Muharrem Ibis
nefs

Kalkamadığım sabahları yıllarca yanlış teşhis ettim: tembellik mi, bitkinlik mi?

Kalkamadığım sabahları uzun süre tembelliğe yordum. Meğer ikisi ayrı şeymiş ve ilaçları da ayrıymış.

Kalkamadığım sabahları yıllarca yanlış teşhis ettim: tembellik mi, bitkinlik mi?

Bir sabah alarm çaldı ve kalkamadım. Kalkmam gerektiğini biliyordum, yapacak işlerim vardı, geç kalıyordum. Ama beden yerinden kalkmadı.

Kendime kızdım. "Tembellik" dedim. Sonunda kalktım, günü zar zor geçirdim, akşam yine kendime kızdım.

Bu döngü aylarca sürdü. Sonra bir gün şunu sordum: gerçekten tembel miyim, yoksa başka bir şey mi var?

Bu soruyu sormak, meseleyi çözmedi ama yerini değiştirdi. Ve yerini bilmek, çözümün yarısıymış.

İki farklı şey

Tembellik ve bitkinlik dışarıdan aynı görünüyor: iş yapılmıyor.

Ama içeriden bakınca tamamen farklılar.

Tembellik: İş var, güç var, istek yok. Yapabilirsin ama yapmak istemiyorsun. Rahatı tercih ediyorsun.

Bitkinlik: İstek var, güç yok. Yapmak istiyorsun, hatta yapmamak seni rahatsız ediyor, ama beden ya da zihin taşımıyor.

Bu ayrımı yapmak neden önemli? Çünkü tedavileri zıt.

Tembelliğin ilacı zorlamak: kalk, başla, yap. Bitkinliğin ilacı ise dinlenmek. Bitkin bir insana "kendini zorla" demek, deliği daha da büyütüyor.

Ben yıllarca bitkinken kendimi zorladım ve durumu ağırlaştırdım. Çünkü teşhisi yanlış koymuştum.

Nasıl ayırt edilir?

Kendime birkaç soru buldum. Kesin değiller ama yön veriyorlar.

Dinlendikten sonra geçiyor mu? Tembellik, dinlenmeyle geçmiyor — hatta artıyor. Ne kadar çok yatarsan o kadar ağırlaşıyorsun. Bitkinlik ise gerçek bir dinlenmeden sonra hafifliyor.

Sevdiğim işi de yapamıyor muyum? Tembellik seçici. Zor işi yapmak istemiyorum ama sevdiğim bir şeyi yaparım. Bitkinlikte sevdiğim şeye bile gücüm yok.

Başladıktan sonra ne oluyor? Tembellikte en zor kısım başlamak; başlayınca akıyor. Bitkinlikte başlıyorsun ama on dakika sonra duruyorsun.

Ne kadardır sürüyor? Birkaç gün süren şey genellikle yorgunluk. Aylardır süren şeyse başka bir mesele ve o zaman bir hekime gitmek gerekiyor.

Bu son maddeyi özellikle yazıyorum. Çünkü uzun süren bitkinlik, ahlaki bir mesele olmayabilir; tıbbi olabilir. Ve o durumda kendini terbiye etmeye çalışmak zaman kaybı.

Kesl'den sığınmak

Bir duada, acizlikten ve tembellikten Allah'a sığınılır. İki kelime yan yana geçiyor: acz ve kesel.

Bu iki kelimenin birlikte anılması dikkatimi çekti. Çünkü tam da bu yazının ayrımını yapıyor.

Acz: Güç yetirememek. Yapmak istiyorsun ama takatin yok.

Kesel: Gücün var ama isteğin yok. Ağırlaşmak, gevşemek.

İkisinden birlikte sığınılması, ikisinin de insanı aynı yere götürdüğünü gösteriyor: yapılmamış işler. Ama sebepleri ayrı.

Ve duada ikisinin de zikredilmesi, ikisinin de tek başına iradeyle çözülemeyeceğine işaret ediyor sanırım.

Modern bitkinlik

Bugünün insanı, atalarından daha az fiziksel iş yapıyor ama daha yorgun.

Bu bir çelişki gibi görünüyor. Sebebi sanırım şu: yorgunluğun türü değişti.

Fiziksel yorgunluk, dinlenmekle geçiyor. Uyursun, ertesi gün tazesin.

Zihinsel ve duygusal yorgunluk öyle değil. Uyusan bile geçmiyor. Çünkü zihin uykuda da çalışmaya devam ediyor.

Ve bugünkü hayat, sürekli zihinsel yük üretiyor: karar sayısı, bilgi akışı, bildirimler, seçenek bolluğu, sürekli değerlendirilme hissi.

Bir de dinlenme diye yaptığımız şeylerin çoğu dinlendirmiyor. Ekran karşısında geçirilen üç saat, zihni dinlendirmiyor; sadece başka bir şeyle meşgul ediyor.

Böylece hiç dinlenmeden yorulmaya devam ediyoruz.

Anlamsızlık yorgunluğu

En derin yorgunluk türü bu ve en az fark edileni.

Bir işi anlamsız buluyorsan, o iş seni fiziksel zorluğundan çok daha fazla yoruyor.

Bunu depoda görüyorum. Aynı ağırlıktaki iki iş; birinin ne işe yaradığını biliyorsun, diğerinin bilmiyorsun. İkincisi kat kat yorucu.

Anlam, bir enerji kaynağı. Anlamlı bulduğun iş için sabaha kadar çalışabilirsin. Anlamsız bulduğun iş için bir saat bile zor gelir.

Bu yüzden sürekli yorgun olan birine sorulacak soru sadece "yeterince uyuyor musun" olmamalı. "Yaptığın işi anlamlı buluyor musun" da sorulmalı.

Ve bu sorunun cevabı hayırsa, uyku bir işe yaramıyor.

Ertelemenin altındaki

Ertelemeyi tembelliğin bir belirtisi sanırdım. Şimdi öyle düşünmüyorum.

Ertelediğim işlere baktığımda ortak bir şey görüyorum: hepsinin bir belirsizliği ya da bir risk taşıyor.

Nasıl yapacağımı bilmediğim iş. Sonucu kötü çıkabilecek iş. Beni değerlendirmeye açacak iş.

Yani erteleme, tembellikten çok kaçınma. Ve kaçınmanın altında korku var.

Bunu anladığımda ertelediğim işlere farklı yaklaştım. "Neden üşeniyorum" yerine "burada beni ne korkutuyor" diye sordum. Cevaplar daha işe yarar çıktı.

Ve korkuyu görünce, iş küçüldü. Çünkü çoğu korku, adı konunca kabarıklığını kaybediyor.

Küçük adım

En işe yarayan yöntem bu oldu: işi, itiraz edilemeyecek kadar küçültmek.

"Bu yazıyı yazacağım" ertelenir. "İlk cümleyi yazacağım" ertelenmez.

"Evi toplayacağım" ertelenir. "Şu masayı toplayacağım" ertelenmez.

Zihin, büyük işlere direniyor; küçük işlere direnmiyor. Ve küçük iş başladıktan sonra genellikle devam ediyor. Zorluk hareketi başlatmakta, sürdürmekte değil.

Bu yöntem bitkinlikte de işe yarıyor ama farklı biçimde: bitkinken küçük adımı atıyorsun ve orada duruyorsun. O kadarı da bir şey. Hiç yapmamaktan iyi.

Ve bitkinken kendini küçük adımdan fazlasına zorlamamak gerekiyor.

Dinlenmenin meşruiyeti

Uzun süre dinlenmeyi hak etmem gerektiğini düşündüm. Yeterince çalışmadıysam dinlenemezdim.

Bu düşüncenin nereden geldiğini bilmiyorum ama zararlı olduğunu biliyorum. Çünkü hiçbir zaman yeterince çalışmış hissetmiyorsun. Dolayısıyla hiçbir zaman rahat dinlenemiyorsun.

Dinlenirken suçluluk duyduğunda, dinlenme işini de görmüyor. Beden yatıyor ama zihin çalışıyor.

Uykunun bir hak olduğuna dair rivayetler var; bedenin de insan üzerinde bir hakkı olduğu bildirilir. Bu, dinlenmeyi meşrulaştıran çok net bir çerçeve.

Yani dinlenmek bir ödül değil, bir hak. Ve hakkı yenen beden, bir gün faturayı kesiyor.

İbadette gevşeklik

Bu meselenin bir de ibadet tarafı var.

Bazı dönemler ibadetlerde bir ağırlık geliyor. Namaz zorlaşıyor, okumak istemiyorsun, dua kuru geliyor.

Uzun süre bunu bir iman zayıflığı olarak yorumladım ve kendimi suçladım. Suçluluk, ağırlığı daha da artırdı.

Sonra şunu düşündüm: eğer bedenim yorgunsa, ibadetim de yorgun olur. İnsan parçalara ayrılmıyor; her şey birbirine bağlı.

Bu dönemlerde yapılacak şey, kendini daha çok zorlamak değil. Farzları korumak, gerisini hafifletmek, ve dönemin geçmesini beklemek.

Bir de şu var: bu dalgalanma normal. Ruh hâlleri değişiyor ve ibadet hayatı da bundan etkileniyor. Hep aynı yoğunlukta olmak beklentisi gerçekçi değil ve o beklenti, insanı vazgeçmeye götürüyor.

Amellerin en makbulünün az da olsa devamlı olanı olduğuna dair ölçü, tam da bu yüzden hayat kurtarıcı.

Seçim yorgunluğu

Az konuşulan bir yorgunluk türü: karar vermekten yorulmak.

Gün içinde verdiğimiz karar sayısı, atalarımızınkinden kat kat fazla. Ne giyeceğim, ne yiyeceğim, hangi yoldan gideceğim, hangi uygulamayı açacağım, hangi videoyu izleyeceğim, hangi ürünü alacağım.

Her karar, küçük de olsa bir enerji harcıyor. Ve gün ilerledikçe karar verme kapasitesi düşüyor.

Bu yüzden akşamları kötü kararlar veriyoruz. Gün boyu iyi seçimler yapan insan, akşam pes ediyor.

Çözüm, karar sayısını azaltmak. Bazı şeyleri karara bağlamak yerine kurala bağlamak.

Ben birkaç şeyi kurala bağladım: sabah kahvaltısı hep aynı, iş kıyafeti değişmiyor, akşam saat şu olunca telefon kapanıyor.

Bunlar sıkıcı görünüyor ama zihni serbest bırakıyor. Ve serbest kalan zihin, önemli kararlar için kullanılabiliyor.

Düzen, yaratıcılığın düşmanı değil; şartı.

Bahar temizliği

Bazen yorgunluğun sebebi, taşınan yükün fazlalığı.

Yapılacaklar listem uzadıkça, hiçbirine başlayamıyorum. Liste kısaldıkça hareket geliyor.

Bu yüzden ara ara listeyi temizliyorum. Her maddeyi tek tek gözden geçiriyorum: bu gerçekten yapılacak mı? Kim istiyor? Yapmazsam ne olur?

Maddelerin üçte biri siliniyor genellikle. Bir kısmı zaten gereksizmiş, bir kısmı başkasının işiymiş, bir kısmı da eskimiş.

Silinen her madde, omuzdan bir ağırlık kalkıyor gibi oluyor. Halbuki hiçbirini yapmadım — sadece yapmayacağıma karar verdim.

Demek ki yükün bir kısmı işin kendisi değil, işin bekliyor olması.

Tembelliğin gerçek yüzü

Bütün bunları yazdıktan sonra, tembelliği tamamen aklamak istemiyorum. Var ve bende de var.

Tembelliğin en dürüst tarifi şu sanırım: bugünkü rahatı, yarınki iyiliğe tercih etmek.

Bunu yaptığımda genellikle biliyorum. İçimde bir ses "yapmalısın" diyor ve ben onu susturuyorum. Sonrasında gelen şey de belli: bir tatminsizlik.

Tembellikten sonraki his ile dinlenmeden sonraki his farklı. Dinlenmek tazeliyor; tembellik ağırlaştırıyor.

Bu his farkı, en güvenilir teşhis aracı. Bir günün sonunda kendine sor: bugün dinlendim mi yoksa kaçtım mı? Bedenin cevabı biliyor.

Bir yaramaz gerçek

Bir de şunu fark ettim: bazı işleri yapmamak doğru.

Her ertelediğim iş, yapılması gereken bir iş değil. Bazıları gereksiz. Bazıları başkasının işi. Bazıları benim üstlenmemem gereken şeyler.

Sürekli ertelediğim bir işi yıllar sonra hiç yapmamış olmam ve hiçbir şey olmamış olması — bu bana bir şey öğretti. O iş zaten gerekli değilmiş.

Bu yüzden erteleme listesini gözden geçirmek işe yarıyor. Bazı maddeler silinmeyi hak ediyor. Silmek de bir karar ve karar vermek, ertelemekten iyi.

Yapılmayacak işleri listede tutmak, sadece bir suçluluk deposu kuruyor.

Sabah meselesi

Kalkamadığım sabahlara dönersem: sebebin çoğu uykusuzluktu.

Geç yatıyordum. Gece geç saatlere kadar ekran başında oturuyor, sonra yatağa girip uyuyamıyordum. Sabah da kalkamıyordum.

Yani "sabah tembelliği" dediğim şey, aslında bir gece problemiydi.

Bu, meselelerin çoğu için geçerli sanırım: belirti bir yerde, sebep başka yerde. Belirtiyle uğraşmak yormaktan başka işe yaramıyor.

Erken yatmayı becerebildiğim dönemlerde sabahlar da düzeldi. Beceremediğim dönemlerde ne kadar niyet etsem de olmadı.

Yani irade, çoğu zaman düşündüğümüz yerde değil. Sabah kalkma iradesi, gece yatma kararında saklı.

Kendine merhamet

Bu yazıyı yazarken en çok şunu düşündüm: kendimize karşı ne kadar sertiz.

Bir arkadaşımız yorgun olsa "dinlen" deriz. Kendimiz yorgun olduğumuzda "tembellik etme" deriz.

Bu çifte standart, hiçbir işe yaramıyor. Kendini dövmek, kimseyi çalıştırmıyor. Aksine, suçluluk enerji tüketiyor ve geriye daha az güç kalıyor.

Şimdi şunu deniyorum: kendime, bir dosta davranacağım gibi davranmak. Yorgunsam dinlenmek. Kaçıyorsam nazikçe uyarmak. Hata yaptıysam düzeltmek ama üzerine çökmemek.

Bu, gevşeklik değil. Aksine, sürdürülebilir tek yol. Kendine acımasız davranan insan kısa mesafede hızlı, uzun mesafede tükeniyor.

Bugün

Bu sabah alarm çaldığında kalktım. Zor oldu ama kalktım.

Dün gece erken yatmıştım. Bağlantı bu kadar basit.

Yine de bazı sabahlar kalkamayacağım. O zaman kendime şunu soracağım: bugün hangisi? Tembellik mi, bitkinlik mi?

Cevaba göre ya kalkacağım ya da biraz daha yatacağım — ikisini de suçluluk duymadan yapmaya çalışarak.

Çünkü doğru teşhis, yarım tedavi. Ve yıllarca yanlış teşhisle uğraştıktan sonra, bunu bilmek bile büyük bir rahatlık.

Tükenmişliğin belirtileri

Bir de bitkinliğin ötesinde bir hâl var: tükenmişlik.

Belirtileri yorgunluktan farklı. Yorgun insan dinlenmek istiyor; tükenmiş insan hiçbir şey istemiyor.

Kendi gözlemlerim şunlar:

Duyarsızlaşma. Eskiden seni üzen şeyler artık üzmüyor. Bu, güçlenmek değil; hissetme kapasitesinin düşmesi.

Alaycılık. Her şeye küçümseyerek bakmak. Bu, çoğu zaman hayal kırıklığının kılığı.

Mesafe. İnsanlardan uzaklaşmak, sohbetten kaçmak, davetleri geri çevirmek.

Anlamsızlık. Yaptığın işin bir yere gitmediği hissi.

Bunlar bir arada geldiğinde, mesele artık uyku düzeni değil. Daha derin bir şey.

Ve o durumda yapılacak ilk şey, kendini daha çok zorlamak değil — durup bakmak. Belki bir değişiklik gerekiyor: iş, çevre, düzen.

Bazen çözüm daha çok çalışmak değil, farklı bir şey yapmak.

Küçük sevinçler

Bitkinlikten çıkışta en çok işe yarayan şey, büyük bir değişiklik değil; küçük iyi şeylerin geri gelmesi oldu.

İyi bir çay. Kısa bir yürüyüş. Sevdiğim bir sesi duymak. Güneşli bir sabah.

Bunlar sorunu çözmüyor. Ama bir insanın hâlâ bir şeyden zevk alabildiğini hatırlatıyor.

Ve o hatırlatma, kalkmak için gereken küçük gücü veriyor.

Bir dönem bu tür şeyleri "önemsiz" diye küçümsüyordum; büyük çözümler arıyordum. Şimdi biliyorum ki büyük çözümler, ancak küçük güçler biriktikten sonra uygulanabiliyor.

Ölçü olarak beden

Bütün bu ayrımları düşünürken en güvendiğim şey, bedenin verdiği geri bildirim oldu.

Beden yalan söylemiyor. Zorlandığında ağrıyor, dinlendiğinde hafifliyor, hasta olduğunda haber veriyor.

Sorun, onu dinlememekte. Ben yıllarca bedeni bir araç gibi kullandım — taşısın, dayansın, sussun.

Şimdi daha çok dinliyorum. Sabah kalkarken nasıl olduğuma bakıyorum. Gün içinde ne zaman düştüğümü fark ediyorum. Akşam nasıl bir yorgunluk taşıdığımı ayırt etmeye çalışıyorum.

Bu dikkat, bana pek çok kitaptan daha fazla şey öğretti.

Çünkü teoriler genel; benim bedenim özel. Ve kendi bedenimi tanımak, kendimi tanımanın en somut hâli.

Yarın sabah

Yarın alarm yine çalacak.

Kalkabilirsem kalkacağım. Kalkamıyorsam, önce soracağım: hangisi?

Cevap tembellikse, kalkacağım — çünkü tembellik hareket ister.

Cevap bitkinlikse, biraz daha yatacağım — çünkü bitkinlik dinlenme ister.

Ve hangisi olursa olsun, kendime sövmeyeceğim. Bunu yıllarca denedim ve bir kere bile işe yaramadı.

Son bir şey

Bu yazıyı yorgun bir akşam yazdım. Yazarken birkaç kez durdum, kalkıp dolaştım, geri geldim.

Belki de en dürüst hâli bu: yorgunluk üzerine, yorgunken yazılmış bir metin.

İçindeki tavsiyelerin hepsini uygulayabildiğimi iddia edemem. Bir kısmını biliyorum ama yapmıyorum. Bir kısmını yapıyorum ama sürdüremiyorum.

Yine de yazdım. Çünkü bilmek, yapmanın ilk şartı — yeterli şartı değil ama ilk şartı.

Ve bir gün, belki bu yazıyı tekrar okuyup "evet, artık bunu yapabiliyorum" diyeceğim.

Şimdilik bu kadar. Yatma vakti geldi ve bu sefer erken yatacağım.

Bir gün daha geçti. Yarın yeniden deneyeceğim.

Ve galiba bütün mesele bu: yeniden denemeye devam etmek.

Işığı söndürüyorum. Yorgunum ve bu sefer bunu bir kusur olarak görmüyorum.

Bugün çalıştım. Yorulmak, çalışmanın doğal sonucu.

Yarın sabah alarm çalacak. Umarım kalkabilirim.

Kalkamazsam da dünyanın sonu değil. Bunu öğrenmek, kalkabilmekten daha zor oldu.

İnsan, kendine tahammül etmeyi öğrendiğinde başkalarına da tahammül edebiliyor. Sıralama bu.

Kendine iyi davran; yürüyeceğin yol uzun ve tek bineğin sensin.

Bu, kendini şımartmak değil; uzun yolu düşünmek. Bir bineği ilk gün tükettiğinde, geri kalan yolu yürüyerek gidiyorsun.

Yolun uzunluğunu bilmek, hızını ayarlamayı öğretiyor.

İlgili kategori

nefs