Muharrem Ibis
nefs

Kimse kendini kibirli sanmaz: büyüklenmenin fark edilmeyen küçük hâlleri

Kibri hep büyük kibirle tanımlıyoruz — böbürlenen, üstünlük taslayan adam. Oysa asıl yaygın olanı, gün içinde fark bile edilmeyen küçük hâlleri.

Kimse kendini kibirli sanmaz: büyüklenmenin fark edilmeyen küçük hâlleri

Kendini kibirli sayan bir insan tanımıyorum. Ben de saymıyorum.

Bu tek başına bir işaret. Çünkü bir kusur bu kadar yaygın kabul görürken bu kadar az sahipleniliyorsa, ya kusur gerçekten nadirdir ya da görünmez bir biçimde işliyordur.

Kibrin görünmez biçimde işlediğini düşünüyorum. Çünkü kafamızdaki kibir tanımı fazla iri: böbürlenen, kendini öven, insanları açıkça küçümseyen adam.

Böyle insanlar var ama az. Yaygın olan başka bir şey — gün içinde onlarca kez yapılan, adı konmamış küçük hareketler.

Tanımı daraltmak yerine genişletmek

Bir hadiste kibrin iki unsurla tarif edildiği bildirilir: hakkı reddetmek ve insanları hor görmek.

Bu tarif, benim kafamdaki tanımdan çok daha geniş.

Hakkı reddetmek: Doğru olduğunu bildiğin bir şeyi, sana söyleyen kişiden dolayı ya da kendi konumun sarsılmasın diye kabul etmemek.

İnsanları hor görmek: Bir insanı kendinden aşağı bir kategoriye yerleştirmek.

Dikkat edilirse ikisi de sessiz işleyebiliyor. Kimseye bağırmadan, hiçbir övünme cümlesi kurmadan ikisini de yapabilirsin.

Ve ben, günde kaç kez yaptığımı saymaya başladığımda utandım.

İblis'in gerekçesi

Kibrin ilk örneği olarak anlatılan sahnede, dikkat çekici olan itaatsizliğin kendisi değil; gerekçesi.

"Ben ondan hayırlıyım" deniyor. Yani bir kıyas yapılıyor ve o kıyasın sonucunda emir reddediliyor.

Buradaki yapı şu: önce kendini üstün gör, sonra üstünlüğüne dayanarak hakkı reddet.

Bu yapı bugün de aynı. Bir tavsiyeyi kimden geldiğine bakarak değerlendirmek, bir eleştiriyi söyleyenin konumuna göre tartmak, bir bilgiyi kaynağı hoşumuza gitmediği için almamak.

Hepsi aynı hareketin küçük ölçekli tekrarı.

Ve bu hareketi yaparken kendimizi kibirli hissetmiyoruz. Sadece "haklı" hissediyoruz.

Küçük hâllerin listesi

Kendimde tespit ettiklerimi yazıyorum. Hepsi benim; kimseyi tarif etmiyorum.

Sözü kesmek. Karşındakinin cümlesini bitirmesine izin vermemek. Bunun altındaki varsayım şu: ne söyleyeceğini zaten biliyorum ve benim söyleyeceğim daha önemli.

Dinlerken cevap hazırlamak. Fiziksel olarak dinliyorsun ama zihnin karşılığı kuruyor. Bu, dinlemek değil; sıranı beklemek.

Özür dilememek. Hatalı olduğunu bilmene rağmen konuyu geçiştirmek, açıklamak, bağlamı hatırlatmak. Özür, konumu düşürüyor gibi hissettiriyor.

Tavsiye almamak. Sorup da yapmamak. Ya da hiç sormamak — çünkü sormak, bilmediğini kabul etmek.

"Ben zaten biliyordum." Yeni bir bilgi geldiğinde, onu almak yerine zaten bildiğini söylemek. Bu cümlenin tek işlevi, konumu korumak.

Düzeltmek. Bir sohbette, önemsiz bir ayrıntıyı düzeltmek. Sohbete hiçbir katkısı yok; sadece bir üstünlük işareti.

Küçümseyen sessizlik. Bir şey söylenince cevap vermemek, hafifçe gülümsemek, konuyu değiştirmek.

Yardım kabul etmemek. Zorlandığın hâlde ısrarla tek başına yapmaya çalışmak. Bunu bağımsızlık sanıyoruz; genellikle muhtaç görünme korkusu.

Bunların hiçbirinde kimse bağırmıyor, kimse övünmüyor. Ama hepsi aynı kökten çıkıyor.

Bilgi kibri

En sinsi türü bu, çünkü meşru bir şeyin üstüne kuruluyor.

Bir konuyu gerçekten biliyorsun. Bilmek iyi bir şey; öğrenmek için emek verdin. Ama o bilgi, insanlara bakışını değiştirmeye başlıyor.

Bilmeyenler "cahil" kategorisine yerleşiyor. Bir sohbette, karşındakinin seviyesini ölçüp ona göre konuşuyorsun. Farklı düşünene karşı sabrın azalıyor — çünkü "yanlış bildiğini" biliyorsun.

Halbuki bilginin kendisi, sahibine bir üstünlük vermiyor. Bilgi bir emanet; kimin taşıdığından bağımsız olarak kıymetli.

Ve şu var: her bilen, başka bir alanda bilmiyor. Depoda benden çok daha yetkin insanlar var — okumadıkları hâlde. Bir işi bilmek, hayatı bilmek anlamına gelmiyor.

Alanının dışına çıktığında kendi cehaletini görmek, insanı hızla hizaya sokuyor.

Dindarlık kibri

Bunu yazmak zor ama en tehlikelisi bu.

Bir insan ibadetini düzeltmeye başladığında, farkında olmadan bir ölçü kuruyor. Ve o ölçüyle etrafına bakıyor.

Kimin nasıl namaz kıldığı, kimin ne giydiği, kimin ne dinlediği — bunlar bir sıralama malzemesine dönüşüyor.

Sonra çok tuhaf bir şey oluyor: nefsi terbiye etmek için yapılan ameller, nefsi şişirmenin aracı hâline geliyor.

Bunun neden bu kadar tehlikeli olduğunu düşünüyorum. Bir sebebi şu olabilir: diğer kibirlerin bir sınırı var. Zenginlik kibri, daha zenginle karşılaşınca kırılıyor. Bilgi kibri, daha bileni görünce sarsılıyor.

Dindarlık kibri ise kendini sürekli doğrulayabiliyor; çünkü ölçüyü de kendisi koyuyor.

Klasik metinlerde "günahına üzülen kişinin, ibadetiyle övünen kişiden hayırlı olabileceği" mealinde uyarılar var. Bu ölçü, tam da bu tehlikeye karşı konmuş görünüyor.

Tevazu gösterisi

Kibrin en incelmiş hâli, mütevazı görünme çabası.

"Ben bir şey bilmem", "benim ne haddime" gibi cümleler, bazen gerçekten tevazudan; bazen de tam tersinden geliyor.

Çünkü bu cümleleri söyleyen kişi, çoğu zaman itiraz bekliyor. "Estağfurullah, siz çok iyi bilirsiniz" cevabını.

Yani reddedilmek üzere kurulan bir alçalma. Ve bu, alçalma değil; dolaylı bir yükselme talebi.

Bunu kendimde fark ettiğimde rahatsız oldum. Çünkü mütevazı davranmayı bir erdem sanıyordum; meğer bazen bir teknikmiş.

Gerçek tevazu sanırım sessiz. Kendini küçük göstermeye çalışmıyor; sadece kendiyle meşgul olmuyor.

Kibrin altındaki

Beklenmedik bir gözlem: kibirli davrandığım anların çoğunda kendimi güçlü hissetmiyordum.

Aksine — tehdit altında hissediyordum.

Bir eleştiri geldiğinde savunmaya geçmem, güçten değil kırılganlıktan. Bir bilgiyle üstünlük kurmaya çalışmam, yeterli hissetmediğim içindi.

Gerçekten sağlam duran insanların kibre ihtiyacı olmuyor. Hata yaptıklarını rahatça söylüyorlar, bilmediklerini kolayca kabul ediyorlar, eleştiriyi savunmaya geçmeden dinliyorlar.

Çünkü konumları bir gösteriye bağlı değil.

Bu yüzden kibri bir "fazlalık" değil, bir "eksiklik" belirtisi olarak görmeye başladım. İçeride bir boşluk var ve dışarıdan doldurulmaya çalışılıyor.

Bunu bilmek, kibirli insanlara karşı da tavrımı değiştirdi. Öfkelenmek yerine, orada bir yara olduğunu düşünmeye çalışıyorum.

Fakirin kibri, zenginin kibri

Kibir, imkânla ilgili sanılıyor. Değil.

Zenginin kibri görünür: mal, mevki, konum üzerinden. Bunu herkes tanıyor.

Ama yoksulluğun da bir kibri var ve daha az konuşuluyor: ahlaki üstünlük iddiası. "Onlar zengin ama biz temiziz", "paraları var ama vicdanları yok".

Bu cümleler bazen doğru olabilir. Ama kurulma biçimleri, aynı hareketi yapıyor: bir grubu topluca aşağı yerleştirmek.

Aynı şey mazlumiyet için de geçerli. Haksızlığa uğramak, insanı ahlaken üstün kılmıyor. Sadece haksızlığa uğramış kılıyor.

Kibir, imkândan değil; kıyastan doğuyor. Ve kıyas yapmak için imkâna ihtiyaç yok.

Ölçme yolları

Kendimi ölçmek için birkaç durum buldum. Kesin değiller ama açık ediyorlar.

Eleştiri geldiğinde ilk tepkim ne? Savunma mı, merak mı? "Haklı olabilir mi" diye düşünmeden açıklamaya başlıyorsam, orada bir şey var.

Benden düşük konumdaki birine nasıl davranıyorum? İnsanın gerçek ahlakı, kendisine bir şey veremeyecek insanlara nasıl davrandığında görünüyor.

Bilmediğimi söyleyebiliyor muyum? Bir soru geldiğinde "bilmiyorum" demek zor geliyorsa, bilgi bende bir kimliğe dönüşmüş demektir.

Hizmet edebiliyor muyum? Görünmeyen, teşekkür edilmeyen bir işi yapabiliyor muyum? Sofra toplamak, temizlik yapmak, birinin işini üstlenmek.

Özür ne kadar sürüyor? Hata ile özür arasında geçen süre, kibrin en somut ölçüsü. Benimki hâlâ uzun.

Hizmetin terbiye edici gücü

Klasik terbiye yollarında hizmetin merkezî bir yeri var ve sebebini geç anladım.

Hizmet, insanı fiilen aşağı konuma yerleştiriyor. Ve fiil, düşünceden daha güçlü. Bir insana "mütevazı ol" demek işe yaramıyor; ona sofra toplattırmak yarıyor.

Depoda çalışmanın bana yaptığı şeylerden biri bu oldu sanırım. Fiziksel iş, insanı belli bir yere oturtuyor. Kimse orada kim olduğunla ilgilenmiyor; işini yapıp yapmadığınla ilgileniyor.

Bu, sarsıcı ama sağaltıcı bir tecrübe.

Ve şunu fark ettim: en kibirli olduğum dönemler, en rahat olduğum dönemlerdi. Zorlandığım dönemlerde kibir kendiliğinden azalıyor.

Belki de zorluk, bunun için var.

Tevazu ne değildir

Bir yanlış anlamayı önlemek gerekiyor: tevazu, kendini küçültmek değil.

Kendini değersiz görmek bir erdem değil; farklı bir hastalık. Ve tuhaf biçimde kibirle aynı yerden besleniyor: ikisi de kişinin sürekli kendisiyle meşgul olmasını gerektiriyor.

Kibirli insan "ben çok iyiyim" diye düşünüyor, kendini küçülten insan "ben çok kötüyüm" diye. İkisi de "ben" ile başlıyor.

Tevazu ise sanırım kendiyle meşgul olmayı bırakmak. Ne yükseltmek ne alçaltmak — sadece yerini bilmek ve işine bakmak.

Bir hadiste tevazu edenin yükseltileceği bildirilir. Bunu bir ödül vaadi olarak değil, bir tespit olarak da okuyorum: kendini öne sürmeyen insan, işiyle öne çıkıyor.

Değişimin yavaşlığı

Bu yazıyı yazarken şunu düşündüm: kibir, muhtemelen en son düzelecek huy.

Çünkü diğer kusurlarda bir rahatsızlık hissediyorsun. Öfkelendiğinde utanıyorsun, haset ettiğinde huzursuz oluyorsun.

Kibirde ise iyi hissediyorsun. Kendini haklı, üstün, yerinde hissediyorsun. Rahatsızlık üretmeyen bir kusuru fark etmek çok daha zor.

Bu yüzden kibirle mücadele, doğrudan mümkün değil sanırım. Ancak dolaylı yoldan: hizmet ederek, eleştiri alarak, zorlukla karşılaşarak, bilmediğin alanlara girerek.

Yani kendini kibirden arındırmaya çalışmak yerine, kibrin barınamayacağı ortamlarda bulunmak.

Kendime not

Bu yazıyı yazarken birkaç kez durdum. Çünkü kibir üzerine yazmak, kibrin en kolay kılıklarından biri: kusuru tarif eden kişi, kusurun dışında duruyormuş gibi görünüyor.

Öyle değilim. Bu listedeki her maddeyi bu hafta yaptım.

Belki de yazının tek dürüst cümlesi bu.

Ve belki de kibri en çok azaltan şey, onu bir başkasında değil kendinde aramak. Çünkü kendinde arayan insan, arayışın kendisiyle zaten alçalmış oluyor.

Bugün birinin sözünü kestim. Farkına vardım, durdum, "pardon, sen devam et" dedim.

Küçük bir şey. Ama kibrin küçük hâllerinin ilacı da küçük oluyor sanırım.

Meslek kibri

Her mesleğin kendine göre bir üstünlük dili var.

Zihinsel iş yapanlar, beden işiyle uğraşanlara farklı bakıyor. Eğitimli olanlar olmayanlara. Şehirliler taşralılara. Bir alanın uzmanları, o alana dışarıdan bakanlara.

Bunlar açıkça söylenmiyor. Ses tonuyla, cümlenin kuruluşuyla, açıklama biçimiyle belli oluyor.

Depoda çalıştığım için bunu iki yönlü görebiliyorum.

Bir yandan, dışarıdan gelen bakışı hissediyorum: "bu adam depoda çalışıyor" bilgisi, bazı insanların benimle konuşma biçimini değiştiriyor. Basitleştirerek anlatıyorlar.

Öte yandan, kendi içimde de aynı hareketi buluyorum. Okuduğum için, depoda birlikte çalıştığım insanlardan farklı olduğumu düşündüğüm anlar oluyor.

O anları yakalamak zor ama yakaladığımda utanıyorum. Çünkü orada birlikte çalıştığım insanların bildiği ve benim bilmediğim yüzlerce şey var.

Bir insanın neyi bildiğine bakıp, bilmediklerini görmemek — kibrin en yaygın kaynağı bu.

Görünmez hizmet

Kibri en çok azaltan pratiğin, kimsenin görmediği bir işi yapmak olduğunu düşünüyorum.

Çünkü görünen hizmetin bir karşılığı var: takdir, teşekkür, itibar. Bu karşılık, hizmeti bir alışverişe çeviriyor.

Görünmeyen hizmette ise karşılık yok. Sadece iş var.

Bir çöpü almak, bir kapıyı tutmak, birinin ardından bir şeyi düzeltmek, kimsenin bilmediği bir yardımı yapmak.

Bunlar küçük şeyler ve tam da küçük oldukları için işe yarıyorlar. Büyük fedakârlıklar, insanı kendi gözünde büyütebiliyor. Küçük ve görünmez işler ise büyütmüyor.

Bir dönem bunu bir alıştırma olarak yaptım: her gün, kimsenin fark etmeyeceği bir iyilik.

Zor kısmı, kimseye anlatmamak. Anlattığın anda iş bitiyor.

Eleştiriyle imtihan

Kibri ölçmenin en hızlı yolu, bir eleştiri karşısındaki ilk üç saniye.

O üç saniyede ne oluyor? Bedende bir gerilme, zihinde bir savunma cümlesi, yüzde bir değişim.

Bunu fark ettiğimden beri, o üç saniyeyi izlemeye çalışıyorum. Ve neredeyse her seferinde aynı şey oluyor: önce savunma geliyor, sonra düşünce.

Sıra bu olduğu sürece hiçbir eleştiri işe yaramıyor. Çünkü savunma kurulduktan sonra, zihin artık doğruyu değil kendi haklılığını arıyor.

Yapmaya çalıştığım şey, o sırayı tersine çevirmek: önce düşün, sonra gerekiyorsa savun.

Basit görünüyor, çok zor.

Bir yöntem buldum: eleştiri geldiğinde hemen cevap vermemek. "Düşüneyim" demek. Bu cümle, savunma refleksini kesiyor ve zihne çalışma alanı açıyor.

Bir gün sonra baktığımda, eleştirilerin çoğunda haklılık payı görüyorum. O an göremiyordum; çünkü o an savunmadaydım.

Eleştiri veren de dikkatli olmalı

Bir de öbür taraf var.

Kibirli davranan birine eleştiri yaparken, çoğu zaman aynı hareketi biz de yapıyoruz: onu aşağı bir konuma yerleştirip oradan konuşuyoruz.

"Sen kibirlisin" cümlesi, kendisi bir üstünlük iddiası taşıyor. Çünkü bu teşhisi koyabilmek için, kendini o kusurdan azade görmen gerekiyor.

Bu yüzden başkasının kibrini düzeltmeye çalışmak, genellikle iki kibrin çarpışmasıyla sonuçlanıyor.

Belki de tek yapabileceğimiz, kendi payımıza bakmak. Ve etrafımızdakilere, kibirsizliğin nasıl bir şey olduğunu göstermek.

Gösterilen şey, söylenen şeyden daha çok öğretiyor.

Kapanış

Bu yazıyı bitirirken şunu düşünüyorum: kibirle mücadele, bitmeyen bir iş.

Diğer huylar bir noktada düzeliyor gibi. Öfken azalıyor, hasedin hafifliyor, sabrın artıyor.

Kibir öyle değil. Her düzelmenin ardından yeni bir kılıkta geri geliyor. Hatta düzelmenin kendisi, yeni bir kibir kaynağı oluyor: "artık kibirli değilim."

Bu döngüden çıkış yolu var mı bilmiyorum.

Belki de çıkmak değil, farkında olmak yeterli. Kendini sürekli izleyen bir insan, kibrini tamamen yenemese de ona teslim olmuyor.

Ve galiba en fazlası bu.

Bugün birinin sözünü daha kesmeden durabildim. Yarın belki keserim.

Ama durabildiğim her sefer, bir öncekinden biraz daha kolay oluyor.

Bir insanın en çok saygı duyduğum hâli, hata ettiğini sakince söyleyebilmesi. Bunu yapabilen çok az insan tanıdım.

Onlara bakınca anlıyorum: tevazu bir zayıflık değil, ancak sağlam insanların kaldırabildiği bir yük.

Ve bir gün, birileri arkamdan "kibirli değildi" derse, bu benim için pek çok başarıdan daha kıymetli olur.

Şimdilik oradan çok uzağım. Ama yönü biliyorum ve yön bilmek, yolun yarısı.

Kibir, insanın kendisiyle fazla meşgul olmasından doğuyor. Şifası da meşguliyeti başka yere çevirmek: bir işe, bir insana, bir hizmete.

Kendinden başka bir şeye bakan göz, kibri besleyecek vakit bulamıyor.

Bu yüzden en iyi ilaç, meşgul olmak: yapılacak gerçek bir iş, bakılacak gerçek bir insan, taşınacak gerçek bir sorumluluk.

Boş kalan zihin, kendini büyütmekle uğraşıyor.

Bir işi olan insan, kendini büyütmeye vakit bulamıyor. Belki de çalışmanın en görünmeyen faydası bu: insanı kendiyle uğraşmaktan kurtarması.

Depoda geçen yıllarım bana bunu verdi. Kimse orada kim olduğumu sormadı; sadece işimi yapıp yapmadığıma baktı.

Bu, hayatımda aldığım en ucuz ve en etkili terbiye oldu.

İlgili kategori

nefs