Muharrem Ibis
tefekkür

Konuşmayı bırakınca duyulmaya başlayan şey: sükûtun neden bir güç olduğu

Sükût, söyleyecek bir şeyin olmaması değil; söyleyebileceğin hâlde söylememeyi seçmek. Ve o seçim, konuşmaktan çok daha zor.

Konuşmayı bırakınca duyulmaya başlayan şey: sükûtun neden bir güç olduğu

Bir sohbetten çıktığımda, kendime en sık sorduğum soru şu oldu: keşke bunu söylemeseydim.

Söylediğim bir söz, bir espri, bir yorum. O an iyi gelmişti. Sonra ağırlık yaptı.

Söylemediğim şeyler için ise neredeyse hiç pişman olmadım.

Bu tutarlı fark, bana sükûtun kıymetini öğretti — çok geç, ama öğretti.

Susmak ile sükût

Bir ayrım gerekiyor.

Susmak: Söyleyecek bir şeyin olmaması. Pasif bir hâl. Cehalet de olabilir, çekingenlik de.

Sükût: Söyleyecek bir şeyin olması ama söylememeyi seçmek. Aktif bir hâl. Bir irade işi.

Bu ikisi dışarıdan aynı görünüyor: ikisinde de kişi konuşmuyor.

Ama içeriden bambaşkalar. Biri boşluk, diğeri dolu bir sessizlik.

Ve asıl kıymetli olan ikincisi. Söyleyecek bir şeyin varken, hatta söylemek çok istiyorken, susabilmek.

Neden konuşuyoruz?

Kendi konuşmalarımı izlemeye başladığımda, çoğunun bir ihtiyaçtan doğduğunu gördüm.

Onaylanmak. Söylediğim şeyin beğenilmesini istiyorum. Zeki, bilgili, esprili görünmek istiyorum.

Boşluğu doldurmak. Sessizlik rahatsız ediyor. Bir şey söyleyerek onu dolduruyorum.

Haklı çıkmak. Karşımdakine bir şeyi ispat etme isteği.

Var olmak. Konuşmadığımda görünmez hissediyorum. Konuşmak, orada olduğumu ilan etmenin yolu.

Bu ihtiyaçların hiçbiri, karşımdakine bir fayda vermekle ilgili değil. Hepsi bana dönük.

Yani konuştuğumun büyük kısmı, karşımdaki için değil kendim için.

Bunu fark etmek sarsıcı oldu.

Sözün geri alınamaması

Sükûtun en pratik gerekçesi bu: söylenen söz geri alınmıyor.

Susarsan, her zaman sonra konuşabilirsin. Konuşursan, bir daha susamazsın.

Bir söz söylendiğinde dolaşıma giriyor: yanlış anlaşılıyor, aktarılıyor, değişiyor, bağlamından kopuyor.

Ve "öyle demek istemedim" demek, çoğu zaman işe yaramıyor. İlk izlenim siliniyor.

Bu yüzden bir cümle kurmadan önce şunu düşünmeye çalışıyorum: bu cümle, ben orada yokken tekrar edilirse ne anlaşılır?

Bu soru, pek çok cümlemi kurmamı engelledi. Özellikle imalı, ironik, şakayla karışık olanları.

Çünkü o cümleler taşınmıyor. Ses tonu gidiyor, geriye çıplak kelimeler kalıyor.

Sükûtun bilgi tarafı

Konuşurken öğrenemiyorsun.

Bu basit ama gözden kaçan bir gerçek. Konuştuğun sürece, kendi bildiklerini dışarı aktarıyorsun. Yeni bir şey girmiyor.

Susan insan ise topluyor.

Bir sohbette sürekli konuşan kişi, o sohbetten hiçbir şey öğrenmeden çıkıyor. Susan kişi ise başkalarının bildiklerini alıyor.

Bunu fark ettiğimden beri bir sohbetten çıkarken soruyorum: ne öğrendim?

Cevap "hiçbir şey" ise, muhtemelen çok konuşmuşumdur.

Ve en çok öğrendiğim sohbetler, en az konuştuğum sohbetler oldu.

Dinlemenin zorluğu

Sükût sadece konuşmamak değil; aynı zamanda dinlemek.

Ve gerçek dinleme, sanıldığından zor.

Çünkü çoğu zaman "dinlerken" aslında cevap hazırlıyoruz. Karşımızdaki konuşurken, biz sıramızı bekliyoruz. Fiziksel olarak dinliyoruz ama zihnimiz kendi karşılığını kuruyor.

Bu, dinlemek değil; konuşma sırası beklemek.

Gerçek dinleme, cevabı ertelemeyi gerektiriyor. Karşındaki bitene kadar, ne söyleyeceğini düşünmemek.

Bunu denediğimde fark ettim ki çok zor. Zihin sürekli araya girmek istiyor.

Ama başardığım anlarda, karşımdakinin söylediğinin çok daha fazlasını duydum. Çünkü dikkatimin tamamı ondaydı.

Gıybetin kapısı

Sükûtun en çok işe yaradığı yer, dilin en çok kaydığı yer: başkaları hakkında konuşmak.

Bir sohbet, ortak bir konu bulamadığında, en kolay yakıta dönüyor: birinden konuşmak.

Ve o birinden konuşmak, çoğu zaman onun aleyhine oluyor. Çünkü övgü sohbeti sürdürmüyor; eleştiri sürdürüyor.

Gıybetin ne kadar ağır bir mesele olarak ele alındığını düşününce — ölü kardeşin etini yemeye benzetilecek kadar — bu kolaylık ürkütücü.

Kendime bir ölçü koydum: bir kişinin yanında söyleyemeyeceğim bir şeyi, arkasında söylemeyeceğim.

Basit ölçü. Uygulaması zor.

Ve en çok bu ölçü, beni susturuyor. Çünkü söyleyeceğim şeylerin çoğu, o kişinin yanında söylenemeyecek şeyler.

Öfke ve sükût

Öfkeliyken susmak, en zor sükût.

Çünkü öfke, konuşmak istiyor. Söyleyecek keskin bir cümlen var ve onu söylemek için can atıyorsun.

Ama öfke anında söylenen söz, neredeyse her zaman pişmanlık getiriyor.

Öfkeliyken susmayı öğrenmek, bende en çok emek isteyen şey oldu.

Bir teknik buldum: öfkeliyken, söyleyeceğim cümleyi söylemek yerine üç saniye sayıyorum. O üç saniyede öfkenin ilk dalgası geçiyor. Ve ilk dalga geçince, cümlenin çoğu gereksizleşiyor.

Söylemediğim cümlelerin sayısı, söylediklerimden çok. Ve hiçbirinden pişman olmadım.

Öfke geçince, o cümleyi zaten söylemek istemiyorum.

Sükûtun manevi tarafı

Gelenekte sükûtun ayrı bir yeri var.

Konuşmanın hesabının sorulacağına, ağızdan çıkan her sözün kaydedildiğine dair uyarılar, dile büyük bir sorumluluk yüklüyor.

Bir hadiste, kişinin hakkında bilgisi olmadan söylediği bir sözün onu çok uzaklara götürebileceği bildiriliyor.

Ve dilin âfetleri, ahlak kitaplarında ayrı bir bölüm oluşturuyor: yalan, gıybet, iftira, dedikodu, boş söz, alay, kırıcı söz.

Bunların hepsinin ortak noktası: dilden çıkıyor.

Bu yüzden dili tutmak, ahlakın merkezî bir meselesi. Susabilen insan, bu âfetlerin çoğundan otomatik olarak korunmuş oluyor.

Susmak, tek bir hareketle pek çok günahtan uzak durmak demek.

Boş söz

En az fark ettiğimiz kategori bu: ne faydalı ne zararlı, sadece boş.

Vakit dolduran, hiçbir işe yaramayan, sadece söylenmiş olmak için söylenen sözler.

Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyi terk etmesinin, Müslümanlığının güzelliğinden olduğuna dair ölçü, tam da bunu işaret ediyor.

Boş söz, günah değil belki. Ama zaman kaybı ve dikkat dağınıklığı.

Ve boş sözle geçen bir sohbetten çıkınca, insan tuhaf bir yorgunluk hissediyor. Çünkü hiçbir şey konuşulmadı ama enerji harcandı.

Bunu fark ettiğimden beri, boş sohbetlere daha az giriyorum. Girdiğimde de daha az konuşuyorum.

Sessizliğin rahatsızlığı

Sükûtun önündeki en büyük engel, sessizliğe dayanamamak.

Bir sohbette sessizlik olduğunda, herkes rahatsız oluyor ve biri bir şey söyleyerek dolduruyor.

Halbuki sessizlik, kötü bir şey değil. İki insan arasında sessizce oturabilmek, aslında bir yakınlık işareti.

Sadece yabancılar sürekli konuşmak zorunda hissediyor. Yakınlar, sessizliği paylaşabiliyor.

Bunu bir ölçü olarak kullanmaya başladım: biriyle sessizce oturabiliyor muyum? Oturabiliyorsam, gerçek bir yakınlık var demektir.

Sürekli konuşmak zorunda hissettiğim ilişkiler, genellikle yüzeysel olanlar.

Yalnızlıkta sükût

Sükûtun bir de içe dönük hâli var: kendi zihninin gürültüsünü susturmak.

Çünkü sadece dışarıya konuşmuyoruz. İçeride de sürekli bir konuşma var — planlar, kaygılar, tekrarlar, hayali diyaloglar.

O iç ses de bir tür gürültü. Ve o susmadan, düşünce belirmiyor.

Modern hayat, o iç sesi hiç susturmuyor. Boş kalan her an, bir ekranla dolduruluyor.

Halbuki iç sesin sustuğu anlarda, gün boyu bastırdığın düşünceler yüzeye çıkıyor. Çoğu zaman ihtiyaç duyduğun düşünceler.

Bu yüzden bilerek sessizlik aralıkları bırakmaya çalışıyorum. Kulaklıksız yürümek, telefonsuz beklemek.

İlk anlar rahatsız. Sonra bir şey yerleşiyor.

Konuşulması gereken yer

Bir dengeyi de söylemek gerekiyor: sükût, her zaman fazilet değil.

Bir haksızlık karşısında susmak, sükût değil suç ortaklığı.

Hakkın çiğnendiği yerde, mazlumun yanında durmak konuşmayı gerektiriyor. Doğruyu söylemek, gerektiğinde sesi yükseltmek.

Sükûtu, sorumluluktan kaçmanın kılıfı yapmamak lazım.

Ayrım şu olabilir: kendi nefsim için mi susuyorum, yoksa bir hakkı korumak için mi konuşuyorum?

Kendim için susmak fazilet; hak için susmak korkaklık.

Ve ikisini karıştırmak kolay. Çoğu zaman korkaklığımızı "ben karışmam" diye süslüyoruz.

Ölçü olarak fayda

Bütün bunları tek bir ölçüye bağlamaya çalışıyorum: bu söz bir fayda veriyor mu?

Klasik bir tavsiye var: hayır söyle ya da sus.

Bunu basit bir filtre olarak kullanıyorum. Söyleyeceğim şey bir fayda taşıyor mu? Karşımdakine, ortama, meseleye bir şey katıyor mu?

Katmıyorsa, susmak daha iyi.

Bu filtreyi uygulamaya başladığımda, söyleyeceklerimin çoğunun elendiğini gördüm. Fayda taşımayan ama söylemek istediğim çok şey vardı.

O şeyleri söylememek, beni bir şey kaybettirmedi. Aksine hafifletti.

Az konuşmanın kazandırdığı

Bir yan etki fark ettim: az konuşan insanın sözü daha çok dinleniyor.

Sürekli konuşan insan, bir gürültüye dönüşüyor. Sözleri değerini kaybediyor.

Az ve yerinde konuşan insanın her cümlesi, bir ağırlık taşıyor. İnsanlar onu daha dikkatli dinliyor.

Yani sükût, konuşmanın gücünü de artırıyor.

Bunu bir taktik olarak keşfetmedim; bir yan sonuç olarak fark ettim. Az konuştukça, konuştuğumda daha çok dinlendiğimi gördüm.

Söz, kıtlaştıkça kıymetleniyor.

Hâlâ öğreniyorum

Bu yazıyı, sükûtu başarmış biri olarak yazmıyorum.

Hâlâ çok konuşuyorum. Hâlâ söylememem gereken şeyleri söylüyorum. Hâlâ bir sohbetten çıkıp "keşke" diyorum.

Ama bir fark var: artık fark ediyorum.

Ve fark etmek, düzelmenin ilk şartı.

Şimdi bir sohbete girerken kendime küçük bir hedef koyuyorum: bugün, söyleyeceklerimden birkaçını söyleme.

Çoğu zaman başaramıyorum.

Ama başardığım anlarda, o sohbetten daha hafif çıkıyorum. Ve o hafiflik, sükûtun en somut ödülü.

Söylenmemiş söz, kurtarılmış huzurdur.

Bunu yavaş yavaş öğreniyorum — konuşarak değil, susmaya çalışarak.

Yazının sükûtla ilişkisi

Tuhaf bir çelişki var: sükût üzerine yazıyorum.

Bunu düşündüm. Yazmak, konuşmanın bir biçimi değil mi?

Bir farkı var sanırım.

Konuşmada söz, düşünceden önce çıkıyor. Ağzından çıkarken cümleyi kuruyorsun ve geri alamıyorsun.

Yazıda ise araya bir mesafe giriyor. Yazıyorsun, okuyorsun, siliyorsun, düzeltiyorsun.

Yani yazı, düşünülmüş sözdür.

Belki de bu yüzden yazmak bana sohbetten daha uygun geliyor. Ağzımdan çıkanı kontrol edemiyorum ama yazdığımı edebiliyorum.

Ve yazdıklarımın büyük kısmını yayınlamıyorum. O da bir tür sükût.

Sükûtun sınırı: soğukluk

Bir yanlış anlamayı önlemek gerekiyor: sükût, mesafe koymak değil.

Bazı insanlar susuyor ama o susuş bir kapanma. Karşısındakini dışarıda tutuyor.

Bu, sükût değil; iletişimsizlik.

Aradaki fark şu olabilir: sükûtta hâlâ oradasın. Dinliyorsun, ilgileniyorsun, varlığın hissediliyor.

Kapanmada ise yoksun.

Ailede bu ayrım özellikle önemli. Susan bir baba, sakin bir baba olabilir ya da uzak bir baba olabilir. İkisi tamamen farklı şeyler.

Ve çocuk, hangisi olduğunu hemen anlıyor.

Bu yüzden sükûtu, ilgisizliğin kılıfı yapmamak gerekiyor.

Konuşulması gereken şeyler

Bir de söylenmesi gerekip söylenmeyen sözler var.

Bir teşekkür. Bir özür. Bir sevgi ifadesi. Bir takdir.

Bunları söylemek bize zor geliyor — özellikle bizim kültürümüzde.

Ve söylenmediğinde, karşı taraf bilmiyor. "Nasılsa biliyor" varsayımı, çok yanlış bir varsayım.

Ölen insanların ardından en çok duyulan cümlelerden biri: "Ona söyleyemedim."

Bu yüzden sükût, bu tür sözleri de kapsamamalı.

Susulacak yerler var, konuşulacak yerler var. Ve ikisini karıştırmak, ikisini de bozuyor.

Ölçü belki şu: kendim için söyleyeceklerimi az, karşımdaki için söyleyeceklerimi çok söylemek.

Sükût ve dinleme farkı

Bir şeyi daha ayırmak gerekiyor: susmak, dinlemek değil.

Susan ama dinlemeyen insan var. Fiziksel olarak sessiz ama zihni tamamen başka yerde.

Bu, karşı tarafa daha kötü hissettiriyor. Çünkü konuşan kişi, dinlenmediğini anlıyor.

Gerçek sükût, dikkatin karşındakine verilmesini gerektiriyor.

Yani sükût pasif değil; çok aktif bir hâl. Konuşmaktan daha çok enerji istiyor.

Bunu denediğimde yoruldum. Bir saat gerçekten dinlemek, bir saat konuşmaktan daha yorucu.

Ama karşımdaki insanın yüzündeki değişimi görünce, buna değdiğini anladım.

İnsanlar dinlenmeye aç.

Bir alıştırma

Denediğim ve tavsiye edebileceğim bir şey var: bir sohbete girerken kendine bir kota koymak.

"Bugün üç cümle." Ya da "bugün sadece soru soracağım."

İlk başta zor geliyor. Söyleyecek çok şey var ve söylememek acıtıyor.

Sonra bir şey oluyor: söylemediğin şeylerin çoğunun gereksiz olduğunu görüyorsun.

Ve sohbetin sensiz de gayet iyi ilerlediğini fark ediyorsun — bu, kibri de kırıyor.

Ben bunu ara ara yapıyorum. Her seferinde aynı şeyi öğreniyorum: az konuşmak hiçbir şey kaybettirmiyor.

Ve genellikle bir şeyler kazandırıyor.

Sükût ve tefekkür

Son bir bağ kurmak istiyorum: susmadan düşünmek mümkün değil.

Düşünce, sessizlikte beliriyor. Sürekli konuşan bir zihinde — ister dışarı ister içeri — düşünce için yer kalmıyor.

Bu yüzden tefekkür ile sükût, aynı ailenin iki ferdi.

Ve modern hayatın tefekkürü zorlaştırmasının sebeplerinden biri, sessizliği ortadan kaldırmış olması.

Artık hiçbir an sessiz değil. Yürürken kulaklık, beklerken ekran, evde arka planda bir ses.

Bu sesler bizi yalnızlıktan korumuyor; düşünceden koruyor.

Ve düşünceden korunan insan, kendisiyle de karşılaşmıyor.

En son

Bu yazıyı bitirirken şunu fark ediyorum: sükût üzerine epeyce çok şey söyledim.

Bu, kendi başına bir ders.

Belki de bu konuda söylenecek en doğru şey, hiçbir şey söylememekti.

Ama o zaman da bir yazı olmazdı.

Bu çelişkiyle yaşıyorum ve galiba yazmanın doğasında bu var: susmayı savunmak için konuşmak zorundasın.

En azından, yazdıktan sonra susabiliyorum.

Ve şimdi susuyorum.

Yarın bir sohbete gireceğim ve muhtemelen yine çok konuşacağım.

Ama en azından, konuştuğumu fark edeceğim. Bu bile bir yıl öncesine göre bir ilerleme.

Susmanın bedeli

Dürüst olmak gerekirse, sükûtun bir bedeli de var.

Az konuşan insan, bazı ortamlarda görünmez oluyor. Fikri sorulmuyor, hesaba katılmıyor, "sessiz adam" diye kodlanıyor.

Bu, özellikle iş hayatında somut bir dezavantaj olabiliyor.

Bunu hafife almak istemem. Konuşan insan öne çıkıyor; susan geride kalıyor.

Yine de tercihimi susmaktan yana yapıyorum — ama bilerek. Bir bedel ödediğimi bilerek.

Ve şunu düşünüyorum: gereksiz konuşarak elde edilen görünürlük, kısa vadeli.

Uzun vadede, az ve yerinde konuşan insanın sözü daha ağır basıyor.

En azından böyle umuyorum.

Sözün kıymeti azlığındaymış. Bunu geç öğrendim ama öğrendim.

Ve öğrendiğim her şey gibi, bunu da uygulamaya çalışıyorum — çoğu zaman başarısızca.

Belki de bu yazının en dürüst hâli, hiç yazılmamış olmasıydı.

Yine de yazdım. Çünkü susmayı öğrenen biri değil, öğrenmeye çalışan biriyim.

Öğrenmeye çalışan biri olarak yazmanın da bir kıymeti var sanırım: en azından kimseye üstten konuşmuyorum.

Aynı yoldayız; sadece ben not tutuyorum.

Notlar eksik, dağınık ve çoğu zaman yanlış. Ama tutuyorum.

Bir gün birine faydası dokunursa, bütün bu konuşmaya değmiş olur.

Şimdilik bu kadar. Söylenecek başka bir şey yok — ki bu, sükût üzerine bir yazının hak ettiği tek son.

Susuyorum.

Ve susmanın en zor yeri burası: bitirmek isteyen bir cümle hep var. Onu da bırakıyorum.

Bir cümle daha kurmamak — asıl mesele buymuş.

İlgili kategori

tefekkür