Muharrem Ibis
tefekkür

Bilgiyi hiç bu kadar kolay elde etmemiştik: peki hikmet neden bu kadar azaldı?

Bilgi çoğaldıkça hikmetin arttığını sanıyorduk. Olmadı. Çünkü hikmet, bilginin daha fazlası değil; bilginin hayata dokunduğu yerde beliren başka bir şey.

Bilgiyi hiç bu kadar kolay elde etmemiştik: peki hikmet neden bu kadar azaldı?

Tarihte hiçbir nesil, bugünkü kadar bilgiye yakın olmadı.

Bir asır önce bir kütüphaneye günlerce yol giden insanlar vardı. Bugün cebimizde, o kütüphanenin binlerce katı duruyor.

Buna rağmen etrafımıza baktığımızda, daha bilge bir dünya görmüyoruz.

Aksine: daha çok kutuplaşma, daha çok acele hüküm, daha çok yüzeysellik.

Bu çelişki üzerine düşünürken şu sonuca vardım: bilgi ile hikmet arasında doğrudan bir ilişki yokmuş. Biri artınca diğeri artmıyor.

Üç ayrı katman

Ayrımı netleştirmek gerekiyor.

Malumat: Dağınık veri. "Şu olay oldu", "şu sayı bu kadar", "falanca şunu dedi." Toplanması kolay, bugün neredeyse zahmetsiz.

Bilgi: Malumatın bir düzene oturması. Sebep-sonuç ilişkisi kurmak, parçaları birbirine bağlamak, bir şeyin niçin öyle olduğunu anlamak. Zaman ister.

Hikmet: Bilginin doğru yerde, doğru zamanda, doğru ölçüde kullanılması. Ne bildiğin değil, bildiğinle ne yaptığın.

Bu üçü aynı doğrultuda ilerlemiyor. Bir insan çok malumat sahibi olup az bilgili olabilir. Çok bilgili olup hikmetsiz olabilir.

Ve tersine: az bilgili bir insan, hayatı hakkında son derece isabetli kararlar verebilir.

Depoda birlikte çalıştığım insanların bazıları böyle. Kitap okumamışlar ama insan okuyorlar. Bir meselede kimin haklı olduğunu benden hızlı görüyorlar.

Bu, benim için sarsıcı bir gözlem oldu.

Hikmet neden yavaş?

Malumat anında aktarılabiliyor. Bilgi öğretilebiliyor. Hikmet ise aktarılamıyor.

Sebebi şu olabilir: hikmet, bilgiyle tecrübenin birleşiminden doğuyor. Ve tecrübe, kısayolu olmayan tek şey.

Bir insanın hata yapması, bedelini ödemesi, sonucu görmesi gerekiyor. Bunu başkasının hatasından öğrenmek mümkün ama sınırlı.

Bu yüzden hikmet genellikle yaşla geliyor — ama otomatik değil. Yaşlanan herkes bilge olmuyor.

Fark şurada sanırım: tecrübeyi işleyip işlememek.

Aynı yıllardan geçen iki insan; biri her tecrübesini düşünüp bir çıkarım yapıyor, diğeri sadece yaşayıp geçiyor. Otuz yıl sonra ikisi çok farklı yerlerde oluyor.

Yani hikmet, yaşamakla değil; yaşadığını düşünmekle oluşuyor.

Hikmetin Kur'an'daki yeri

Kur'an'da hikmet, verilen büyük bir hayır olarak anılır. Bakara sûresinde, kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiş olduğu bildirilir.

Bu ifadenin dikkat çekici tarafı şu: hikmet "verilen" bir şey olarak geçiyor. Kazanılan değil.

Bu, çalışmanın gereksizliği anlamına gelmiyor elbette. Ama şuna işaret ediyor: hikmet, tamamen kişisel emekle üretilebilen bir şey değil.

Bir insan çok okuyabilir, çok düşünebilir, çok tecrübe edebilir — ve yine de isabetli hüküm veremeyebilir.

Bunu kendimde de görüyorum. Bazı meselelerde ne kadar uğraşsam da bir yere varamıyorum. Sonra bir gün, hiç beklemediğim bir anda, mesele yerine oturuyor.

O oturma anını ben üretmiyorum. Sadece zemini hazırlıyorum.

Bilginin hikmete dönüşmemesi

Peki elimizdeki bunca bilgi neden hikmete dönüşmüyor?

Birkaç sebep görüyorum.

Hız. Hikmet, malzemenin dinlenmesini gerektiriyor. Sürekli yeni bilgi alan zihin, eldekini işleyecek boşluğu bulamıyor. Sindirmeden yemek yemeye benziyor.

Bağlamsızlık. Bilgiye erişim kolaylaştı ama bilgi bağlamından koptu. Bir cümleyi, kimin hangi şartta niçin söylediğini bilmeden okuyoruz.

Uygulama eksikliği. Bir bilgi, denenmediği sürece hikmete dönüşmüyor. Sabır üzerine on kitap okuyup hiç sabretmemek mümkün — ve o okumalar insanı sabırlı yapmıyor.

Usta yokluğu. Klasik düzende bilgi, bir insandan alınırdı. Ustayı görürdün: nasıl davrandığını, ne zaman sustuğunu, nasıl karar verdiğini. Bugün bilgiyi metinden alıyoruz ve metin, davranışı göstermiyor.

Bu sonuncusu bence en önemlisi.

Çünkü hikmet, büyük ölçüde örneklikle aktarılıyor. Anlatılarak değil, görülerek.

"Bildiğiyle amel eden"

Gelenekte tekrarlanan bir ölçü var: bildiğiyle amel edene, bilmediği öğretilir.

Bu cümleyi ilk okuduğumda bir teşvik sandım. Şimdi bir mekanizma tarifi olarak okuyorum.

Şöyle işliyor olabilir: bir bilgiyi uyguladığında, o bilgi hakkında yeni bir şey öğreniyorsun. Kitabın söylemediği bir şey. Uygulamanın içinden çıkan bir bilgi.

Ve bu yeni bilgi, bir sonraki adımı açıyor.

Uygulamayan insan bu zincire hiç giremiyor. Elinde bilgi birikiyor ama derinleşmiyor — sadece yatay olarak genişliyor.

Bende yıllarca böyle oldu. Çok okudum, az uyguladım ve okuduklarımın hiçbiri beni değiştirmedi.

Değişim, uyguladığım azıcık şeyden geldi.

Hikmetin alameti: susmak

Bilge insanları ayırt eden bir şey fark ettim: az konuşuyorlar.

Bu tesadüf değil sanırım.

Çünkü hikmet, bir şeyin karmaşıklığını görmek demek. Karmaşıklığı gören insan, kesin cümle kurmakta zorlanıyor.

"Duruma göre değişir", "bilemem", "iki tarafın da haklı olduğu yerler var" — bunlar bilgisizlik cümleleri gibi duruyor. Genellikle tersi.

En kesin konuşanlar, genellikle en az bileniler. Çünkü bir konuda ne kadar az bilirsen, konu sana o kadar basit görünüyor.

Bu yüzden bir insanın olgunluğunu ölçmek için şuna bakıyorum: kaç konuda "bilmiyorum" diyebiliyor?

Hikmet ve merhamet

Beklenmedik bir bağ var: hikmet arttıkça merhamet artıyor.

Sebebi şu olabilir: bir insanın davranışını anlamaya çalıştıkça, arkasındaki şartları görüyorsun. Ve şartları gören insan, daha az yargılıyor.

Yargı, bilgi eksikliğinden besleniyor. Karşındakinin hikâyesini bilmediğinde, davranışını doğrudan karakterine bağlıyorsun.

Hikâyeyi bildiğinde ise bağlam devreye giriyor.

Bu yüzden sert hüküm veren birini gördüğümde, artık "çok kesin biliyor" diye düşünmüyorum. Genellikle tersini düşünüyorum.

Ve kendi sertliklerimi de aynı gözle ölçüyorum: bu kadar emin olduğuma göre, acaba yeterince bilmiyor muyum?

Hikmet nasıl aranır?

Doğrudan aranmıyor sanırım. Ama zemini hazırlanabiliyor.

Az ama derin okumak. Yüz kitabı geçmek yerine, beş kitabı defalarca okumak. Tekrar okumak, hikmetin en verimli yolu.

Okuduğunu denemek. Bir tavsiyeyi bir hafta uygulamak. Uygulanmayan bilgi buharlaşıyor.

Yaşlıları dinlemek. Tecrübenin en kısa yolu, tecrübe edenle konuşmak. Ve bu kaynağı, bugün en çok ihmal ettiğimiz kaynak.

Hatayı incelemek. Yaptığın hatanın üzerinden geçmek — savunmadan, sadece anlamak için. Hikmetin en pahalı ama en etkili hammaddesi.

Susmayı denemek. Bir sohbette hiçbir şey söylemeden çıkmak. Ne kadar çok şey duyulduğunu fark ettiriyor.

Acele hüküm vermemek. Bir mesele hakkında birkaç gün karar vermemek. Zaman, çoğu meseleyi kendiliğinden netleştiriyor.

Bunların hiçbiri hikmet garantisi vermiyor. Ama hepsi zemini yumuşatıyor.

Cehaletin iki türü

Bir ayrım daha faydalı oldu bana.

Basit cehalet: Bilmediğini bilmek. Bu, aslında sağlıklı bir hâl. Soru soruyorsun, öğreniyorsun.

Bileşik cehalet: Bilmediğini bilmemek. Yanlış bildiğin hâlde doğru bildiğini sanmak.

İkincisi çok daha tehlikeli, çünkü öğrenmeye kapalı. Bir soru yok, dolayısıyla bir cevap arayışı da yok.

Ve bugünün bilgi ortamı, ikincisini besliyor.

Çünkü bir konuda üç dakika okuyup fikir sahibi olabiliyorsun. O üç dakika, bilmediğini bilme hâlini ortadan kaldırıyor ama bilgi vermiyor.

Yüzeysel bilgi, cehaletten daha tehlikeli. Çünkü kendini bilgi zannediyor.

Hikmetin gündelik hâli

Hikmet deyince büyük meseleler akla geliyor: hayatın anlamı, kader, varlık.

Halbuki en çok ihtiyaç duyulan yer gündelik hayat.

Bir tartışmada ne zaman susulacağını bilmek. Bir insana bir haberi nasıl vereceğini bilmek. Ne zaman ısrar edip ne zaman geri çekileceğini bilmek. Bir çocuğa ne kadar müdahale edeceğini bilmek.

Bunların hiçbiri kitapta yazmıyor. Her durum kendine özgü.

Ve hikmet tam olarak bu: genel bilgiyi özel duruma uygulayabilme kabiliyeti.

Kural bilmek kolay. Kuralın bu durumda geçerli olup olmadığını bilmek zor.

Neden azalıyor?

Yazının başlığındaki soruya dönersek.

Hikmet azalıyor mu gerçekten? Ölçemem. Ama azalmasını kolaylaştıran şartlar var:

Yavaşlığın kaybı. Ustadan öğrenmenin azalması. Tekrar okumanın yerini yeni içerik tüketiminin alması. Kesin konuşmanın ödüllendirilmesi. Yaşlıların hayattan çekilmesi. Uygulamanın yerini paylaşmanın alması.

Bunların her biri hikmetin zeminini aşındırıyor.

Ve hiçbiri kolayca tersine çevrilemiyor — çünkü hepsi daha büyük bir düzenin parçası.

Kişisel çıkış

Toplumsal düzeyde ne yapılacağını bilmiyorum.

Kişisel düzeyde şunu deniyorum: az almak, çok işlemek.

Daha az okuyorum, daha çok düşünüyorum. Daha az fikir üretiyorum, daha çok soruyorum. Daha az kesin cümle kuruyorum.

Ve okuduğum bir şeyi hemen paylaşmıyorum. Bir süre bekletiyorum. Yaşamaya çalışıyorum.

Çoğu zaman bekleyince paylaşmaya değmediğini görüyorum. Kalanlar ise gerçekten kalmış oluyor.

Bu, üretim hızımı düşürdü. Ama içimde birikeni artırdı.

Son bir ölçü

Bir bilginin bende hikmete dönüşüp dönüşmediğini şuradan anlıyorum: davranışımı değiştirdi mi?

Değiştirdiyse, bir şey olmuş. Değiştirmediyse, sadece bir malumat daha eklenmiş.

Bu ölçü acımasız. Çünkü okuduğum şeylerin büyük çoğunluğunun hiçbir şeyi değiştirmediğini gösteriyor.

Ama en azından dürüst.

Ve belki de hikmet arayışı, tam olarak bu soruyla başlıyor: bildiğim şeyler beni değiştirdi mi?

Cevap çoğu zaman hayır.

Ve o "hayır", bir sonraki adımın nereye atılacağını gösteriyor.

Bilginin ahlaktan ayrılması

Bir başka mesele: bilgiyi ahlaktan ayırmış olmamız.

Klasik düzende ilim, ahlaktan bağımsız düşünülmezdi. Bir insanın bilgisi, davranışıyla birlikte değerlendirilirdi. Kötü ahlaklı bir âlimin bilgisine ihtiyatla yaklaşılırdı.

Bugün ise bilgi tamamen teknik bir şey. Kim söylediğinden bağımsız olarak doğru ya da yanlış.

Bunun bir doğru tarafı var: bir önermenin doğruluğu, söyleyeninin ahlakına bağlı değil.

Ama bir kayıp da var: bilgi taşıyan insanın kendisini de bir ölçü olarak görmeyi bıraktık.

Halbuki hikmet, bilgiyle beraber taşıyıcısını da içine alıyor. Çünkü bilgiyi ne zaman ve nasıl kullanacağını, ahlakı belirliyor.

Aynı bilgiyi iki insan alıyor: biri onunla yardım ediyor, diğeri onunla üstünlük kuruyor.

Bilgi aynı. Sonuç bambaşka.

Hikmet ve sabır

Bir bağ daha var: hikmetli insanlar aceleci değil.

Bunun sebebi sanırım şu: hikmet, sonuçları görebilmek demek. Ve sonuçları gören insan, acele bir hamlenin ne getireceğini de görüyor.

Aceleci insan sadece bir sonraki adımı görüyor. Hikmetli insan üç adım sonrasını.

Bu yüzden çoğu zaman daha az hareket ediyor ve dışarıdan pasif görünebiliyor.

Halbuki hareketsizlik değil o; zamanlama.

Doğru anı beklemek, sürekli hareket etmekten çok daha zor bir iş.

Bir ölçü daha

Kendi bilgimi ölçmek için son bir soru kullanıyorum: bunu bir çocuğa anlatabiliyor muyum?

Anlatabiliyorsam, anlamışım. Anlatamıyorsam, sadece terimleri ezberlemişim.

Çünkü karmaşık dil, çoğu zaman anlamamanın kılığı. Gerçekten anlaşılmış bir şey sade söylenebiliyor.

Bu ölçü beni çok kez utandırdı. Bildiğimi sandığım pek çok şeyi sade anlatamadım.

Ve o utanç, öğrenmeye devam etmenin en iyi sebebi oldu.

Sükût ve hikmet

Klasik metinlerde susmanın hikmetle birlikte anılması dikkat çekici.

Bunun bir sebebi şu olabilir: konuşan insan, bildiğini tekrar ediyor. Susan insan ise yeni bir şey duyabiliyor.

Bir sohbette sürekli konuşan kişi, o sohbetten hiçbir şey öğrenmeden çıkıyor. Çünkü kendi bildiklerini dışarı aktarmakla meşgul.

Susan ise topluyor.

Bu, sürekli susmak anlamına gelmiyor elbette. Ama konuşma ile dinleme oranına dikkat etmek anlamına geliyor.

Kendimde bu oranı takip etmeye çalışıyorum. Bir sohbetten çıkarken soruyorum: ne öğrendim?

Cevap "hiçbir şey" ise, muhtemelen çok konuşmuşumdur.

Kapanış

Hikmetin nerede olduğu sorusuna kesin bir cevabım yok.

Ama nerede olmadığını öğrendim: bilgi yığınının içinde değil.

Bir insan her şeyi okuyabilir ve hiçbir şey anlamayabilir. Bir başkası az okur, çok düşünür ve isabet eder.

Fark, miktarda değil; işlemede.

Bu yüzden artık daha az almaya, daha çok üzerinde durmaya çalışıyorum.

Sonuç ne olur bilmiyorum. Ama en azından, yanlış yönde hızlanmıyorum.

Ve bazen bütün mesele bu: doğru yönde yavaş gitmek.

Hikmet ve niyet

Bir bağ daha kurmak istiyorum: hikmetin niyetle ilişkisi.

Bir bilgiyi ne için aradığın, o bilgiden ne çıkaracağını belirliyor.

Bir tartışmayı kazanmak için okuyan insan, okuduğu her şeyde silah arıyor. Anlamak için okuyan insan ise aynı metinden başka şey çıkarıyor.

Aynı kitap, iki farklı niyetle iki farklı kitap oluyor.

Bu yüzden bir şey okumaya başlamadan önce kendime soruyorum: bunu niçin okuyorum?

Cevap "haklı çıkmak için" ise, genellikle bırakıyorum. Çünkü o okumadan bir şey öğrenmeyeceğimi biliyorum.

Bir kaynağı yeniden keşfetmek

Son yıllarda fark ettiğim bir şey: en çok ihmal ettiğimiz bilgi kaynağı, yaşlılar.

Bir insanın altmış yıllık tecrübesi, hiçbir kitapta olmayan bir malzeme. Ve o malzeme, o insanla birlikte gidiyor.

Bir yaşlıyla bir saat oturmak, bazen bir kitaptan fazla şey öğretiyor. Ama bunu yapmak için sabır gerekiyor — çünkü tecrübe, düzenli bir sunum hâlinde gelmiyor. Dağınık, tekrarlı, uzun geliyor.

O dağınıklığa dayanabilen insan, karşılığını alıyor.

Ben bunu geç öğrendim ve pek çok fırsatı kaçırdım. Artık kaçırmamaya çalışıyorum.

Çünkü bir insan gittiğinde, bir kütüphane gidiyor. Ve o kütüphanenin kopyası yok.

Son bir cümle

Hikmet, bilginin fazlası değil; bilginin oturduğu yer.

Ve oturması için zaman gerekiyor — bugünün en kıt kaynağı.

Belki de bu yüzden azalıyor. Bilgiyi çoğalttık, ona ayıracak zamanı kıstık.

Çözümü bilmiyorum. Ama şunu deniyorum: az al, uzun tut, uygula.

Şimdilik elimde bu var.

Belki bir gün bu yazıya dönüp "ne kadar yüzeyselmiş" derim. Öyle olmasını umuyorum.

Çünkü bu, aradan geçen sürede bir şey öğrendiğim anlamına gelir.

Şimdilik bildiğim tek şey, çok az bildiğim. Ve bu cümleyi kurabilmek bile, on yıl önce yapamadığım bir şeydi.

Belki hikmet, tam olarak buradan başlıyor.

Nihayet

Belki de hikmeti aramak yanlış bir kurgu. Aranan bir şey değil; yaşanarak beliren bir şey.

Doğru yaşayan insanda, zamanla oturuyor.

O zaman soru şu hâle geliyor: nasıl yaşamalı?

Ve o soru, bütün bir ömrü doldurmaya yetiyor.

Cevabını bilmiyorum. Ama soruyu taşımayı öğrendim ve şimdilik bu yeterli görünüyor.

Bazı sorular, cevaplanmak için değil; taşınmak için var.

Ve taşınan soru, insanı yolda tutuyor. Cevaplanan soru ise yolu bitiriyor.

Belki de bu yüzden en kıymetli sorular, hiç kapanmayanlar.

Bu yazı da öyle bitsin: bir cevapla değil, bir soruyla. "Bildiklerim beni değiştirdi mi?"

Bu soruyu her akşam sorabilen insan, hikmete benden yakın duruyordur.

Ben soruyorum ve cevap çoğu gün "hayır" çıkıyor. Ama sormayı bırakmadım.

Bırakmadığım sürece bir ihtimal var.

Belki hikmet, cevabı bulmak değil; doğru soruyu ömür boyu taşıyabilmek.

Öyleyse yolun başındayım ve bu, kaybolmuş olmaktan iyidir.

Yolun başında olmak da bir mevkidir.

İlgili kategori

tefekkür