükemmel değil, aksadığım haftalar oluyor. Ama duruyor.
Ve duruyor olması, her şeyden kıymetli.
Son bir cümle
Bu kitapla ilgili en çok şaşırdığım şey şu oldu: benden hiçbir şey istemedi.
Yıllarca kapalı durdu. Kızmadı, sitem etmedi, beni aramadı.
Açtığımda ise oradaydı — sanki hiç kapanmamış gibi.
Bunun bir sabır olduğunu düşünüyorum. Ve o sabır, bana kendi sabırsızlığımı gösterdi.
Ben ondan hemen bir şey bekledim. O benden on iki yıl bekledi.
Şimdi her açtığımda bunu hatırlıyorum ve daha yavaş okuyorum.
Bir kitabın seni beklemesi — bunu hak edecek ne yaptım bilmiyorum.
Ama beklemiş işte. Ve ben geç de olsa geldim.
Geç gelmek, hiç gelmemekten iyidir. Bunu kendime tekrarlıyorum.
Ve her sabah, o sehpanın üzerinde duruyor. Uzanmam yeterli.
O kadarını yapabiliyorum. Şimdilik bu kadarı da bir şey.
İlgili kategori
yolculuk