Mahalle bir adres değil kurumdu: dağıldığında işlerini kimse devralmadı
Mahalle bir adres değil, bir kurumdu. Yardımlaşmayı, terbiyeyi, yaşlı bakımını o taşıyordu. Dağıldığında bu işleri kimse devralmadı.
Çocukluğumun geçtiği sokağa geçen sene uğradım. Binalar duruyor, isimler değişmiş. Bakkal yok, kahve yok, sokakta oynayan çocuk yok. Öğle vakti gittim; sokak boştu. Kimse yoktu.
Eskiden o saatte sokak dolu olurdu. Şimdi bir arabanın geçtiği, kimsenin yürümediği bir asfalt şeridi.
Bu, nostaljik bir yazı olmasın istiyorum. Eski günlerin güzelliğine ağıt yakmak kolay ve çoğu zaman yanıltıcı; o günlerin de kendi sıkıntıları vardı. Ama bir şeyin kaybolduğunu söylemek için, onu güzellemek zorunda değiliz. Sadece ne iş gördüğünü sormamız yeterli.
Mahalle bir adres değildi
Bugün "mahalle" deyince aklımıza posta kodu geliyor. Bir coğrafi birim, idari bir bölünme.
Oysa mahalle bir kurumdu. İşleri vardı, sorumlulukları vardı, hatta hukuki bir kişiliği vardı. Osmanlı'da mahalle, vergi toplanan, kefalet verilen, suç işlendiğinde topluca sorumlu tutulan bir birimdi. Mahalleye biri taşınacaksa mahalleli kefil olurdu. Biri suç işlerse mahalle hesap verirdi.
Bu, bugünkü zihne baskıcı geliyor. Kısmen haklı olarak. Ama şunu da görmek gerekiyor: sorumluluk paylaşılan yerde imkân da paylaşılıyordu. Birbirinden sorumlu olan insanlar, birbirine bakmak zorundaydı da.
Sorumluluğu kaldırdığımızda, onunla birlikte gelen dayanışmayı da kaldırdık. İkisi aynı kökten çıkıyordu.
Mahallenin gördüğü işler
Bir kurumun ne olduğunu anlamak için ne yaptığına bakmak gerekir. Mahalle şu işleri görüyordu:
Yardımlaşma. Fakirin kim olduğu bilinirdi ve yardım kurumsal değil, kişiseldi. Bir evde ölüm olduğunda üç gün yemek dışarıdan gelirdi. Bir düğün olduğunda herkes bir şey yapardı.
Çocuk terbiyesi. Çocuk sadece anne babasının değil, mahallenin çocuğuydu. Sokakta yanlış bir şey yapan çocuğu herhangi bir yetişkin uyarabilirdi. Bugün bunu yapmaya kalkan biri, muhtemelen bir tartışmanın içinde bulur kendini.
Yaşlı ve hasta bakımı. Yalnız yaşayan yaşlının kapısı çalınırdı. Hastalanan birinin işini komşusu görürdü.
Gözetim. Kimin ne yaptığı bilinirdi. Bu, mahremiyet açısından rahatsız edici; ama aynı zamanda bir güvenlik ağıydı. Kaybolan çocuk hemen fark edilirdi.
İmece. Bir çatı aktarılacaksa, bir duvar örülecekse birlikte yapılırdı.
Şimdi bu işlerin listesine bakın ve sorun: bunları bugün kim yapıyor?
Cevap: bir kısmını devlet, bir kısmını piyasa, bir kısmını hiç kimse.
Devir teslim yapılmadı
Bir kurum dağıldığında işlerinin devredilmesi gerekir. Mahallenin işleri devredilmedi; bir kısmı havada kaldı.
Yardımlaşmanın bir bölümünü sosyal devlet üstlendi. Bu iyi bir şey — ölçek gerektiren, düzenli olması gereken işler var. Ama devletin verdiği yardım, komşunun getirdiği tencereden farklı. Biri hak, diğeri ilişki. Hak, insanı utandırmaz ama yalnız bırakır.
Bakımın bir bölümünü piyasa üstlendi: bakıcı, huzurevi, temizlik hizmeti. Bunlar da gerekli. Ama satın alınan bakım, gönüllü bakımdan farklı çalışıyor. Ücretli bakıcı işini iyi yapabilir; ama mesai bitince gider.
Terbiye ve gözetim ise kimseye devredilmedi. Çocuğun sokakta ne yaptığını bugün kimse denetlemiyor — çünkü çocuk sokakta değil. Ama başka bir yerde ve orada da kimse denetlemiyor.
"Mahalle baskısı"
Bu kavram, mahalleye dair konuşmanın çoğunu zehirledi.
Kavramın işaret ettiği gerçek bir mesele var: küçük topluluklarda farklı olana yer açmak zordur. Herkesin birbirini tanıdığı yerde, herkesin birbirine karışması da mümkün olur. Bu, kimi zaman zulme dönüşür. Bunu küçümsemiyorum.
Ama bir kavramın kötüye kullanılan yanı, iyi yanını da götürdü. "Kimseye karışmamak" bir ilke hâline geldiğinde, kimseye bakmamak da meşrulaştı. Karışmakla ilgilenmek arasındaki fark silindi.
Bir çocuğun sokakta üşüdüğünü görüp bir şey söylememek, hoşgörü değil kayıtsızlık. Ama ikisini ayıracak bir dilimiz kalmadı.
Belki de kaybettiğimiz şey, denetim ile şefkat arasındaki dengeydi. Bir topluluk hem gözetip hem sıkboğaz etmeden nasıl durur — bunu becerebilen topluluklar vardı ve o incelik kayboldu.
Göç ve kopuş
Türkiye'nin son yetmiş yılı büyük bir göç hikâyesi. Milyonlarca insan köyden şehre taşındı.
İlk kuşak, mahalleyi yeniden kurmaya çalıştı. Gecekondu mahalleleri hemşerilik üzerine kuruldu: aynı köyden gelenler yan yana oturdu. Bu, kopuşu bir süre yumuşattı.
Ama ikinci ve üçüncü kuşakta o bağ çözüldü. Çocuklar okudu, iş değiştirdi, başka semtlere taşındı. Hemşerilik, artık bir aidiyet değil bir hatıra.
Göçün bir başka etkisi de şu oldu: şehir çok hızlı büyüdü. Mahalle ölçeği, yavaş büyüyen yerleşimlerde kendiliğinden oluşur. Bir yıl içinde on bin kişinin taşındığı bir yerde oluşamaz.
Apartman ve site
Mimari, insan ilişkisini belirliyor. Bunu geç fark ettik.
Müstakil ev, sokağa açılırdı. Kapı sokağa bakardı, pencereden sokak görünürdü, avlu ortak alandı. Sokak, evin uzantısıydı.
Apartman bunu değiştirdi. Kapı sokağa değil koridora açılıyor. Koridor kimsenin alanı değil; ne evin içi ne dışarısı. Kimse koridorda durmaz, koridorda konuşmaz.
Site ise bir adım daha ileri gitti: dışarıyla ilişkiyi tamamen kesti. Duvar, güvenlik, kartlı geçiş. İçeride bahçe var ama o bahçe kamusal değil; sadece site sakinlerine ait. Yani kamusal alan taklidi bir özel alan.
Bir de şu var: sitede her şey yönetime devredilmiş durumda. Bir sorun olduğunda komşuyla konuşmuyorsun, yönetime bildiriyorsun. İnsanlar arasındaki doğrudan temas, bir kurum tarafından aracılanıyor.
Otomobilin sessiz etkisi
Sokağın kaybında en az konuşulan fail otomobil.
Bir zamanlar sokak yaya alanıydı. Çocuklar oynardı, kadınlar kapı önünde otururdu, esnaf tezgâhını çıkarırdı. Araba sayısı arttıkça sokak, arabaların geçtiği ve park ettiği bir yere dönüştü.
Sokak bir geçiş alanı hâline gelince, orada durmak tehlikeli ve tuhaf oldu. Duran insan kalmayınca, karşılaşma da kalmadı.
Karşılaşma olmadan ilişki kurulmuyor. Mahalledeki bütün ilişkiler, planlanmamış karşılaşmalar üzerine kuruluydu: bakkalda, çeşmede, camide, sokakta. Bu tesadüfleri ortadan kaldırdığımızda, ilişkiyi kurmak için niyet gerekli hâle geldi. Niyetle kurulan ilişki ise çok daha az kuruluyor.
Çocuklar nereye gitti?
Bir mahallenin canlılığının en iyi göstergesi sokaktaki çocuk sayısı.
Çocuklar sokaktan çekildi. Sebepleri sıralanabilir: trafik, güvenlik kaygısı, ekranlar, ders yükü, apartman hayatı. Hepsi doğru.
Ama sonuç şu: bugünün çocuğu, ailesi ve okulu dışında bir sosyal ortam tanımıyor. Halbuki sokak, bir eğitim yeriydi. Farklı yaşlardan çocukların bir arada oynadığı yer. Küçük büyükten öğrenirdi, büyük küçüğü korumayı öğrenirdi. Kavga edilir, barışılır, kurallar müzakere edilirdi.
Bunların hiçbiri bugün olmuyor. Çocuklar kendi yaşıtlarıyla, yetişkin gözetiminde, planlanmış aktivitelerde bir araya geliyor. Serbest, kendi kendini yöneten çocuk topluluğu ortadan kalktı.
Bunun bedelini önümüzdeki yıllarda daha çok konuşacağız sanırım.
İş, evden uzaklaştı
Eskiden insan yaşadığı yerde çalışırdı. Esnaf dükkânının üstünde otururdu; zanaatkâr evinde çalışırdı.
Şimdi çalıştığımız yer ile yaşadığımız yer arasında saatler var. Günün büyük kısmını mahallenin dışında geçiriyoruz. Mahalleye sadece uyumak için dönüyoruz.
Bu, mahalleyi bir yatakhaneye çevirdi. Sabah boşalan, akşam dolan bir yer. Gün içinde orada kimse yok; dolayısıyla gündüz hayatı yok.
Bir yerde hayat olması için, orada gün boyu insan bulunması gerekiyor. Yatakhane mahallelerde bu yok.
Ekranın ikamesi
Mahallenin sağladığı bir şey daha vardı: sohbet, haber, eğlence, aidiyet.
Bunların hepsini bugün ekran sağlıyor. Sohbeti mesajlaşma, haberi bildirim, eğlenceyi video, aidiyeti çevrimiçi topluluklar karşılıyor.
İkame işe yarıyor mu? Kısmen. İnsan bu yollarla gerçekten bir şeyler alıyor. Ama bu ikamenin taşımadığı bir şey var: beden.
Çevrimiçi bir topluluk seni hastalandığında ziyaret edemez, taşınırken eşya taşıyamaz, cenazende omuz veremez. Bunlar bedeni gerektiren işler ve bedeni gerektiren işler için fiziksel yakınlık şart.
Bu yüzden dijital aidiyet, mahallenin yerini tam dolduramıyor. Duygusal ihtiyacın bir kısmını karşılıyor, pratik ihtiyacın hiçbirini.
Faturayı kim ödüyor?
Mahallenin dağılmasının faturasını en çok zayıflar ödüyor.
Güçlü, sağlıklı, geliri yerinde bir insan mahallesiz de yaşar. İhtiyaçlarını satın alır, işini kendi görür. Mahallenin yokluğunu belki hiç hissetmez.
Ama yaşlı, hasta, yoksul, çocuklu bir kadın, engelli biri için durum başka. Onların ihtiyaçlarının bir kısmı satın alınamaz; ilişki gerektirir. Ve ilişki ağı çözüldüğünde ortada kalırlar.
Bir toplumun kalitesini, güçlülerin ne kadar rahat yaşadığına bakarak ölçemeyiz. Zayıfların ne kadar taşındığına bakmak gerekir. Bu ölçüyle baktığımızda, kaybettiğimiz şeyin büyüklüğü görünüyor.
Esnaf ve tanınmak
Mahallenin bir omurgası da esnaftı.
Bakkal seni tanırdı. Ne aldığını, ne zaman aldığını, kaç çocuğun olduğunu bilirdi. Parası olmayan bir müşteriye veresiye verirdi — çünkü onu tanıyordu ve kaçmayacağını biliyordu.
Veresiye defteri, bugün anlamakta zorlandığımız bir kurumdu. Faizsiz, sözleşmesiz, teminatsız bir kredi sistemi. Ayakta durmasının tek dayanağı: tanışıklık ve utanma.
Zincir marketler geldiğinde bu çözüldü. Market daha ucuz, daha çeşitli, daha düzenli. Ama seni tanımıyor. Kasiyer her hafta değişiyor. Kimse kimseyi bilmiyor.
Ucuzluk kazandı, tanınmak kaybetti. Ve tanınmak, göründüğünden daha büyük bir ihtiyaçmış.
Bir insanın gün içinde kaç kişi tarafından ismiyle çağrıldığı, ruh sağlığının iyi bir göstergesi olabilir. Bugün pek çok insan için bu sayı sıfır.
Kaybın sessiz maliyeti
Mahallenin dağılmasının bedelini rakamla ölçmek zor, ama belirtileri ortada.
Yalnızlık, bugün üzerine en çok konuşulan meselelerden biri. İnsanlar tarihin hiçbir döneminde bu kadar kalabalık yerlerde bu kadar yalnız yaşamamıştı.
Güvensizlik arttı. Tanımadığımız insanlardan korkuyoruz ve neredeyse herkes tanımadığımız biri. Çocuğumuzu sokağa salamıyoruz; çünkü sokakta kimin olduğunu bilmiyoruz.
Yaşlılık bir soruna dönüştü. Eskiden yaşlı, ailesinin ve mahallesinin içinde yaşlanırdı. Şimdi yaşlanmak, çözülmesi gereken bir mesele.
Ve belki en önemlisi: zor zamanda başvurulacak insan sayısı azaldı. Bir araştırmaya gerek yok; kendine sor. Gece yarısı bir sıkıntın olsa, arayabileceğin kaç kişi var?
Benim listem kısa. Ve bu liste, bir insanın gerçek zenginliği sanırım.
Cami hâlâ duruyor
Yine de her şey bitmiş değil. Mahallenin merkezinde duran kurum hâlâ ayakta: cami.
Cami, günde beş kez insanları bir araya getiren tek yapı. Üstelik ücretsiz, herkese açık ve sınıf ayırmıyor. Zengin ile fakir aynı safta duruyor — bu, modern hayatta neredeyse hiçbir yerde olmayan bir şey.
Ama camiye gidenlerin çoğu namazdan sonra dağılıyor. Bir araya gelme var, tanışma yok.
Halbuki caminin etrafında bir mahalle kurmanın altyapısı hazır: mekân var, düzenli buluşma var, ortak bir zemin var. Eksik olan sadece bir kaç adım: birbirinin ismini öğrenmek, çıkışta durup konuşmak, bir listeye ihtiyaç sahiplerini yazmak.
Bunları yapan cemaatler var ve fark yarattıklarını görüyorum.
Kadınların mahallesi
Mahallenin dokusunu ayakta tutan asıl ağ, kadınların ağıydı.
Gün içinde evde ve sokakta olan onlardı. Kim hasta, kimin işi bozuk, kimin çocuğu sınıfta kaldı, kimin gelinle arası açık — bu bilgi kadınlar arasında dolaşırdı. Yardım da bu ağ üzerinden akardı.
Gün, kabul günü, komşu ziyareti — bunlar bir eğlence değildi sadece; bir haberleşme ve dayanışma sistemiydi.
Kadınların çalışma hayatına girmesiyle bu ağ zayıfladı. Bunu bir eleştiri olarak yazmıyorum; çalışmak bir hak ve pek çok aile için bir zorunluluk. Ama bir sonucu oldu: gün içinde mahallede kimse kalmadı.
Ve o ağın yaptığı işi devralan olmadı. Devlet devralamaz, çünkü o bilgi resmi değil. Piyasa devralamaz, çünkü satılık değil.
Bugün bir mahallede kimin sıkıntıda olduğunu bilen bir merkez yok. Bilgi dağıldı; bilgi dağılınca yardım da dağıldı.
Yeniden kurulan biçimler
Her şeye rağmen, insan topluluk kurmadan duramıyor. Mahalle dağıldı ama yerine başka biçimler çıkıyor.
Bina grupları, veli grupları, cami cemaatleri, dernekler, spor kulüpleri, hemşeri dernekleri. Bunların hepsi, mahallenin bazı işlerini kısmen görüyor.
Bunların ortak zayıflığı: tek amaçlı olmaları. Veli grubu sadece okul konuşuyor, spor kulübü sadece maç. Mahalle ise çok amaçlıydı — aynı insanlar hem komşun, hem dostun, hem yardımlaşma ortağındı.
Tek amaçlı ilişkiler kolay kuruluyor ama kolay da bitiyor. Çocuk okuldan mezun olunca veli grubu dağılıyor.
Yine de bunlar bir zemin. Belki de yapılacak şey, bu tek amaçlı grupları biraz genişletmek: veli grubundaki insanlarla okul dışında bir şey yapmak, cami cemaatiyle namaz dışında buluşmak.
Bir ilişkiyi çok amaçlı hâle getirmek, onu kalıcı kılıyor.
İradî mahalle
Mahalle eskiden kendiliğinden oluşuyordu; bugün olmuyor. Öyleyse ya vazgeçeceğiz ya da bilerek kuracağız.
İradî mahalle şu demek: coğrafi yakınlığı olan, birbirinden haberdar olmayı seçmiş bir insan topluluğu. Kaç kişi olduğu önemli değil. Beş aile de olabilir.
Kurmak için gereken şey büyük bir organizasyon değil. Bir liste, bir grup, düzenli bir buluşma ve birkaç somut taahhüt: hastalanan olursa haber verilecek, ihtiyaç olursa paylaşılacak, ayda bir yemek yenecek.
Bunun yapay olduğunu düşünebilirsiniz. Kendiliğinden olan bir şeyi zorlamak gibi. Ama kendiliğindenliğin şartları ortadan kalktığında, iradeyle kurmaktan başka yol yok.
Zaten çoğu iyi şey böyle: bir zamanlar kendiliğinden olurdu, şimdi niyet gerektiriyor.
Nereden başlanır?
Ben şuradan başladım: oturduğum binadaki insanların isimlerini öğrenmek. Bu bile aylar sürdü.
Sonra bir adım daha: bayramlarda kapı çalmak. İlk yıl garip karşılandı. İkinci yıl bekleniyordu.
Şimdi düşündüğüm şey, birkaç komşuyla ortak bir şey yapmak. Bina toplantısı değil — o zaten var ve orada sadece aidat konuşuluyor. Bir yemek, bir çay, bir sohbet.
Küçük başlamak zorundayız çünkü büyük başlangıçlar tutmuyor. Ve belki de mahalle, hiçbir zaman büyük bir planla kurulmadı; sadece insanlar birbirini görmeye devam etti.
Şimdi görmeyi bıraktık. Yeniden görmeye başlamak, sanıldığından daha zor ama sanıldığından daha basit bir iş.
Bir sokakta durup etrafına bakmakla başlıyor.
Son bir not
Bu yazıyı yazarken kendi payımı düşündüm. Mahallenin dağılmasından şikâyet ediyorum ama ben de dağıtanlardan biriyim.
İşim uzakta, günün büyük kısmı orada geçiyor. Komşularımı tanımıyorum. Alışverişimi zincir marketten yapıyorum. Bir sorun olduğunda yönetime yazıyorum.
Yani tarif ettiğim çözülmenin hem mağduru hem failiyim.
Bunu yazmak önemli geldi. Çünkü bu tür meseleleri hep "onlar" diye anlatmak kolay: modernleşme, kapitalizm, şehirleşme. Bunlar gerçek sebepler ama içlerinde benim küçük kararlarım da var.
Ve büyük yapıları değiştiremesem de küçük kararlarımı değiştirebilirim.
Bir sokağı kimse tek başına diriltemez. Ama bir kapı, tek kişiyle açılır.
İlgili kategori
toplum