Muharrem Ibis
nefs

Bir insanı tek cümleyle yıkmak: alay, lakap ve söz taşımanın sessiz tahribatı

Yalanı ve gıybeti biliyoruz. Ama dilin en yaygın âfetleri bunlar değil: bir şaka, bir lakap, kulaktan kulağa taşınan bir söz.

Bir insanı tek cümleyle yıkmak: alay, lakap ve söz taşımanın sessiz tahribatı

Bir insanı incitmek için ona kötü bir şey söylemek gerekmiyor.

Bir şaka yeter. Bir lakap yeter. Onun hakkında söylenmiş bir sözü ona ulaştırmak yeter.

Ve bunların hiçbiri, yaparken kötülük gibi hissettirmiyor. Aksine, çoğu zaman samimiyet sayılıyor.

En çok zarar veren şeyler, en masum görünenler.

Hucurât: bir dil manifestosu

Kur'an'da bir sûre var ki neredeyse tamamı, insanlar arası iletişimi düzenliyor.

Hucurât sûresinde arka arkaya şunlar yasaklanıyor: alay etmek, insanları ayıplamak, kötü lakaplarla çağırmak, çok zanda bulunmak, birbirinin kusurunu araştırmak, gıybet etmek.

Bu liste, bir ahlak listesinden çok bir toplum mühendisliği gibi duruyor.

Çünkü sayılan altı şeyin hepsi, insanlar arasındaki güveni çözen davranışlar.

Ve dikkat çekici olan şu: hiçbiri şiddet içermiyor. Hiçbiri hırsızlık, cinayet, gasp değil.

Hepsi sadece söz.

Demek ki söz, bir toplumu dağıtmak için yeterli.

Alay: en çok savunulan âfet

Alay, en kolay meşrulaştırdığımız şey.

"Şaka yaptım." "Alınacak ne var." "Aramızda böyle konuşuruz."

Bu cümleler, alayın bıraktığı izi silmiyor. Sadece söyleyeni rahatlatıyor.

Çünkü şaka olup olmadığına, şakayı yapan karar veremiyor. Ancak muhatabı karar verebilir.

Ve bir insan "alınma, şakaydı" dendiğinde, itiraz hakkını da kaybediyor. Hem incinmiş oluyor hem de incinmesi gülünç bulunuyor.

Bu ikinci kısım, birincisinden daha ağır.

Alayın en zalim tarafı bu: mağdurun şikâyet etme hakkını da elinden alması.

Kalabalık içinde alay

Alayın etkisi, tek başına yapıldığında bir; kalabalıkta yapıldığında on.

Çünkü kalabalıkta yapılan alay, sadece bir söz değil; bir konum belirleme.

Gülenler, alay edenin tarafında yer almış oluyor. Ve alay edilen, o an topluluktan dışarı itiliyor.

Bunu okul çağında herkes yaşamıştır — ya bir tarafında ya diğerinde.

Ve fark etmediğimiz şu: gülen kişi de o alaya ortak oluyor.

Susmak bile bir tavır. Çünkü sessizlik, alay edenin yanında sayılıyor.

Bunu fark ettiğimden beri, bir alay ortamında gülmemeye çalışıyorum. Karşı çıkmak her zaman mümkün olmuyor ama gülmemek mümkün.

Ve gülünmeyen alay, sönüyor.

Lakap: kalıcı bir hüküm

Kötü lakapların ayrıca yasaklanması ilginç. Alaydan ayrı bir madde olarak sayılıyor.

Sebebi sanırım şu: alay geçici, lakap kalıcı.

Bir söz söylenir ve unutulur. Bir lakap ise kişiye yapışır ve yıllarca taşınır.

Ve lakap, bir insanı tek bir özelliğine indirgiyor. Bir kusurunu, bir kazasını, bir görünüşünü alıp onun adı hâline getiriyor.

O insan artık her çağrıldığında, o kusuruyla çağrılıyor.

Çocuklukta takılan bir lakabın, insanın hayatı boyunca peşini bırakmadığı çok görülüyor. Kimi zaman kişi şehir değiştiriyor sadece ondan kurtulmak için.

Bir kelimenin bir ömre yayılması — bunu düşününce, yasağın sertliği anlaşılıyor.

Söz taşımak

Az konuşulan ama en zararlı olanı bu: nemîme, yani söz taşımak.

Birinin bir başkası hakkında söylediğini, ona ulaştırmak.

Bu, gıybetten farklı bir şey. Gıybette birinin arkasından konuşuyorsun. Söz taşımada ise iki insanın arasını açıyorsun.

Ve tahribat çok daha büyük, çünkü bir ilişkiyi doğrudan hedef alıyor.

"Bak sana ne demiş" cümlesi, kurulmuş bir bağı bir saniyede bozabiliyor.

Söz taşıyan kişi genellikle kendini iyi niyetli sanıyor: "haberin olsun istedim."

Halbuki o bilginin karşı tarafa hiçbir faydası yok. Sadece bir yara açıyor.

Ve bir kere söylendikten sonra geri alınamıyor. "Yanlış anlamışım" demek işe yaramıyor; ilk cümle kalıyor.

Söz taşıyanın konumu

Şunu fark ettim: sana bir başkasının sözünü taşıyan kişi, senin sözünü de başkasına taşıyor.

Bu neredeyse istisnasız.

Çünkü söz taşımak bir alışkanlık. Kişiye göre değişmiyor.

Bu yüzden bana birinin sözünü getiren insana karşı temkinli oluyorum. O an bana yakınlık gösteriyor gibi görünüyor ama aslında bir uyarı veriyor: bu adam taşıyor.

Ve klasik metinlerde nemîmenin bu kadar ağır sayılmasının sebebi bu olabilir. Çünkü söz taşıyan bir kişi, bir topluluktaki bütün ilişkileri zehirleyebiliyor.

Tek kişi, onlarca bağı bozabiliyor.

İftira: en ağırı

İftira, olmayan bir şeyi söylemek.

Gıybette söylediğin şey doğru ama söylenmemesi gerekiyor. İftirada söylediğin şey yalan.

Ve iftiranın en yıkıcı tarafı, savunulamaz olması.

Bir insan yapmadığı bir şeyi nasıl ispat edebilir? Neredeyse imkânsız. "Yapmadım" demekten başka elinde bir şey yok ve bu, kimseyi ikna etmiyor.

Bu yüzden iftira, en kolay ve en etkili zarar verme yöntemi.

Kur'an'da iftira konusunda çok sert uyarılar var ve şahit sayısı gibi çok somut şartlar konmuş.

Bu şartların işlevi açık: bir insan hakkında ağır bir iddiada bulunmayı zorlaştırmak.

Bugün ise iddiada bulunmak, hiçbir şart gerektirmiyor. Bir cümle, bir ekran, bir tuş.

Kulaktan kulağa

Bir sözün taşınırken değişmesi, herkesin bildiği bir şey.

Ama ne kadar değiştiğini fark etmiyoruz.

Bir cümle üç kişi arasında dolaştığında, çoğu zaman aslından tanınmaz hâle geliyor. Bağlam kayboluyor, ton kayboluyor, kayıtlar düşüyor, vurgular değişiyor.

Ve son kişiye ulaştığında, ilk söyleyenin kastettiği şeyle uzaktan yakından ilgisi kalmıyor.

Buna rağmen o son hâl, kesin bir bilgi gibi aktarılıyor.

Hucurât'taki haberin araştırılması emri, tam da bunun için konmuş görünüyor.

Bir haberin doğruluğunu araştırmak, bugün elimizde çok daha fazla imkân olmasına rağmen daha az yapılıyor.

Çünkü hız, araştırmaya vakit bırakmıyor.

Zannın payı

Bütün bunların altında yatan şey zan.

Bir insan hakkında bir bilgimiz olmadığında, boşluğu tahminle dolduruyoruz. Ve tahminlerimiz genellikle olumsuz oluyor.

Neden olumsuz? Çünkü olumsuz tahmin, kendimizi korumaya yarıyor. Zihin, tehdit olasılığını abartma eğiliminde.

Ama sosyal hayatta bu eğilim zarar veriyor: karşımızdakini olduğundan kötü varsayıyoruz.

Zannın çoğundan sakınılması emri, tam bu eğilimi düzeltiyor.

Ve dikkat: "zannın çoğu" deniyor, hepsi değil. Yani bazı zanlar meşru — tedbir gerektiren durumlar var.

Ama varsayılan tutum, iyi zan olmalı.

Bunu bir kural olarak uygulamaya çalışıyorum: bir davranış birden fazla şekilde yorumlanabiliyorsa, en iyi yorumu seçmek.

Çoğu zaman doğru çıkıyor. Yanıldığım zamanlarda ise kaybettiğim şey küçük.

Şaka ile hakikat arası

Bir alan var ki en çok orada kayıyoruz: iğneleyici şaka.

Doğrudan söyleyemeyeceğin bir eleştiriyi, şaka kılığında söylemek.

Bu, çok yaygın bir davranış ve çok sinsi. Çünkü hem söylemiş oluyorsun hem de sorumluluğunu almıyorsun.

Karşı taraf incinirse "şakaydı" diyorsun. İncinmezse mesajın geçmiş oluyor.

Her iki durumda da sen kazanıyorsun, o kaybediyor.

Bunu kendimde fark ettiğimde utandım. Çünkü kendimi esprili sanıyordum; meğer bir kısmı korkaklıkmış — söyleyemediğim şeyi dolaylı söylüyormuşum.

Şimdi bir şey söyleyeceksem doğrudan söylemeye çalışıyorum. Söyleyemiyorsam hiç söylemiyorum.

Şaka kılığına sokmuyorum.

Neden bu kadar kolay?

Bütün bu âfetlerin ortak özelliği: maliyeti düşük.

Birine vurmak için cesaret gerekiyor, sonuçları var, karşılık görebilirsin.

Bir söz söylemek ise bedava. Anında yapılıyor, geri çekilebiliyor, inkâr edilebiliyor.

Bu düşük maliyet, dili en çok kullanılan silah hâline getiriyor.

Ve dijital ortam bunu daha da ucuzlattı: yüz yok, ses yok, anında ve mesafeli.

Yüz yüze söyleyemeyeceğin cümleleri ekranda kolayca yazıyorsun.

Bu yüzden bir ölçü olarak şunu kullanıyorum: bunu o kişinin yüzüne söyleyebilir miyim?

Söyleyemiyorsam, yazmıyorum da.

Onarılamayan taraf

Dilin âfetlerinin en ağır yanı, telafisinin zor olması.

Bir malı çaldıysan geri verirsin. Bir camı kırdıysan yenisini takarsın.

Ama bir insanın itibarını zedelediysen, onu nasıl geri vereceksin?

Söylediğin söz dolaşıma girdi. Kimlere ulaştığını bilmiyorsun. Hepsine gidip düzeltmen mümkün değil.

Bu yüzden gıybetin telafisi konusunda âlimler zorlanmış: helallik almak mı gerekir, yoksa söylenen kişiye söylemek yeni bir zarar mı verir?

Bu tartışmanın kendisi, meselenin ne kadar onarılamaz olduğunu gösteriyor.

Ve buradan çıkan pratik sonuç şu: bu iş, sonradan düzeltmeye değil; baştan yapmamaya dayalı.

Kendi listem

Bu yazıyı bir eleştiri olarak değil, bir muhasebe olarak yazdım.

Alay ettim. Lakap taktım. Söz taşıdım. Şaka kılığında iğneledim. Zan yürüttüm.

Bunların bir kısmını fark etmeden yaptım; bir kısmını bile bile.

Ve fark ettiğim şu: bunların hiçbirini yaparken kötü bir insan olduğumu düşünmedim.

Kötülük, kendini kötülük olarak göstermiyor. Şaka, samimiyet, iyi niyet kılığında geliyor.

Bu yüzden dili tutmak, kötü niyetle mücadeleden çok bir dikkat meselesi.

Bugünden itibaren

Kendime birkaç kural koydum. Hepsini tutamıyorum ama biliyorum.

Bir insanın yanında söyleyemeyeceğimi arkasında söylemeyeceğim.

Bir sözü taşımayacağım — kime, niçin olursa olsun.

Şaka kılığında eleştiri yapmayacağım.

Bir lakap kullanmayacağım.

Bir insan hakkında bilgim yoksa, iyi olanı varsayacağım.

Bunlar basit kurallar. Ve uygulandığında, bir insanın etrafındaki iklim değişiyor.

Çünkü bu kurallara uyan birinin yanında, insanlar kendini güvende hissediyor.

Ve galiba bir insanın verebileceği en büyük şeylerden biri bu: yanında güvende hissettirmek.

Çocuklara söylenenler

Dilin en kalıcı izi, çocuklarda kalıyor.

Bir çocuğa söylenen bir cümle, otuz yıl sonra hâlâ o insanın içinde duruyor olabiliyor.

"Beceriksizsin." "Kardeşin gibi olsana." "Senden bir şey olmaz."

Bu cümleleri söyleyen yetişkin, çoğu zaman o an sinirlidir ve söylediğini ertesi gün unutur.

Çocuk unutmuyor.

Çünkü çocuk, kendisi hakkındaki bilgiyi yetişkinlerden alıyor. Ona ne dendiyse, kendini öyle tanıyor.

Bu yüzden bir çocuğa söylenen olumsuz cümle, bir yorumdan öte bir tanım oluyor.

Ve o tanımı sökmek, yıllar sürüyor.

Bunu düşününce, çocuklara söylenen sözlerin ayrı bir dikkat gerektirdiğini görüyorum.

Yetişkin, bir sözü tartabiliyor. Çocuk tartamıyor; olduğu gibi alıyor.

Övgünün de bir ölçüsü var

Dilin âfetleri denince hep olumsuz sözler akla geliyor. Ama aşırı övgünün de bir zararı olduğuna dair uyarılar var.

Bir insanı yüzüne karşı aşırı övmenin, ona zarar verebileceği bildiriliyor.

Sebebini düşündüm: aşırı övgü, insanı kendi hakkında yanıltıyor. Kendini olduğundan iyi sanan insan, düzelme ihtiyacı duymuyor.

Bir de şu var: övgüye alışan insan, övgü kesildiğinde sarsılıyor.

Bu, özellikle çocuklarda görülüyor. Sürekli "harikasın" denen çocuk, ilk başarısızlıkta dağılıyor.

Ölçülü takdir ise besliyor: yapılan işi takdir etmek, kişiyi şişirmeden.

"Bunu güzel yapmışsın" ile "sen bir dâhisin" arasındaki fark bu.

Duyduğunu taşımamak

Dilin âfetlerine karşı en basit ve en etkili savunma, aktarmayı kesmek.

Bir söz sana geldiğinde, onun yolculuğu senin ağzında bitebilir.

Bunu bir sorumluluk olarak düşünmeye başladım: bana gelen bir sözü ben taşımazsam, o söz orada durur.

Ve durduğu yerde zarar veremez.

Bu, hiçbir çaba gerektirmiyor. Sadece bir şey yapmamayı gerektiriyor.

Ama tam da bu yüzden zor: susmak, aktarmaktan daha az doğal geliyor.

Bir bilgi elinde olduğunda, onu paylaşmak istiyorsun. O bilgi bir değer gibi hissettiriyor.

Halbuki bazı bilgiler, taşındıkça değer kaybediyor — ve taşıyanı da kirletiyor.

Dilin bir aynası

Son bir gözlem: bir insanın nasıl konuştuğu, ne olduğunu gösteriyor.

Sürekli başkalarından konuşan biri, kendi hayatında bir boşluk taşıyor olabilir.

Sürekli eleştiren biri, kendine karşı da katı olabilir.

Sürekli alay eden biri, ciddiye alınmaktan korkuyor olabilir.

Bunu bir yargı olarak değil, bir merhamet kapısı olarak söylüyorum.

Çünkü zarar veren dilin arkasında genellikle yaralı bir insan var.

Bunu bilmek, karşılık verme isteğimi azaltıyor.

Ve kendi dilime baktığımda da aynı soruyu soruyorum: benim konuşmam neyi gösteriyor?

Cevap her zaman hoşuma gitmiyor.

Bir deneme

Kendime bir deneme yaptım: bir hafta boyunca hiç kimse hakkında olumsuz bir şey söylememeye çalıştım.

İlk gün zorlandım. İkinci gün fark ettim ki günlük konuşmamın önemli bir kısmı bu kategoriye giriyormuş.

Üçüncü gün sohbetlerim kısaldı. Söyleyecek daha az şeyim vardı.

Ve dördüncü gün beklenmedik bir şey oldu: insanlar hakkında düşünme biçimim de değişmeye başladı.

Söylemeyi bıraktığımda, düşünmeyi de azalttım.

Bu bana dilin sadece bir çıkış kapısı olmadığını gösterdi. Dil, düşünceyi de besliyor.

Söylediğin şey, düşündüğünü pekiştiriyor. Söylemediğinde ise düşünce zayıflıyor.

Yani dili tutmak, sadece bir davranış düzeltmesi değil; bir zihin temizliği.

Haftanın sonunda daha hafiftim.

Sonra eski hâlime döndüm. Ama denemenin bıraktığı bilgi kaldı.

Ve ara ara tekrarlıyorum.

Kapanış

Bir insanı bir cümleyle yıkmak mümkün. Ama bir cümleyle ayağa kaldırmak da mümkün.

Aynı dil, iki iş de görüyor.

Ve genellikle yıkan cümleleri kolayca söylüyor, kaldıran cümleleri söylemekte zorlanıyoruz.

Bir takdir, bir teşekkür, bir güven cümlesi — bunlar zor geliyor. Halbuki maliyeti aynı: birkaç kelime.

Şimdi bunu dengelemeye çalışıyorum: bir olumsuz cümle kuracaksam, o gün bir olumlu cümle de kurmak.

Zorlama geliyor başta. Ama zamanla oran değişiyor.

Ve bir insanın etrafındaki iklimi belirleyen şey, tam olarak bu oran.

Bir çocuğa söylenmiş güzel bir cümlenin otuz yıl sonra hâlâ taşındığını düşünürsek, bu oranın ne kadar önemli olduğu anlaşılıyor.

Yıkan da kalıcı, kaldıran da. Seçim bizde.

Son bir muhasebe

Bu yazıyı bitirirken kendi haftama baktım.

Kaç kere alay ettim? Kaç kere bir söz taşıdım? Kaç kere zan yürüttüm?

Sayamadım — çünkü çoğunu fark etmemişim.

Ve galiba asıl mesele bu: fark etmemek.

Bir kusuru düzeltmenin ilk şartı, onu görmek. Görmediğim şeyi düzeltemem.

Bu yüzden şimdilik hedefim düzeltmek değil; fark etmek.

Bir hafta boyunca sadece saymayı deneyeceğim. Düzeltmeye çalışmadan.

Sayı ortaya çıkınca, ne kadar iş olduğunu göreceğim.

Ve o rakam, muhtemelen beni utandıracak. Ama utanç, işin başlangıcı.

Çünkü kendini kusursuz sanan insan hiçbir şey düzeltmiyor. Kusurunu gören ise en azından bir yerden başlıyor.

Ben saymaya başlıyorum.

Belki bir ay sonra bir şey değişir. Belki değişmez.

Ama saymadan hiçbir şey değişmeyeceği kesin.

Bir insanı yıkmak bir cümle sürüyor; onarmak yıllar. Bu oran, konuşmadan önce durmak için yeterli bir sebep.

Bunu hatırladığım günler, dilim daha az kayıyor.

Unuttuğum günlerde ise ertesi gün özür diliyorum. İkisi arasında gidip geliyorum ve şimdilik elimden gelen bu.

Bir gün, özür dilemeye gerek kalmayan bir hafta geçirmeyi umuyorum. Henüz olmadı.

Ama olacağına inanıyorum.

Çünkü fark edilen kusur, er ya da geç düzeliyor.

İlgili kategori

nefs