Muharrem Ibis
yolculuk

Musluğun önünden her geçişte kendimle karşılaştım: ağır işte oruç tutmak

Ağır işte oruç tutmak, orucu bana yeniden öğretti. Aç kalmakla ilgili değilmiş; bedenin susup başka bir şeyin konuşmasıyla ilgiliymiş.

Musluğun önünden her geçişte kendimle karşılaştım: ağır işte oruç tutmak

Ramazan yaza denk geldiğinde depoda çalışmak başka bir şey oluyor. Günler uzun, hava ağır, iş aynı. Kolilerin ağırlığı oruçlu olduğunu bilmiyor.

İlk yıllarda bunu bir zorluk olarak yaşadım. Sabırsızlıkla saate baktığım, akşamı beklediğim, gün ortasında pes etmeyi düşündüğüm yıllar. Sonra bir şey değişti. Değişen iş değildi; benim orucu anlama biçimimdi.

İlk saatler

Sabah sahurdan sonra iş başı yapmak, günün en kolay kısmı. Beden henüz taze, mide dolu, hava serin. Bu saatlerde oruç neredeyse hissedilmiyor. İnsan kendini güçlü sanıyor.

Asıl mesele öğleden sonra başlıyor. Saat üç civarı, bedenin şeker düştüğünü fark ediyorsun. Hareketler yavaşlıyor, dikkat dağılıyor, sinirler geriliyor. Elindeki listeyi ikinci kez okuyorsun çünkü ilkinde anlamamışsın.

O saatlerde öğrendiğim ilk şey şu oldu: gücümün ne kadarının fizyolojik olduğunu bilmiyormuşum. Kendimi sabırlı, sakin, nazik bir insan sanıyordum. Meğer bunların bir kısmı kan şekeriymiş.

Bu tespit insanı biraz sarsıyor. Ahlaki niteliklerimizin ne kadarı gerçekten bize ait, ne kadarı sadece rahat şartların ürünü? Aç, yorgun ve susuz kaldığında ortaya çıkan insan, senin asıl hâlin mi?

Sanırım oruç tam da bunu göstermek için var. Rahat şartlarda kimsenin ahlakı sınanmıyor.

Susuzluk

Açlık dayanılabilir bir şey. Birkaç saat sonra mide susuyor, alışıyorsun. Susuzluk öyle değil.

Fiziksel iş yaparken terliyorsun ve terin karşılığı yok. Ağız kuruyor, dudak çatlıyor, baş ağrımaya başlıyor. Depoda musluğun önünden günde kaç kez geçtiğimi sayabilirim.

O musluğun önünden geçmek, orucun bana öğrettiği en somut ders oldu. Çünkü orada seni tutan hiçbir dış engel yok. Kapıda bekçi yok, kimse görmüyor, uzatıp içsen kimsenin haberi olmaz. Sadece sen ve niyetin var.

İşte o an, insanın kendi sözünün ne kadar güçlü olduğunu görmesi. Kimsenin görmediği yerde tutulan söz — ahlakın asıl ölçüsü bu galiba. Görülürken iyi olmak bir davranış; görülmezken iyi olmak bir karakter.

Yıllardır her Ramazan o musluğun önünden geçiyorum ve her seferinde aynı şeyi düşünüyorum: Beni tutan şey ne? Cevap her zaman aynı: görülüyor olduğuma dair bir bilgi. Kimse görmüyor ama görülüyorum.

Sinir ve dil

Orucun en zor kısmı aç kalmak değil, huysuzlanmamak.

Yorgun ve aç bir insanın dili sivrileşiyor. Bir yanlış anlaşılma, bir gecikme, bir hata; normal günde omuz silkeceğim şeye o gün patlıyorum. Ve patladıktan sonra utanıyorum.

Bir hadiste, oruçluyken birisi sataşırsa "ben oruçluyum" demenin tavsiye edildiği bildirilir. Bu cümleyi ilk duyduğumda bir mazeret gibi anlamıştım: kusura bakma, açım, hâlim yok.

Şimdi tersini düşünüyorum. "Ben oruçluyum" cümlesi bir mazeret değil, bir hatırlatma. Kendine söylüyorsun aslında. Şu an bir sözleşmenin içindeyim, kavga edemem.

Depoda bunu birkaç kez sesli söyledim. Karşımdaki adam tuhaf baktı ama beni tuttu.

Orucun asıl işi burada oluyor sanırım. Aç kalmak sadece bir zemin; asıl imtihan o zeminde kurulan davranış.

Zamanın uzaması

Ramazan'da gün uzun geçiyor — ama bu, kötü anlamda değil.

Normal günlerde saatler nasıl geçtiğini fark etmiyorum. Sabah işe giriyorum, bir bakmışım akşam olmuş, arada ne oldu tam hatırlamıyorum. Ramazan'da her saat kendini hissettiriyor. Zamanın varlığını fark ediyorsun.

Bunun sebebi basit: bedenin sürekli bir şey bekliyor ve bekleyen bir bedende zaman yavaşlıyor. Ama bu yavaşlığın bir hediyesi var. Gün, üzerinden geçip gittiğin bir şey olmaktan çıkıp içinde durduğun bir şeye dönüşüyor.

Yılın on bir ayında zamanın nasıl akıp gittiğini fark etmiyorum. Bir ay boyunca fark ediyorum. Ve o ay bittiğinde, geçen on bir ayın nasıl bu kadar çabuk geçtiğini sorguluyorum.

İftar

Depodan çıkıp eve yetişmek her zaman mümkün olmuyor. Bazı akşamlar iftarı yolda, bazen depoda açtım.

Yolda açılan iftarın kendine has bir tadı var. Çantandan çıkardığın bir hurma, bir şişe su. Vasıtada, ayakta, kimsenin fark etmediği bir an. O anda içilen suyun tadını tarif edemiyorum. Sadece su. Aynı su.

Bir kere, depoda birlikte çalıştığımız birkaç kişiyle beraber açtık. Kimin ne getirdiyse ortaya koyduk. Zeytin, peynir, ekmek. Kolilerin üzerine gazete serdik. O sofra, hayatımda oturduğum en güzel sofralardan biriydi.

Sonra düşündüm: neden? Yemek sıradandı, mekân çirkindi, hepimiz yorgunduk. Galiba şundan: paylaşılan bir mahrumiyetin ardından gelen paylaşılan bir sofra. Beraber beklemiş insanların beraber yemesi.

Bugünkü hayatın en çok kaybettiği şey belki de bu. Beraber bekleyip beraber yiyen insan sayısı azaldı. Herkes kendi vaktinde, kendi başına, kendi ekranının karşısında yiyor.

Bedenin dili

Bir ay boyunca beden konuşuyor ve sen onu dinlemek zorunda kalıyorsun.

Normal zamanda bedeni bir araç gibi kullanıyorum: taşısın, yürüsün, dayansın. İhtiyaçlarını, o ihtiyaçlar bağırmadan fark etmiyorum. Ramazan'da beden sürekli bir şeyler söylüyor ve ben onu dinliyorum.

Bu dinleme, tuhaf bir yakınlık kuruyor. Kendi bedenime karşı bir şefkat hissediyorum — belki de yılın tek zamanı. Onu zorladığımı, ona ne yüklediğimi, ne kadar dayanıklı olduğunu fark ediyorum.

Bayram sabahı, ilk kahvaltıda, kendi bedenime bir teşekkür borçlu hissediyorum. Bir ay boyunca şikâyet etmeden taşıdı.

Sahur

Gecenin en tuhaf saatinde kalkmak.

Sahur, Ramazan'ın en az konuşulan ama bana en çok dokunan kısmı. Üç buçukta çalan alarm, karanlık mutfak, yarı uykulu hâlde çiğnenen lokmalar.

O saatte şehir sessiz. Sadece birkaç pencerede ışık var ve o ışıkların ne olduğunu biliyorsun. Tanımadığın insanlar, senin gibi, aynı anda kalkmış. Görmediğin ama varlığını bildiğin bir topluluk.

Bu his, Ramazan'ın en güçlü tarafı sanırım. Yaptığın şeyi aynı anda milyonlarca insanın yaptığını bilmek. Yalnız yapılan bir ibadet değil bu; herkesin aynı saatte durduğu, aynı saatte başladığı bir düzen.

Yılın geri kalanında böyle bir ortaklık hissi bulmak zor. Herkes kendi programında yaşıyor. Ramazan bir ay boyunca herkesi aynı takvime sokuyor ve bu, insanı yalnızlıktan çıkarıyor.

Sahurdan sonra uyumayıp beklediğim sabahlar oldu. O saatlerde okunan birkaç sayfa, gündüz okunan otuz sayfadan fazla yer etti.

Oruç tutmayanlarla çalışmak

Depoda herkes oruç tutmuyor. Bu bana bir şey öğretti.

İlk yıllarda içimde bir üstünlük duygusu vardı — itiraf etmesi hoş değil ama gerçek bu. Ben tutuyorum, o tutmuyor. Sonra bu duygunun orucun kendisini bozduğunu fark ettim. Çünkü oruç nefsi terbiye etmek içindi; ben onu nefsimi şişirmek için kullanıyordum.

İkinci şey: oruç tutmayan arkadaşlarımın çoğu, benim işimi hafifletmeye çalıştı. Ağır kolileri onlar taşıdı, su içerken yanımda içmemeye dikkat ettiler. Kimse bunu bir görev bilmiyordu; sadece nezaketti.

O nezaket, benim içimdeki hüküm verme isteğini utandırdı. Kimin ne yaptığını bilmiyorum. Kimin ne taşıdığını, neyle uğraştığını, hangi imtihandan geçtiğini bilmiyorum.

Bir insanın dindarlığını ölçmek benim işim değil. Benim işim kendi orucumu tutmak. Bunu öğrenmem yıllar aldı ve depoda öğrendim.

Teravih ve yorgunluk

Akşam işten çıkıp iftar edip camiye yetişmek her zaman olmuyor.

Bazı akşamlar o kadar yorgunum ki, iftardan sonra oturduğum yerde uyuyakalıyorum. Uyandığımda teravih vakti geçmiş oluyor ve bir suçluluk hissediyorum.

Uzun süre bu suçlulukla uğraştım. Sonra şunu düşündüm: bedenin taşıyabileceğinden fazlasını yüklemek, dindarlık değil. Din, insanın gücünün üstünde bir yük yüklemediğini söylüyor.

Bu, gevşekliğe mazeret değil. Ama kendi kapasitesini bilmek de bir edep. Yorgun bir bedenle zorla kılınan ve hiçbir şey hissedilmeyen bir namaz ile, dinlenip huşuyla kılınan daha az rekât arasında bir tercih yapmak zorunda kalıyorsun bazen.

Şimdi şöyle yapıyorum: yetişebildiğim akşamlar gidiyorum, yetişemediğim akşamlar evde kılabildiğim kadarını kılıyorum. Ve kendimi yargılamıyorum.

Ağır işte çalışan bir insanın ibadeti, masabaşında çalışanınkiyle aynı biçimde olmak zorunda değil. Bunu anlamak beni rahatlattı.

Son on gün

Ramazan'ın son on günü başka bir hâl alıyor.

Bir aciliyet duygusu geliyor: bitiyor, kaçırıyorum. Kadir gecesinin bu on gün içinde aranması, bütün geceye bir dikkat kazandırıyor. Hangi gece olduğunu bilmemek, hepsini kıymetli kılıyor.

Bunun bir hikmet olduğunu düşünüyorum. Eğer tarih belli olsaydı, herkes o bir geceyi ihya eder, diğerlerini boş geçerdi. Belirsizlik, dikkati yayıyor.

Hayatın kendisi de böyle sanırım. Ecelin bilinmemesi de aynı işi görüyor: hangi günün son gün olduğunu bilmediğin için, her günü öyle yaşaman gerekiyor.

Depoda son on günde daha yorgunum ama daha dikkatliyim. Yorgunluk arttıkça, tuhaf biçimde, dikkat de artıyor. Belki de rahatlık dikkati dağıtan şeydi.

Yoksulluğu anlamak

Orucun hikmetleri sayılırken en çok söylenen şey: aç kalıp yoksulun hâlini anlamak.

Uzun süre bu açıklamayı biraz yüzeysel buldum. Çünkü benim açlığımla gerçek açlık aynı şey değil. Ben akşam yiyeceğimi biliyorum. Bilmemek, bambaşka bir hâl.

Ama zamanla şunu gördüm: oruç yoksulluğu tam olarak yaşatmıyor, ama hatırlatıyor. Bir kapı aralıyor. Aç bir bedenle geçirilen bir öğleden sonra, sana "bazı insanlar bunu her gün yaşıyor ve akşamı garanti değil" cümlesini soyut olmaktan çıkarıyor.

O cümle soyut olmaktan çıktığında, elin cebine daha kolay gidiyor. Sanırım kastedilen buydu.

Bayram sabahı

Bayram sabahı camiye giderken sokaklar başka görünüyor.

Herkes temiz, herkes acele ediyor, herkes aynı yöne yürüyor. Bir ay boyunca birlikte bir şey yapmış insanların birlikte bitirmesi.

Bayram namazından çıkınca kucaklaşmalar başlıyor. Tanımadığın insanlarla bayramlaşıyorsun. Yılın hiçbir gününde tanımadığın birine sarılmıyorsun; o sabah sarılıyorsun.

Bunun ne kadar kıymetli olduğunu, ancak yılın geri kalanındaki mesafeyi düşününce anlıyorum. Bir toplumun yılda birkaç kez de olsa böyle temas etmesi, dokusunu ayakta tutan şey.

Sonra ilk çay. Bir ay boyunca gündüz içilmemiş çayın, bayram sabahı içilişi. Tadını anlatamam. Aynı çay.

Geriye kalan alışkanlık

Ramazan'ın bana kalıcı olarak bıraktığı tek şey, yemekle kurduğum ilişkinin değişmesi oldu.

Eskiden acıkmayı bir problem gibi görürdüm; hemen çözülmesi gereken bir şey. Şimdi acıkmanın kendisiyle oturabiliyorum. Bir iki saat aç kalmak beni telaşlandırmıyor.

Bu küçük bir kazanım gibi görünebilir. Ama altında büyük bir şey var: bir arzuyla arasına mesafe koyabilen insan, o arzuya hükmediyor demektir.

Ve bu, sadece yemekle sınırlı kalmıyor. Bir şeyi hemen istemeye alışmış bir zihin, her alanda hemen istiyor. Bir alanda beklemeyi öğrenen zihin, diğer alanlarda da bekleyebiliyor.

Depoda geçirdiğim Ramazanlar bana bunu öğretti. Rahat şartlarda tutulan oruç da elbette makbul; ama zorlukta tutulan oruç insana kendisini gösteriyor.

Bittiğinde

Ramazan bittiğinde bir boşluk hissediyorum. Herkesin bahsettiği bir şey bu.

Boşluğun sebebi sanırım şu: bir ay boyunca hayatın bir çerçevesi vardı. Ne zaman yiyeceğin, ne zaman duracağın, neye dikkat edeceğin belliydi. Çerçeve kalkınca, günler yeniden şekilsizleşiyor.

Bu bana çerçevenin kendisinin bir nimet olduğunu düşündürdü. Sınırsız serbestlik, sanıldığı gibi bir rahatlık değil; çoğu zaman bir dağınıklık.

Bu yüzden Ramazan'dan sonra bir şeyleri sürdürmeye çalışıyorum. Hepsini değil — o mümkün olmuyor. Ama birkaç şeyi: erken kalkmayı, gün içinde bir kez durmayı, akşam kısa bir muhasebeyi.

Çoğu birkaç hafta sonra sönüyor. Sonra ertesi yıl yeniden başlıyor. Belki de tekrar tekrar başlamak, bu işin doğasında var.

Bir ay sonra

Şimdi Ramazan'ın üzerinden aylar geçti. Depoda yine çalışıyorum, yine yoruluyorum, ama artık musluğun önünden düşünmeden geçiyorum.

Bunu bir kayıp olarak yazıyorum. O bir ay boyunca kazandığım dikkatin çoğu gitti. Ama tamamı gitmedi.

Bir şey kaldı: bedenimin ve huyumun ne kadar şarta bağlı olduğunu artık biliyorum. Sabırlı olduğumu sandığım günlerde, belki sadece tok olduğumu düşünüyorum. Bu bilgi kendimi daha az beğenmemi sağlıyor — ve galiba bu iyi bir şey.

Bir şeyi de itiraf edeyim: bu yazıyı okuyan biri, benim düzenli ve derli toplu bir dindarlığım olduğunu düşünebilir. Öyle değil. Aksadığım çok yer var, ihmal ettiğim çok şey var.

Ramazan'ı sevmemin bir sebebi de bu sanırım. Yıl boyunca dağılan bir insanı, bir ay boyunca toparlıyor. Kendi başıma kuramadığım düzeni, dışarıdan bir takvim kuruyor.

Belki de ibadetlerin belirli vakitlere bağlanmasının hikmeti burada. İnsana bırakılsa, hiçbirini düzenli yapamaz. Vakit, iradenin eksiğini tamamlıyor.

Gelecek Ramazan'ı bekliyorum. Zorlanacağımı biliyorum. Yine de bekliyorum; çünkü yılda bir kez, kendimin gerçek ölçüsünü görüyorum.

Bir hatırlatma

Bu yazıyı Ramazan üzerine bir rehber olarak okumayın. Ben kimseye bir şey öğretecek durumda değilim; sadece kendi tuttuğum notları yazıyorum.

Ağır işte çalışan, oruç tutup tutmamakta zorlanan biri varsa, ona söyleyebileceğim tek şey şu: kendi kapasiteni bilmek de bir edeptir. Dinin kolaylık üzerine kurulduğunu, güç yetirilemeyecek bir yükün yüklenmediğini hatırlamak gerekiyor.

Ben bazı yıllar zorlandım, bazı yıllar zorlanmadım. Zorlandığım yıllarda kendimi suçladım; şimdi bunun gereksiz olduğunu düşünüyorum.

Niyet baştaydı. Gerisi bedenin hâline kalmış.

Ve depo yerinde duruyor. Raflar aynı, koliler aynı, musluk aynı yerde. Değişen tek şey, önünden geçen adam.

Belki bütün mesele bu: mekânlar bizi beklemiyor, biz onların içinden geçerken değişiyoruz. Aynı depoya on yıl girip çıkan biri, on yıl önceki adam değil.

Bir sonraki Ramazan geldiğinde yine zorlanacağım. Yine öğleden sonra üçte pes etmeyi düşüneceğim, yine musluğun önünden geçerken duraksayacağım.

Ama şunu da biliyorum: o duraksama anı, benim yılda otuz gün kendimle karşılaştığım an. Yılın geri kalanında kendimden kaçabiliyorum; orada kaçamıyorum.

Ve galiba bir insanın kendisiyle karşılaşacak bir yeri olması, düşündüğümden daha kıymetli bir şey.

Depo bana bunu verdi. Hiç ummadığım bir yerden gelen, hiç aramadığım bir ders. Belki de en iyi dersler böyle geliyor: aramadığın yerde, yorgunken, elin koli taşırken.

Şimdi yeniden listeye bakıyorum. Gün başlıyor.

Bugün de aynı raflar arasında yürüyeceğim. Aynı listeyi okuyacağım, aynı kolileri kaldıracağım. Sıradan bir gün olacak.

Ama sıradan günlerin toplamı, bir ömür ediyor. Ve o ömrün nasıl geçtiğine, bu sıradan günlerde verdiğim kararlar karar veriyor.

Kapıdan girerken besmele çekiyorum. Küçük bir alışkanlık, kimsenin duymadığı.

İlgili kategori

yolculuk