Günde üç buçuk saatimi yolda kaybediyordum: ayakta okunan kitapların on yılı
Günde üç saatimi yolda geçiriyorum. Uzun süre bunu kayıp saydım. Sonra o saatleri okumaya verdim ve okuduğum her şey oradan geldi.
Sabah altı buçukta duraktayım. Hava daha aydınlanmamış. Otobüs geliyor, doluyor, ben ayakta kalıyorum. Çantamı öne alıyorum, bir elimle tutamağa yapışıyorum, diğer elimle kitabı açıyorum.
Bu, on yıldan fazladır sürüyor.
Kaybedilen saatler
Şehrin ucunda oturmanın bedeli, yolda geçen zaman. Gidiş bir buçuk saat, dönüş bazen iki. Günde üç, üç buçuk saat.
Bunu hesapladığımda ilk tepkim öfke olmuştu. Yılda yaklaşık sekiz yüz saat. Otuz beş gün. Ömrümün her yılından bir aydan fazlası, sadece bir yerden bir yere gitmek için harcanıyordu.
Uzun süre bu öfkeyle yaşadım. Yolu bir ceza gibi gördüm. Şehri suçladım, ev fiyatlarını suçladım, kendimi suçladım.
Sonra bir gün — ne zaman olduğunu tam hatırlamıyorum — bu saatlerin zaten var olduğunu kabullendim. Değiştiremiyordum. Değiştiremediğim bir şeye kızmak, ona iki kere ödemek demekti: hem zamanı hem huzuru.
O gün çantama bir kitap koydum.
Ayakta okuma tekniği
Bunun bir tekniği var ve zamanla öğreniliyor.
Önce duruş: sırtını bir yere yaslayabiliyorsan iyi. Yaslanamıyorsan bacaklarını hafif açıp dengeyi bedene dağıtacaksın. Tutamağa asılmak yorucu; sadece dengeyi düzeltmek için kullanmak lazım.
Sonra kitap: kalın kitap ayakta okunmaz. Cep boyu, ince, sağlam ciltli kitaplar yolun kitabıdır. Sayfası kolay çevrilmeli, tek elle tutulabilmeli.
Işık meselesi var: sabah erken ve akşam geç saatlerde vasıta karanlık oluyor. Pencere kenarına yakın durmak fark ediyor.
Ve en önemlisi: durakları kaçırmamak. Bunun için içimde bir sayaç kuruldu zamanla. Kaç durak geçtiğini okurken bile biliyorum. Yine de birkaç kez kaçırdım — özellikle iyi kitaplarda.
Bu ayrıntıları yazıyorum çünkü kimse anlatmıyor. Okuma tavsiyeleri hep sakin bir odada, iyi bir ışıkta, çayla birlikte kurgulanıyor. O şartlar herkeste yok.
Gürültüde okumak
En çok sorulan şey bu: o gürültüde nasıl konsantre oluyorsun?
Başta olmuyordum. İlk aylar aynı paragrafı üç kez okuyordum. Konuşmalar, telefon sesleri, anons, fren sesi. Zihin sürekli dışarı kayıyordu.
Sonra bir şey oldu: gürültü arka plana geçti. Bunun bir alışma meselesi olduğunu düşünüyorum. Zihin, sürekli aynı türden uyaranı bir süre sonra filtreliyor.
Şimdi tam tersi oluyor: sessiz bir odada okurken daha çok dağılıyorum. Sessizlik, zihnin kendi gürültüsünü duyulur kılıyor. Vasıtada dışarısı gürültülü olduğu için içerisi susuyor.
Bu bana ilginç bir şey öğretti: ideal şartları beklemek, çoğu zaman hiç başlamamanın kibar hâli. İdeal şartlar gelmiyor. Gelse de o şartlarda okuyacağımızın garantisi yok.
Yolun kitabı, evin kitabı
Her kitap yolda okunmuyor. Zamanla bir ayrım oluştu bende.
Yolda okunabilenler: Denemeler, kısa bölümlü kitaplar, biyografi, tarih anlatıları, roman. Bunların ortak özelliği, kesintiye dayanıklı olmaları. Bir durakta kalkıp indiğinde ipin ucunu kaybetmiyorsun.
Yolda okunamayanlar: Yoğun felsefe metinleri, üzerinde durup düşünmek gereken şeyler, not alarak okunması gereken kitaplar. Bunlar duraklamayı gerektiriyor ve vasıtada duraklayamıyorsun; akış seni sürüklüyor.
Kur'an'ı da yolda okumuyorum. Deneyimledim ama olmadı; o başka bir dikkat istiyor.
Bu ayrımı yapmak okumayı verimli kıldı. Yanlış kitabı yanlış yerde okumaya çalışmak, hem kitaba hem kendine haksızlık.
Telefonla savaş
Dürüst olmam gerekirse: her gün kitap okumuyorum. Bazı günler telefonu çıkarıyorum ve bir buçuk saat kaydırarak geçiriyorum.
O günlerin sonunda eve vardığımda, kitap okuduğum günlerden daha yorgun oluyorum. Bu tuhaf ama tutarlı bir gözlem. Kitap dinlendiriyor, ekran yoruyor.
Sebebini şöyle açıklıyorum: kitap tek bir yöne gidiyor, ekran her yöne. Kitapta zihin bir hattı takip ediyor; ekranda sürekli yön değiştiriyor. Yön değiştirmek yorucu.
Şimdi bir kural uyguluyorum: çantada kitap varsa telefon cepte kalıyor. Basit ama işe yarıyor. Çünkü asıl mesele irade değil, hangisinin daha kolay ulaşılabilir olduğu. Kitabı elime almışsam telefonu çıkarmak zahmet oluyor.
Zahmeti kimin tarafına koyduğun, sonucu belirliyor.
İlk kitap
Yolda bitirdiğim ilk kitabı hatırlıyorum. Kalın değildi ama benim için uzundu; üç haftada bitti.
Son sayfayı bir akşam üstü, dönüş yolunda kapattım. Vasıta kalabalıktı, ben ayaktaydım, kimse bana bakmıyordu. Kitabı çantaya koydum ve camdan dışarı baktım.
O an bir şey hissettim: bir şeyi bitirmiştim. Küçük bir şey, kimsenin haberi olmayan bir şey. Ama benim yaptığım bir şeydi.
O dönem hayatımda pek çok şey yarım kalıyordu. İşler, planlar, niyetler. Bir kitabı bitirmek, bitirebildiğimi gösterdi.
Sanırım okumaya bağlanmamın sebebi bilgi değil, buydu: bitirme tecrübesi.
Bakışlar
Bir dönem insanların baktığını fark ettim. Vasıtada kitap okuyan biri, dikkat çekiyor.
Bakışların çoğu meraklı. Bazıları kitabın adını okumaya çalışıyor. Birkaç kez insanlar ne okuduğumu sordu; ikisiyle uzun sohbet ettik.
Ama bazı bakışlarda başka bir şey var: bir tuhaflık atfı. Herkesin telefona baktığı yerde kitap okumak, biraz gösterişli görünüyor olabilir. Bir dönem bundan rahatsız oldum, kitabı kapağı görünmeyecek şekilde tuttum.
Sonra bıraktım. Kimsenin ne düşündüğünü kontrol edemem ve etmeye çalışmak yorucu. Zaten iki durak sonra iniyorlar.
Vasıtadaki insanlar
On yıl aynı hatta gidip gelince, yüzler tanıdık geliyor.
İsimlerini bilmediğim ama her sabah gördüğüm insanlar var. Şapkalı adam, hep aynı yerde inen kadın, kulaklığını hiç çıkarmayan genç. Aramızda hiçbir konuşma geçmedi ama bir tür ortaklık var.
Bir sabah şapkalı adamı görmedim. Sonraki gün de. Bir hafta boyunca yoktu. O hafta boyunca, tanımadığım bir adamı merak ettim.
Sonra geri geldi. Rahatladım. Ona hiçbir şey söylemedim.
Bu tuhaf ilişkiyi düşünüyorum bazen. Modern şehrin insanı, tanımadığı ama düzenli gördüğü yüzlerle çevrili. Ne yabancı ne tanıdık. Bir ara kategori.
Belki de yapılacak şey, o kategoriyi bozmak. Bir sabah selam vermek. Denedim birkaç kez; bazen karşılık geldi, bazen gelmedi.
Yine de denemeye devam ediyorum. Çünkü on yıl aynı otobüse binip kimseyi tanımamak, garip bir israf gibi geliyor.
Kışın ve yazın
Yolun mevsimi var.
Kışın sabah karanlık başlıyor. Camlar buğulu, içerisi kalabalık ve ıslak, herkes üzerinde palto. Kitabı tutmak zor, eldivenle sayfa çevrilmiyor. Bu mevsimde daha az okuyorum.
Yaz sabahları ise ışık bol. Altı buçukta ortalık aydınlık, otobüs daha boş, cam açık. En verimli okuma dönemim yaz.
Ama yaz akşamları zor. Sıcak, kalabalık, terli. Dönüşte kitap açmak istemiyorum çoğu gün.
Bunları yazıyorum çünkü okuma alışkanlığının ne kadar fiziksel şartlara bağlı olduğunu göstermek istiyorum. "Okumak istiyorum ama olmuyor" diyen birine söylenecek şey, daha çok irade değil belki; şartları düzenlemek.
Ben yıllar içinde şartlarımı öğrendim: sabah gidiş en verimli. Onu koruyorum, gerisini zorlamıyorum.
Hafızada kalanlar
İlginç bir şey fark ettim: yolda okuduğum kitapları daha iyi hatırlıyorum.
Bunun sebebi mekân olabilir. Bir sahneyi okuduğum yeri hatırlıyorum: hangi köprüden geçerken, hangi durakta, hangi hava koşulunda. Metin, mekâna bağlanmış.
Evde okuduklarımda böyle bir bağ yok; hepsi aynı koltukta okunmuş.
Zihin, bilgiyi bağlamla birlikte saklıyor sanırım. Yolda okumak, her sayfaya farklı bir bağlam veriyor ve bu, hatırlamayı kolaylaştırıyor.
Bazı kitapları düşündüğümde aklıma önce o kitabın "yolu" geliyor. Hangi güzergâhta okunduğu. Sonra içeriği.
Yıpranan kitaplar
Yolda okunan kitaplar hırpalanıyor. Kapaklar kıvrılıyor, sayfa kenarları eziliyor, sırt çatlıyor.
Uzun süre buna üzüldüm. Kitaplarımın temiz kalmasını isterdim.
Sonra bakış açım değişti. Yıpranmış bir kitap, okunmuş bir kitap. Rafta duran tertemiz kitaplar ise çoğu zaman hiç açılmamış olanlar.
Şimdi kitaplığıma baktığımda, en yıpranmış olanların en sevdiklerim olduğunu görüyorum. Yıpranma bir hasar değil, bir kayıt.
Bu, insanlar için de geçerli belki. Yıpranmamış bir hayat, yaşanmamış bir hayat.
Not almak
Yolda not almak mümkün değil — en azından benim için. Ayakta, sallanan bir yerde yazamıyorum.
Bunun için bir yöntem geliştirdim: kalmasını istediğim yerin köşesini kıvırıyorum. Sonra akşam eve varınca o sayfalara dönüp deftere geçiriyorum.
Bu iki aşamalı sistem beklenmedik bir fayda verdi: aradan geçen birkaç saat bir eleme yapıyor. Kıvırdığım sayfaların bir kısmı akşam bana o kadar önemli gelmiyor. Yani ilk heyecanla değil, soğumuş hâlde seçiyorum.
Deftere geçirdiğim cümlelerin çoğu bugün yazdığım yazıların çekirdeğini oluşturuyor. Bu sitedeki yazıların hemen hepsinin ilk hâli, bir otobüste kıvrılmış bir sayfa köşesiydi.
Ne okumalı sorusu
Bana en çok sorulan şey ne okuduğum değil, ne okunması gerektiği.
Bu soruya iyi bir cevabım yok. Çünkü herkesin ihtiyacı farklı ve bir kitabın kıymeti, okuyanın o an neye ihtiyaç duyduğuna bağlı.
Ama birkaç şey söyleyebilirim.
Sıkılıyorsan bırak. Yarım bırakılan kitap suç değil. Bir kitabı zorla bitirmek, okumayı bir ödeve çeviriyor ve ödevler sevilmiyor. Ben yıllarca bitirmek zorunda hissettim; şimdi elli sayfada karar veriyorum.
Kolaydan başla. Zor kitaplarla başlayan insanların çoğu okumayı bırakıyor. Önce okuma alışkanlığı kurulacak, sonra zorluk artacak. Kas gibi.
Bir yazarı takip et. Beğendiğin bir yazarın bütün kitaplarını okumak, farklı yazarlardan birer kitap okumaktan daha çok şey öğretiyor. Çünkü bir zihni tanımaya başlıyorsun.
Eskiye dön. Yeni çıkan kitapların çoğu birkaç yıl sonra unutuluyor. Yüz yıl ayakta kalmış bir kitap, en azından bir sınavdan geçmiş.
Tekrar oku. Sevdiğin kitabı ikinci kez okumak, yeni bir kitaptan çoğu zaman daha faydalı.
Bunlar benim için işe yaradı. Herkes için yarar mı, bilmiyorum.
Okumanın sınırı
Bir şeyi de itiraf etmeliyim: okumak, tek başına insanı iyi yapmıyor.
Bir dönem bunu düşünürdüm. Çok okuyan insanın daha anlayışlı, daha sabırlı, daha olgun olacağını sanıyordum. Sonra çok okuyup hiç değişmemiş insanlar gördüm. Kendim de bazı dönemler öyle oldum.
Okumak bir malzeme veriyor. O malzemeyle ne yapıldığı ayrı bir mesele. Bilgi, kendiliğinden amele dönüşmüyor.
Hatta bir tehlikesi var: okumak, yapmanın yerine geçebiliyor. Sabır üzerine on kitap okuyup hiç sabretmemek mümkün. Ve okuduğun için sabırlı olduğunu sanmak da mümkün.
Bu yüzden okuduğum şeyleri hayata bağlamaya çalışıyorum. Bir kitapta bir tavsiye okuduğumda, onu bir hafta denemeye çalışıyorum. Denenmeyen bilgi, kısa sürede unutuluyor zaten.
Yolun sonunda
Akşam eve vardığımda, gün boyu depoda yorulmuş bir bedenle ve yolda okumuş bir zihinle giriyorum kapıdan.
Bu ikisi tuhaf bir denge kuruyor. Beden yorgun ama zihin uyanık. Eğer gün boyu masabaşında oturup akşam da okusaydım, sanırım hiçbiri olmazdı.
Yol, bu ikisi arasındaki geçiş odası. İşten çıkıp doğrudan eve girmiyorum; arada bir buçuk saat var ve o saatte başka bir dünyaya giriyorum. Eve vardığımda deponun günü çoktan geride kalmış oluyor.
Belki de yolun asıl faydası bu: bir tampon. Herkesin işten eve doğrudan geçtiği bir hayatta, bu tamponun olmaması bir kayıp bile olabilir.
Şikâyet etmeyi bırakmak
Hâlâ yolun uzun olduğunu düşünüyorum. Kısa olsa daha iyi olurdu; kimseye "şehrin ucunda otur" diye tavsiye vermem.
Ama şunu öğrendim: değiştiremediğin bir şartı, içini doldurarak dönüştürebiliyorsun. Şart aynı kalıyor, sen değişiyorsun.
Yol hâlâ üç buçuk saat. Ama artık kayıp değil. Yılda sekiz yüz saat okuma yapıyorum ve bunu masabaşında çalışan çoğu insan yapamıyor.
Bunu bir üstünlük olarak yazmıyorum. Sadece şunu söylemek istiyorum: elimizde olmayan şartların içinde de bir alan var ve o alan bize ait.
Yarın sabah
Yarın yine altı buçukta durakta olacağım. Hava soğuk olacak, otobüs dolu olacak, yine ayakta kalacağım.
Çantamda bir kitap var; yarısına geldim. Yarın sabah kaldığım yerden devam edeceğim, öğle vakti bir şey hatırlayacağım, akşam dönüşte belki bitireceğim.
Ve bitirdiğimde, on yıl önceki o ilk kitapta hissettiğim şeyi yine hissedeceğim: küçük, kimsenin görmediği, ama benim yaptığım bir şey.
Bir ömür, böyle şeylerden kuruluyor galiba. Büyük kararlardan değil; her sabah aynı durakta, aynı çantayla, aynı inatla beklemekten.
Bir teşekkür
Bu yazıyı bitirirken tuhaf bir şey fark ettim: yolu sevmeye başlamışım.
On yıl önce bundan nefret ediyordum. Şimdi sabah otobüse binerken hafif bir beklenti duyuyorum — kaldığım sayfayı düşünüyorum.
Nefret ettiğim bir şeyin, en çok şey öğrendiğim yere dönüşmesi. Bunun nasıl olduğunu tam açıklayamıyorum.
Belki de şöyle: bir şeyi değiştiremediğinde, ona ne koyacağını seçebiliyorsun. Ve koyduğun şey yeterince iyiyse, o zaman kap da güzelleşiyor.
Yol hâlâ uzun. Ama artık bana ait.
Küçük bir tavsiye
Bu yazıyı okuyup "benim de yolum uzun ama okuyamıyorum" diyen biri varsa, tek bir şey söyleyeceğim: kitabı çantana koy.
Okumayacaksın belki. Ama koymazsan hiç okumayacaksın.
Ben ilk aylar taşıdım ve açmadım. Sonra açtım ve okumadım. Sonra okudum ve anlamadım. Sonra anladım.
Sıralama bu ve kısaltmanın yolu yok. Sadece çantada bulunması yeterli; gerisi zamanla oluyor.
Bir itiraf daha
Bu yazıda kendimi fazla düzenli anlattım galiba. Her sabah kitap açan, disiplinli bir adam gibi.
Öyle değil. Haftada belki üç gün okuyorum. Diğer günler yorgunum, uykusuzum, canım istemiyor. Bazen bir kitabı iki ayda bitiriyorum.
Ama bırakmıyorum. Ve sanırım mesele bu: iyi gitmeyen haftalardan sonra geri dönmek.
Alışkanlık, hiç aksatmamak değil; aksattıktan sonra devam edebilmek. Bunu anladığımda kendimle uğraşmayı bıraktım ve tuhaf biçimde daha çok okumaya başladım.
Kendine karşı katı olmak, çoğu zaman vazgeçmenin uzun yolu.
Sabah yine aynı durak. Aynı saat, aynı hat, aynı kalabalık. Elimde bir kitap var ve önümde bir buçuk saat.
Bugün kaç sayfa okurum bilmiyorum. Belki hiç. Ama çanta omzumda ve kitap içinde.
Bu kadarı bile, on yıl önceki halimden çok ileride.
Otobüs geliyor. Kapı açılıyor, kalabalık içeri doluyor, ben de aralarına karışıyorum.
Tutamağı buluyorum, çantayı öne alıyorum, kitabı çıkarıyorum. Kaldığım sayfayı buluyorum.
Şehir dışarıda akıyor. Ben burada, ayakta, okuyorum.
Bir sayfa daha. Sonra bir tane daha. Yol uzun ve kitap kalın değil, ama acelem de yok.
Zaten yolun öğrettiği ilk şey buydu: varmak için acele etmemek. Nasılsa varılıyor.
Bir sonraki durakta biri iniyor, yer açılıyor. Oturmuyorum; ayakta okumaya alışmışım.
İlgili kategori
yolculuk