Muharrem Ibis
nefs

Geceleri uyutmayan kaygı ile tevekkül arasındaki ince çizgi: neyi bırakabilirim?

Kaygı, olmamış bir şeyin acısını şimdiden çekmek. Tevekkül ise elimden geleni yaptıktan sonra gerisini bırakabilmek. Aradaki çizgiyi bulmak yıllarımı aldı.

Geceleri uyutmayan kaygı ile tevekkül arasındaki ince çizgi: neyi bırakabilirim?

Bazı geceler uyuyamıyorum.

Bir sebebi yok — o an başıma gelmiş kötü bir şey yok. Sadece olabilecek şeyleri düşünüyorum.

İş kaybedilirse, hastalık çıkarsa, para yetmezse, bir yakınıma bir şey olursa.

Hiçbiri olmamış. Ama hepsinin acısını, o gece, sırayla çekiyorum.

Sonra sabah oluyor, hiçbiri olmuyor ve o gece boşa gitmiş oluyor.

Kaygı, korkudan farklı

Bu ayrımı yapmak işe yaradı.

Korku: Gerçek ve yakın bir tehlikeye karşı verilen tepki. Bir işlevi var — seni harekete geçiriyor, tedbir aldırıyor.

Kaygı: Belirsiz, uzak ve çoğu zaman olmayacak bir şeye karşı sürekli bir gerilim. Bir işlevi yok; sadece tüketiyor.

Korku bir alarm; kaygı ise bozulmuş bir alarm — sürekli çalıyor ve ne için çaldığı belli değil.

Bu ayrımı yaptığımda, taşıdığım şeylerin çoğunun ikinci kategoride olduğunu gördüm.

Ve bir şeyin adını doğru koymak, onunla uğraşmayı kolaylaştırıyor.

Kontrol yanılsaması

Kaygının altında bir varsayım yatıyor: yeterince düşünürsem kontrol edebilirim.

Bu yüzden zihin, aynı meseleyi tekrar tekrar çeviriyor. Sanki bir kez daha düşünürse bir çözüm bulacak.

Ama çoğu zaman düşünülecek yeni bir şey yok. Aynı bilgi, aynı ihtimaller, aynı sonuç.

Yani zihin çalışıyor ama üretmiyor. Sadece dönüyor.

Bunu fark ettiğimde kendime şu soruyu sormaya başladım: bu düşünceden yeni bir bilgi çıkıyor mu?

Çıkmıyorsa, düşünmek değil kuruntu yapıyorum demektir. Ve kuruntunun tek çözümü, düşünmeyi kesmek.

Tevekkülün yanlış anlaşılması

Tevekkül, bizim kültürde en çok yanlış anlaşılan kavramlardan biri.

Yaygın anlayış: bir şey yapma, Allah'a bırak.

Bu, tembellik için mükemmel bir kılıf ve maalesef sık kullanılıyor.

Halbuki meşhur misalde tarif edilen şey bunun tersi: deveni bağla, sonra tevekkül et.

Yani iki aşama var ve sırası kritik.

Önce sebep: Elinden gelen her şeyi yapmak. Tedbiri almak, çalışmak, araştırmak, hazırlanmak.

Sonra bırakmak: Sonucun senin elinde olmadığını kabul etmek.

Sırayı bozarsan iki hataya düşüyorsun. Önce bırakırsan tembellik; sebebi yaptıktan sonra bırakmazsan kaygı.

Ben ikinci hatayı yapıyorum. Elimden geleni yapıyorum ama sonra bırakamıyorum.

"Elimden geleni yaptım mı?"

Bu soru, benim için en işlevsel araç oldu.

Bir mesele beni kaygılandırdığında soruyorum: bu konuda yapabileceğim bir şey var mı?

Varsa: Kaygılanmak yerine onu yapıyorum. Kaygı, çoğu zaman yapılması gereken bir işten kaçmanın kılığı. Yapılacak işi yaptığında kaygı düşüyor.

Yoksa: O zaman kaygının hiçbir işlevi yok. Çünkü değiştiremeyeceğim bir şey için endişeleniyorum.

Bu ikinci durumda bırakmak gerekiyor ve zor kısım burası.

Ama en azından, uğraştığım şeyin ne olduğunu biliyorum: bir problemi çözmüyorum, bir alışkanlıkla mücadele ediyorum.

Rızık kaygısı

En yaygın kaygı türü bu ve en somut olanı.

Para yetmezse, iş giderse, hastalanırsam ne olur?

Bu kaygıyı hafife almak gerçekçi değil. Geçim gerçek bir mesele ve hafifçe "tevekkül et" demek, sıkıntıdaki insana yapılan bir haksızlık.

Ama bir ayrım var: tedbir almak ile kaygılanmak farklı.

Tedbir: birikim yapmak, gider kısmak, beceri geliştirmek, alternatif aramak.

Kaygı: bunları yaptıktan sonra da gece uyumamak.

Birincisi faydalı, ikincisi değil.

Ve dikkat edilirse, kaygı çoğu zaman tedbirin yerine geçiyor. İnsan endişeleniyor ama harekete geçmiyor. Endişe, bir şeyler yapıyormuş hissi veriyor.

Bu his, en pahalı yanılsamalardan biri.

Rızkın taksim edilmiş olması

Rızkın taksim edilmiş olduğuna dair anlayış, kaygıya karşı en güçlü panzehir.

Ama bunun da yanlış anlaşılan bir tarafı var: "nasılsa gelecek, çalışmaya gerek yok."

Halbuki taksim, sebeplerle birlikte takdir edilmiş görünüyor. Yani rızık geliyor ama çalışanın eliyle geliyor.

Bu anlayışın verdiği şey, çalışmama izni değil; sonuç kaygısından kurtulma imkânı.

Çalışıyorsun, elinden geleni yapıyorsun ve sonucun sana ayrılmış olandan fazla ya da eksik olmayacağını biliyorsun.

Bu bilgi, çalışmayı azaltmıyor. Çalışırken taşınan gerilimi azaltıyor.

Ve gerilimsiz çalışan insan, gerilimli çalışandan daha verimli.

Gelecekte yaşamak

Kaygının en belirgin özelliği: seni şimdiden koparıyor.

Kaygılı insan gelecekte yaşıyor. Bugünü, yarının provasıyla geçiriyor.

Ve yarın geldiğinde de o günü yaşamıyor — çünkü artık bir sonraki yarını düşünüyor.

Böylece hiçbir gün gerçekten yaşanmıyor.

Bunu fark ettiğimde şunu denemeye başladım: bugüne dönmek.

Elimde ne var? Şu an ne yapıyorum? Şu an bir sıkıntım var mı?

Cevap genellikle "hayır" oluyor. Şu an bir sıkıntım yok. Sıkıntı, hayalimde.

Bu basit sorgu, kaygıyı her zaman durdurmuyor. Ama bir kademe düşürüyor.

Yarının derdi

Bu konuda en çok işime yarayan ölçülerden biri, ihtiyaç fazlası endişenin faydasızlığına dair olan.

Yarın ne olacağını bilmiyorum. Bilmediğim bir şeyin acısını bugünden çekmek, aynı acıyı iki kez çekmek demek: bir kere hayalimde, bir kere gerçekte.

Ve çoğu zaman gerçekte hiç olmuyor.

Yani sadece hayalimdeki acıyı çekmiş oluyorum — hiç yaşanmayacak bir şeyin bedelini.

Bu hesabı yaptığımda kaygının ne kadar zararlı bir yatırım olduğu ortaya çıkıyor.

Ama bilmek, durdurmuyor. Alışkanlık, bilgiden güçlü.

Duanın işlevi

Kaygılıyken dua etmenin ne yaptığını uzun süre anlamadım.

Sonucu değiştiriyor mu? Belki. Bilemem.

Ama dua eden insanı değiştirdiğini görüyorum.

Çünkü dua, meseleyi elinden çıkarma hareketi. Konuşarak bir yükü bir yere bırakıyorsun.

Ve bırakılan yük, taşınmaya devam edilmiyor.

Bir de şu var: dua, aczi kabul etmek demek. "Ben halledemiyorum" demek.

Bu cümleyi söylemek, kaygının en büyük yakıtını kesiyor — çünkü kaygı, her şeyi halletme sorumluluğunu üstlenmekten doğuyor.

Sorumluluğu doğru yere koyduğunda, taşıdığın yük hafifliyor.

Korkunun doğru yönü

Gelenekte korkunun tamamen kaldırılması istenmiyor. Yön değiştirmesi isteniyor.

Havf — Allah'a karşı duyulan haşyet — bir korku türü olarak sayılıyor ve olumlu görülüyor.

Bunu şöyle anlıyorum: insan, korkma kabiliyeti olan bir varlık. Bu kabiliyet yok edilemez, ancak yönlendirilebilir.

Ve şu ilginç: doğru yere yönelen korku, diğer korkuları küçültüyor.

Bir insanın en çok Allah'tan korkması, insanlardan, gelecekten, kayıptan korkusunu azaltıyor.

Çünkü korku kapasitesi sınırlı. Doldurulan yere başka korku girmiyor.

Bunu tam yaşadığımı söyleyemem. Ama teorik olarak tutarlı buluyorum ve zaman zaman pratikte de görüyorum.

Kaygı ve gevşeklik arasında

Bir denge var ve iki tarafa da düşülüyor.

Aşırı kaygı: felç, uykusuzluk, sürekli gerilim, kararsızlık.

Aşırı gevşeklik: tedbirsizlik, ihmal, sorumsuzluk — ve bunu "tevekkül" diye adlandırmak.

İkisi de zarar veriyor.

Doğru yer ortada bir yerde ve o yer sabit değil; duruma göre değişiyor.

Kendime ölçü olarak şunu kullanıyorum: bu düşünce beni harekete geçiriyor mu, felç mi ediyor?

Geçiriyorsa faydalı bir endişe. Felç ediyorsa fazla kaçmış.

Pratik olarak ne yapıyorum

Bunlar teorik olmaktan çok, denediğim şeyler.

Yazmak. Kaygılandığım şeyi yazıyorum. Yazınca küçülüyor. Çünkü zihinde bulanık duran şey, kâğıtta sınırlanıyor.

Yapılacaklar listesi. Kaygının içinden yapılabilir bir eylem çıkarıyorum. Bir tanesi bile olsa. Sonra onu yapıyorum.

Gece karar vermemek. Gece düşünülen meselelerin çoğu sabah küçülüyor. Bu yüzden gece hiçbir kararı kesinleştirmiyorum.

Sınır koymak. Kaygıya belirli bir vakit ayırmak — bunu tuhaf bulmuştum ama işe yarıyor. Gün içinde geldiğinde "akşam düşünürüm" deyip erteliyorum. Akşam geldiğinde çoğu zaman geçmiş oluyor.

Beden. Yürümek, çalışmak, yorulmak. Kaygı zihinde ama bedeni hareket ettirince azalıyor.

Uyku. Uykusuz zihin, her şeyi büyütüyor. Uyku düzeni, en etkili kaygı ilacı oldu bende.

Kaygının bir faydası

Yine de kaygıyı tamamen düşman görmüyorum.

Kaygılı insanlar genellikle tedbirli insanlar. Öngörü sahibi oluyorlar, hazırlık yapıyorlar, riski görüyorlar.

Sorun, kaygının dozunda ve süresinde.

Kısa süreli ve eyleme dönüşen kaygı faydalı. Uzun süreli ve dönmeyen kaygı zararlı.

Bu yüzden hedefim kaygısız olmak değil. Kaygıyı bir uyarı olarak alıp, uyarının gereğini yapıp bırakmak.

Bunu bazen başarıyorum, çoğu zaman başaramıyorum.

Bırakabilmek

Yazının başlığındaki soruya dönüyorum: neyi bırakabilirim?

Cevap: elimde olmayan her şeyi.

Ama bu cevabı vermek kolay, uygulamak zor. Çünkü zihin, elinde olmayan şeyi bırakmakta direniyor — sanki tutmaya devam ederse bir şey değişecekmiş gibi.

Değişmiyor.

Bunu her defasında yeniden öğreniyorum ve her defasında biraz daha hızlı öğreniyorum.

Belki de olgunluk dediğimiz şey bu: elinde olmayanı daha çabuk bırakabilmek.

Dün gece

Geçen gece yine uyuyamadım.

Aynı liste, aynı ihtimaller.

Ama bir farkla: bu sefer ne yaptığımı biliyordum.

Kalktım, kâğıda yazdım. Yapabileceğim bir şey var mıydı? İki madde çıktı. Onları ertesi güne not ettim.

Geri kalanı için elimden bir şey gelmiyordu.

Sonra yattım ve bir süre sonra uyudum.

Kaygı geçmedi. Ama yerini bildim ve o kadarı bile, geçen yıla göre bir ilerleme.

Yolu bilmek, henüz yürümemiş olsan da bir şeydir.

Kaygının bedene yansıması

Kaygının sadece bir düşünce olmadığını, bedeni de tuttuğunu geç fark ettim.

Omuzlar yukarı çekiliyor, çene kilitleniyor, nefes yüzeyselleşiyor, mide sıkışıyor.

Ve ilginç olan şu: bu ilişki çift yönlü çalışıyor.

Zihin kaygılanınca beden geriliyor. Ama beden gevşetilince de zihin sakinleşiyor.

Bu yüzden kaygıyla düşünerek mücadele etmek yerine, bedenden girmeyi deniyorum: derin nefes, omuzları bırakmak, yürümek.

Bu, meseleyi çözmüyor. Ama şiddetini düşürüyor. Ve şiddeti düşen kaygı, üzerinde düşünülebilir hâle geliyor.

Öfke için tavsiye edilen bedensel çözümlerin (oturmak, abdest almak) mantığı da bu olmalı: duyguya bedenden müdahale etmek.

Kaygıyı miras almak

Bir gözlem daha: kaygı öğrenilebiliyor.

Kaygılı bir evde büyüyen çocuk, dünyayı tehlikeli bir yer olarak öğreniyor. Her şeyin kötü gidebileceği varsayımını içselleştiriyor.

Bu, kimsenin kastı olmadan aktarılıyor. Sözle değil, hâlle.

Bunu düşünmek beni ürküttü. Çünkü taşıdığım kaygıyı, farkında olmadan aktarabilirim.

Ve çocuğa "kaygılanma" demek işe yaramıyor. Çocuk, söyleneni değil görüleni alıyor.

Bu yüzden kendi kaygımla uğraşmayı, sadece kendim için değil bir sorumluluk olarak da görüyorum.

Sakin bir yetişkin görmek, bir çocuğa verilebilecek en büyük güvencelerden biri.

Belirsizliğe tahammül

Kaygının kökünde belirsizlik var.

İnsan, bilmediği şeyi zihninde tamamlıyor. Ve genellikle en kötü ihtimalle tamamlıyor.

Belirsizliğe tahammül, öğrenilebilen bir kabiliyet. Ve modern hayat bu kabiliyeti zayıflatıyor — çünkü her sorunun cevabı anında elimizde.

Bilmediğimiz bir şey olduğunda hemen arıyoruz. Cevaplanmamış bir soruyla oturamıyoruz.

Sonra gerçekten cevabı olmayan bir belirsizlikle karşılaştığımızda dayanamıyoruz.

Bunu çalışmak için küçük bir alıştırma buldum: gün içinde merak ettiğim bir şeyi hemen aramamak. Birkaç saat, bazen bir gün beklemek.

Belirsizlikle oturabilme kası, böyle küçük şeylerle çalışıyor.

Ve o kas güçlendikçe, büyük belirsizlikler de taşınabilir hâle geliyor.

Kötü ihtimali sonuna kadar düşünmek

Beklenmedik bir teknik: kaçtığım ihtimali kaçmak yerine sonuna kadar düşünmek.

Kaygı genellikle yarım kalıyor. "Ya iş giderse" diyorum ve orada duruyorum. O yarım cümle, zihinde belirsiz bir dehşet olarak asılı kalıyor.

Sonuna kadar götürdüğümde ise şu oluyor: iş giderse ne olur? Bir süre birikimle idare ederim. Sonra iş ararım. Bulamazsam gideri kısarım. En kötü ihtimalde şuraya taşınırım.

Ve o "en kötü", zihnimde asılı duran belirsiz dehşetten çok daha küçük çıkıyor.

Belirsizlik, belirli olandan hep daha korkutucu.

Bu yüzden kaygıyı kovmak yerine, onu masaya yatırıp sonuna kadar konuşmak işe yarıyor.

Adı konan korku, küçülüyor.

Tevekkül bir rahatlama değil

Son bir düzeltme: tevekkül, kaygıyı sıfırlamıyor.

Bunu beklemek, hayal kırıklığı üretiyor. "Tevekkül ediyorum ama hâlâ endişeliyim, demek ki tevekkülüm eksik."

Halbuki tevekkül bir his değil, bir tutum.

His gelmeyebilir. Ama tutum, hisle beraber yürütülebiliyor: endişeliyken de elinden geleni yapıp sonucu bırakabilirsin.

Yani tevekkül, endişesizlik değil; endişeye rağmen yapılan bir teslim.

Bunu anladığımda kendimle uğraşmayı bıraktım.

Endişeliyim ve tevekkül etmeye çalışıyorum. İkisi aynı anda mümkün.

Kaygı ve iman ilişkisi

Bunu yazmak zor ama düşünmeden edemiyorum.

Kaygının bir kısmı, imanın zayıf yerlerini gösteriyor.

Neye güvenmediğimi, kaygılandığım şeyden anlıyorum. Rızka güvenmiyorsam rızık kaygısı büyüyor. Takdire güvenmiyorsam geleceğe dair kaygı büyüyor.

Bu, kendimi suçlamak için değil; teşhis için faydalı bir bakış.

Çünkü kaygının kaynağını bir düşünce hatası olarak görürsem, düşünceyi düzeltmeye çalışırım. Bir güven eksikliği olarak görürsem, güveni büyütmeye çalışırım.

İkincisi daha yavaş ama daha kalıcı.

Ve güven, tekrarla büyüyor: her defasında bırakıp sonucun iyi geldiğini görmek, bir sonraki bırakışı kolaylaştırıyor.

Yani tevekkül de bir alışkanlık.

Bugüne dönmek

En sonda en basit şeyi söyleyeyim: kaygıya karşı en etkili şey, bugüne dönmek.

Kaygı hep gelecekte. Bugüne döndüğünde kaygı kalmıyor — çünkü şu anda bir sıkıntı yok.

Bunu fark etmek için bir soru yetiyor: şu an, tam şu anda, bir problemim var mı?

Cevap neredeyse her zaman hayır.

Problem gelecekte, hayalimde, ihtimalde.

Şu an ise sadece bir oda, bir nefes, bir iş.

Ve şu anla kalabilmek — bütün mesele bu galiba.

Bir uyarı

Bu yazıdaki hiçbir şey, ciddi bir kaygı bozukluğunun tedavisi yerine geçmez.

Uzun süren, hayatı işlemez hâle getiren, uykuyu ve işi bozan bir kaygı, manevi bir eksiklik değil tıbbi bir durum olabilir.

Ve o durumda yapılacak şey, daha çok dua etmeye çalışmak değil; bir hekime gitmek.

Bunu ayırmak önemli. Çünkü tıbbi bir durumu manevi bir kusur sanan insan, hem iyileşmiyor hem de kendini suçluyor.

Bedenin bir hakkı var ve tedavi de o hakkın parçası.

Ben burada gündelik kaygıdan söz ettim. Ötesi başka bir konu ve başka bir uzmanlık.

Bu gece yine düşünürsem, kalkıp yazacağım. Yapabileceklerimi listeye, gerisini yerine bırakacağım.

Yıllardır öğrendiğim tek yöntem bu ve şimdilik yetiyor.

Yarın sabah, bu gece düşündüklerimin çoğu küçülmüş olacak. Her seferinde öyle oluyor.

Ve her seferinde şaşırıyorum. Belki bir gün şaşırmayı bırakırım.

Şimdilik yapabildiğim bu kadar: kaygıyı tanımak, elimden geleni ayırmak, gerisini bırakmaya çalışmak.

Bırakabildiğim gün huzurlu geçiyor. Bırakamadığım gün yoruluyorum. Fark bu kadar net.

Ve bu netlik bile, yıllar süren bir karışıklıktan sonra bir kazanç.

İlgili kategori

nefs