Kapımızın iki karış ötesinde kim yaşıyor? Komşuluğun kaybı üzerine
Kapımızın iki karış ötesinde kim yaşıyor bilmiyoruz. Komşuluk, bir nezaket kuralı değil; dağılan bir toplumun ilk kaybettiği şey.
Oturduğum binada on iki daire var. Bunların dördünde kimin oturduğunu biliyorum. İkisinin ismini biliyorum. Birinin evine hiç girmedim.
Bu, bir kusur olarak yazdığım bir cümle. Ama etrafıma baktığımda kimsenin bunu kusur saymadığını görüyorum. Aksine, "kimseye karışmamak" bir olgunluk işareti sayılıyor. Komşusuyla fazla haşır neşir olan insan, biraz meraklı, biraz sınır tanımaz bulunuyor.
Bir nesil önce durum tam tersiydi. Komşusunu tanımamak ayıptı; şimdi tanımak tuhaf.
Bir hadisin ağırlığı
Bir hadiste, komşusu açken tok yatanın bizden olmadığı bildirilir. Bu cümleyi ilk duyduğumda ağırlığını anlamamıştım. Bir teşvik cümlesi sanmıştım: komşunla ilgilen, güzel olur.
Oysa cümle bir teşvik değil, bir sınır çiziyor. "Bizden değildir" ifadesi, bir aidiyetin dışına çıkarıyor. Yani mesele bir incelik meselesi değil; bir mensubiyet meselesi.
Bu kadar sert bir hüküm niçin komşuluk üzerine kurulmuş olabilir? Bence şundan: komşuluk, iman ile hayat arasındaki en kısa mesafedir. İnancın hayata dokunup dokunmadığı, en çok orada anlaşılır. Uzaktaki bir mazluma üzülmek kolaydır; yandaki komşunun aç olup olmadığını bilmek zordur, çünkü bilmek için ilgilenmiş olman gerekir.
Hadiste dikkat çeken bir ayrıntı daha var: "komşusu açken" değil, bunu bilerek tok yatmak. Yani önce bir bilgi gerekiyor. Bilgi ise ancak ilişkiden doğar.
Bugün bizi kurtaran şey tam da bu: bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de sorumlu hissetmiyoruz. Cehalet, vicdanın en rahat sığınağı.
Kapı ne zaman kapandı?
Bu değişimi tek bir sebebe bağlamak yanlış olur. Birkaç şey üst üste geldi.
Şehirleşme. Mahalle, birbirini tanıyan insanların yaşadığı ölçekte bir yerdi. Şehirler o ölçeği aştı. Yüz haneli bir mahallede herkes birbirini tanır; bin haneli bir sitede kimse kimseyi tanımaz. Bu bir ahlak meselesi değil, bir sayı meselesi. İnsan zihni belli sayıda ilişkiyi taşıyabiliyor.
Hareketlilik. Eskiden insanlar doğdukları yerde ölürdü. Komşuluk, otuz yıllık bir yatırımdı. Şimdi ortalama birkaç yılda bir taşınıyoruz. Kısa süre kalacağını bilen insan, ilişkiye yatırım yapmıyor. Yatırımsız ilişki de derinleşmiyor.
Mimari. Eski evler sokağa açılırdı; kapı, pencere, balkon, avlu. Yeni binalar içe kapanıyor: kapalı otopark, asansör, çelik kapı. Arabadan asansöre, asansörden eve girip hiç kimseyi görmeden yaşayabiliyorsun. Yapı, ilişkiyi zorlaştıracak biçimde kurulmuş.
İhtiyaçsızlık. Eskiden komşuya ihtiyacın vardı: tuz biterdi, çocuğa bakılırdı, hasta olunca yemek gelirdi. Bugün her ihtiyacın bir hizmete karşılık geliyor. Tuz otuz dakikada kapıda; çocuğa bakım bir hizmet; yemek bir uygulama. Komşu, işlevini kaybetti.
Sonuncusu en önemlisi galiba. Çünkü ilişkiler ihtiyaç üzerine kurulur ve ihtiyaç ortadan kalkınca ilişki de kalkar. Biz ihtiyacı satın alarak çözdük; ama ihtiyaçla birlikte gelen beraberliği de kaybettik.
Bağımsızlık mı, yalıtım mı?
Kimseye muhtaç olmamayı bir başarı olarak öğrendik. "Kimseye eyvallahım yok" cümlesi bir gurur cümlesi.
Bunun bir doğru tarafı var elbette: kimsenin sırtından geçinmemek, kendi yükünü taşımak güzel bir şey. Ama muhtaç olmamak ile ilişkisiz olmak arasındaki çizgiyi kaybettik.
İnsan muhtaç bir varlık. Bu bir kusur değil, tabiat. Yalnız başına doğamayan, yalnız başına büyüyemeyen, hastalandığında yalnız başına bakılamayan, öldüğünde yalnız başına gömülemeyen bir varlıktan söz ediyoruz. Muhtaçlığı yok sayan bir hayat kurmak mümkün değil; sadece muhtaçlığı görünmez kılan bir düzen kurulabilir — ki biz onu kurduk.
Şimdi ihtiyaçlarımızı tanımadığımız insanlar karşılıyor. Yemeğimizi getiren, evimizi temizleyen, hastalandığımızda bakan insanlar var; ama onlarla ilişkimiz yok, sadece işlemimiz var. Muhtaçlık devam ediyor, sadece adı değişti.
Bunun bedeli, zor günde ortaya çıkıyor. Bir hastalık, bir ölüm, bir iş kaybı geldiğinde, işlem yapabileceğin insan çok; arayabileceğin insan az.
Karşılıksızlığın gücü
Komşuluğun modern hizmetlerden farkı, karşılıksız olması. Komşu sana bir tabak yemek getirdiğinde faturası gelmez. Bunun yerine başka bir şey olur: bir bağ kurulur.
Karşılıksız verilen şey, alanın üzerinde bir yükümlülük bırakır — ama bu yükümlülük borç gibi değildir. Borç ödendiğinde biter; karşılıksız iyilik ödendiğinde bitmez, döner. Sen de bir gün ona bir şey götürürsün, o da sana. Bu gidiş gelişler zamanla bir ilişki kurar.
Toplumların ayakta durmasını sağlayan doku bu. Yazılı olmayan, faturalanmayan, sözleşmesiz alışverişler. Bir toplum ne kadar çok işi sözleşmeye bağlarsa, o kadar az güvene ihtiyaç duyar; ve güvene ihtiyaç duymayan toplumda güven de kalmaz.
Selamın işlevi
Selam, üzerinde en az durduğumuz ama en çok iş gören şey.
Selamlaşmak, bir bilgi alışverişi değil. Kimse selam vererek bir şey öğrenmiyor. Yaptığı iş başka: karşısındakini görünür kılmak. Selam verdiğin insan, o an "biri" olmaktan çıkıp "birisi" oluyor.
Bir toplumda selamın yaygınlığı, o toplumdaki güvenin de ölçüsü. Kimsenin kimseye selam vermediği bir yerde, herkes birbirini potansiyel bir tehdit olarak görüyor demektir. Selam, "senden korkmuyorum ve sana zarar vermeyeceğim" demenin en kısa yolu.
Selamın yaygınlaştırılmasına dair tavsiyeler bu açıdan çok pratik bir toplum mühendisliği içeriyor. Tanıdığına da tanımadığına da selam vermek — yani ilişkiyi tanışıklık şartına bağlamamak.
Ben bunu bir süredir deniyorum ve iki tür tepki alıyorum. Bir kısmı şaşırıp karşılık veriyor, yüzü yumuşuyor. Bir kısmı tedirgin oluyor, ne istediğimi düşünüyor. İkinci tepkinin yaygınlığı, kaybettiğimiz şeyin boyutunu gösteriyor: karşılıksız iyilik artık şüphe uyandırıyor.
Aidat ödeyerek komşuluk
Sitelerde ilginç bir düzen var: aidat ödüyorsun ve komşuluğun bütün fonksiyonları hizmete dönüşüyor.
Kapıcı var, güvenlik var, temizlik var, bahçıvan var. Bir sorun olduğunda yönetime bildiriyorsun. Kimseyle konuşmana gerek yok; bir formla, bir mesajla hallediliyor.
Bu verimli bir sistem. Ama verimliliğin bir bedeli var: katılım ortadan kalkıyor. Eskiden bir sorun olduğunda insanlar bir araya gelir, konuşur, tartışır, birlikte bir şey yapardı. O süreç yorucuydu ama ilişki üretiyordu. Şimdi süreç yok; sadece sonuç var.
Aidat, katılımın parayla satın alınmış hâli. Ve satın alınan katılım, insanı topluluğun bir üyesi değil müşterisi yapıyor.
Müşteri ile üye arasındaki fark şu: müşteri memnun kalmazsa gider, üye kalır ve düzeltmeye çalışır. Bu yüzden müşterilerden oluşan bir binada kimse hiçbir şeyi düzeltmiyor; sadece şikâyet ediyor.
Yaşlılar nerede?
Bir mahallenin sağlığını ölçmek istiyorsanız yaşlılarına bakın.
Eski mahallede yaşlılar sokaktaydı. Kapının önünde otururlar, gelene geçene bakarlar, çocuklara laf atarlardı. Görünürdüler. Görünür olmak, gözetilmek demekti; bir gün görünmezse birisi merak ederdi.
Bugün yaşlılar evde. Çoğu yalnız. Kimse görmediği için, kimse merak etmiyor. Yalnız yaşayan yaşlıların ölümlerinin günler sonra fark edildiği haberlerini okuyoruz ve bir gün üzülüp geçiyoruz.
Bu, bir toplumun kendisi hakkında verebileceği en ağır bilgi. Çünkü yaşlıya bakış, bir toplumun verimlilik dışında bir değer tanıyıp tanımadığını gösterir. Üretmeyen, katkı vermeyen, sadece var olan insanın kıymeti nedir?
Ana babaya ihsan emrinin, Allah'a kulluk emrinin hemen ardından zikredilmesi tesadüf değil sanırım. Zayıflayana bakış, insanın ahlakının en dürüst sınavı.
Zor günün provası
Komşuluk, iyi günlerin süsü değil; zor günlerin sigortası.
Bir deprem, bir sel, bir yangın, uzun bir elektrik kesintisi. Bu anlarda hiçbir uygulama çalışmıyor, hiçbir hizmet gelmiyor. Geriye sadece yakınındaki insanlar kalıyor.
Yaşadığımız coğrafya bunu defalarca hatırlattı. Her felaketten sonra aynı şey konuşuluyor: birbirimizi tanımıyoruz. Sonra birkaç ay geçiyor, unutuluyor.
Halbuki dayanışma, felaket anında icat edilebilecek bir şey değil. Önceden kurulmuş olması gerekiyor. Deprem anında kapısını çalacağın insanı, depremden önce tanımış olman lazım.
Bu yüzden komşuluğu bir nezaket değil, bir hazırlık olarak düşünüyorum artık. Umarım hiç ihtiyaç duymam. Ama ihtiyaç duyulduğunda kurulamayan tek şey, güven.
Vermenin ahlakı
Vermek de kolay bir iş değil. Yanlış verilen şey, verilmemesinden daha çok incitebiliyor.
Kur'an'da sadakanın ardından başa kakmanın, eziyetin yasaklanması boşuna değil. Verilen şeyin miktarından çok, veriliş biçimi konuşuluyor. Bir yerde, güzel bir sözün ve bağışlamanın, ardından eziyet gelen sadakadan daha hayırlı olduğu bildirilir.
Bu ölçü, komşuluk için de geçerli. Muhtaç bir komşuya yardım ederken onun onurunu korumak, yardımın kendisinden daha önemli. Kapıya bırakılan bir poşet, elden verilen bir poşetten çoğu zaman daha iyidir; çünkü karşındakini teşekkür etme mecburiyetinden kurtarır.
Gizli verilen sadakanın faziletine yapılan vurgu da bununla ilgili sanırım. Gizlilik, verenin niyetini korurken alanın yüzünü de koruyor.
Bugün yardım büyük ölçüde kurumsallaştı: bağış yaparsın, kurum dağıtır. Bu iyi bir şey — ölçek gerektiren işler var. Ama kurumsallaşan yardımın bir yan etkisi var: veren ile alan birbirini hiç görmüyor. Böylece veren merhamet duygusunu, alan ise yüz yüze bir kardeşliği kaybediyor. Ödenen para vicdanı rahatlatıyor ama insanı değiştirmiyor.
Misafirlik kayboldu
Bir zamanlar evler misafir için kurulurdu. Salon, en iyi eşyalar, kimsenin oturmadığı koltuklar — hepsi gelecek misafir içindi.
Şimdi misafirlik neredeyse bir organizasyon. Haftalar öncesinden ayarlanıyor, takvimlere yazılıyor, bir programa dönüşüyor. Habersiz gelen misafir ise bir kriz.
Bu değişimin sebebi kötü niyet değil; evin işleyişinin değişmesi. Herkes çalışıyor, herkes yorgun, kimsenin hazırlık yapacak vakti yok. Misafir, bir yük hâline geldi çünkü ağırlamanın standardı yükseldi.
Belki de çözüm standardı düşürmek. Çayla ağırlanan misafir, hiç ağırlanmayan misafirden iyidir. Ama biz "böyle ağırlayamam" deyip hiç çağırmamayı seçiyoruz.
Misafirliğin kaybı sadece bir âdetin kaybı değil. Çünkü misafirlik, insanların birbirinin evini görmesi demekti. Evini gördüğün insanı başka türlü tanırsın; hâlini, sıkıntısını, neye ihtiyacı olduğunu ancak orada anlarsın.
Kimsenin evine girmediğimiz için kimsenin hâlini bilmiyoruz. Komşuluğun çözülmesi, kapıların kapanmasıyla başladı.
Bilmek istemeyen vicdan
Şunu itiraf etmeliyim: komşumun hâlini bilmemek bazen bir tercih.
Çünkü bilirsem sorumluluk doğuyor. Üst kattaki yaşlı kadının yalnız olduğunu bilirsem, bir şey yapmam gerekecek. Yandaki ailenin geçim sıkıntısı çektiğini bilirsem, elimi cebime atmam gerekecek. Bilmemek, beni özgür bırakıyor.
Bu, çok insani ama çok tehlikeli bir kaçış. Çünkü sorumluluğun kapsamını bilgimizle sınırlamak, ahlakı bir bilgi oyununa çeviriyor: az bilen az sorumlu.
Halbuki tam tersi bir tutum daha doğru geliyor bana: sorumluluk, bilgiyi aramayı da içeriyor. "Bilmiyordum" demek, ancak öğrenmek için bir çaba gösterdiysen geçerli bir mazeret.
Küçük başlangıçlar
Bunu bir program hâline getirmek zor; ama birkaç şeyin işe yaradığını gördüm. Hepsi küçük.
İsim öğrenmek. Asansörde karşılaştığın insana ismini sormak. Sadece bu bile ilişkiyi bir kademe değiştiriyor; çünkü ismi bilinen insan artık "biri" olmaktan çıkıyor.
Selamı büyütmek. Baş sallamak yerine sesli selam vermek. Küçük bir fark ama karşılık verilme ihtimalini artırıyor.
Bir bahane bulmak. Bir tabak yemek, bir bayram, bir taşınma. İlişki kendiliğinden başlamıyor artık; bir bahaneye ihtiyaç var. Bahaneyi bulmak bize düşüyor.
Sormak. "Nasılsınız" değil, "bir şeye ihtiyacınız var mı". İlki nezaket, ikincisi kapı açar.
Süreklilik. Bir kere yapılan şey ilişki kurmuyor. Üçüncü, dördüncü tekrarda bir şey oluşmaya başlıyor.
Kimden başlanır?
Sorumluluğun halkalar hâlinde genişlediğini düşünüyorum: nefsim, ailem, komşum, mahallem, şehrim, ümmet, insanlık. Bu halkalar birbirini dışlamıyor; birbirini besliyor.
Ama sıra önemli. En dıştaki halkayı en içteki halkanın önüne geçirmek, çoğu zaman kaçıştır. Çünkü dıştaki halka soyuttur, bedeli yoktur, bizi rahatsız etmez. İçteki halka somuttur ve bedel ister.
Kendime koyduğum ölçü şu: dünya meseleleri hakkında konuşmadan önce, aynı meselenin bana en yakın hâlinde ne yaptığıma bakmak. Yoksullukla ilgili bir yazı yazacaksam, bildiğim bir yoksula bu ay ne yaptım? Cevap "hiçbir şey" ise, o yazıyı yazmaya hakkım var mı, emin değilim.
Bu ölçü insanı susturuyor. Ama sanırım işe yarayan tarafı da bu.
Bina değil, mahalle
Bir binada oturmakla bir mahallede yaşamak aynı şey değil. Bina bir adres; mahalle bir ilişki ağı.
Mahalleyi geri getirmek, eski günlere özlem duymakla olmaz. O şartlar geçti. Ama mahallenin işlevini yeniden kurmak mümkün: birbirinden haberdar, zor günde birbirine ulaşabilen bir insan topluluğu. Bunun kaç kişi olduğu önemli değil; beş kişi de olabilir.
Belki de bugünün mahallesi, coğrafi değil iradî bir şey olacak. Kendiliğinden kurulmadığı için, kurmayı seçtiğimiz bir şey.
Ama bir şartla: fiziksel olmalı. Kapısını çalabildiğin, hastalandığında yanına gidebildiğin insanlar. Ekrandan kurulan hiçbir bağ, kapı zilinin yerini tutmuyor.
Son olarak şunu da yazmalıyım: bu yazıyı yazarken kendimi savunmak istedim birkaç kez. "Ben de çalışıyorum, yorgunum, vaktim yok" dedim içimden. Hepsi doğru.
Ama fark ettim ki vakit meselesi değil bu. Aynı gün içinde saatlerce ekrana bakabiliyorum. Vaktim var; niyetim yok. Ve niyet, vakitten çok daha zor bulunan bir şey.
Belki de mesele şu: komşuluk bir zaman yatırımı değil, bir dikkat yatırımı. Yanımdaki insanı fark etmeyi seçmek. Bu, saatler almıyor; sadece bakışı çevirmeyi gerektiriyor.
Bu akşam eve girerken, asansörde biriyle karşılaşırsam ismini soracağım. Küçük bir şey. Ama bir yerden başlamak gerekiyor ve büyük şeyler bende hiç tutmadı.
Sonradan eklenen not
Bu yazıyı yazdıktan birkaç gün sonra asansörde biriyle karşılaştım ve ismini soramadım. Kelime çıkmadı ağzımdan; sadece başımı salladım.
Bunu buraya yazıyorum çünkü yazının sonundaki cümle fazla kolay göründü. Karar vermek kolay; yapmak başka bir şey.
Bir hafta sonra sordum. Adı Rıza'ymış. Üçüncü katta oturuyormuş, iki yıldır. İki yıldır aynı asansörü kullanıyormuşuz.
O günden sonra asansör benim için başka bir yer oldu. Kısa bir yolculuk ama içinde bir insan var. Ve bir insanı tanımak, iki yıl beklemeyi hak etmiyordu.
Şimdi merdivende karşılaştığımızda duruyoruz, birkaç cümle konuşuyoruz. Havadan sudan şeyler. Ama geçen hafta hasta olduğunu söyledi ve ben de bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordum. İki yıl boyunca soramadığım soruyu, ismini öğrendikten sonra sorabildim.
Demek ki başlangıç, isimmiş. Bir insanın ismini bilmek, onu sorumluluk alanına almak demek. Belki de bu yüzden bu kadar zor geliyor.
Bir kapı, iki karış ötede duruyor. Açmak için sadece niyet gerekiyordu.
Ve o niyeti kurmak, bu yazıyı yazmaktan çok daha zordu.
İlgili kategori
toplum