Her şey bir ölçüyle duruyor: bozmadan önce nizamı fark edebilmek
Kâinatta bir denge var ve o denge bize emanet edilmiş. Bugün yaşadığımız pek çok kriz, o dengeyi fark etmemekten değil; fark edip önemsememekten doğuyor.
Bir şeyin ne kadar hassas ayarlandığını, ancak bozulduğunda fark ediyoruz.
Vücut ısısı birkaç derece değiştiğinde hasta oluyoruz. Kanın tuz oranı biraz kaysa yaşayamıyoruz. Havanın bileşimi değişse nefes alamıyoruz.
Bu ayarların hepsi, biz farkında olmadan tutuluyor.
Ve tutulduğu sürece görünmüyorlar. Sadece bozulduklarında beliriyorlar.
Ölçüyle yaratılmak
Kur'an'da tekrar eden bir vurgu var: her şeyin bir ölçüyle yaratılmış olması.
Kamer sûresinde, her şeyin bir ölçüye göre yaratıldığı bildirilir.
Rahmân sûresinde ise göğün yükseltildiği ve bir terazi konulduğu söylenir; ardından insanlara o terazide taşkınlık etmemeleri, tartıyı adaletle tutmaları emredilir.
Bu geçiş dikkat çekici: kozmik denge ile insanın günlük tartısı, aynı cümlelerde yan yana anılıyor.
Yani terazi hem gökte hem tezgâhta.
Bu bağ, bana meselenin asıl derinliğini gösterdi: kâinattaki nizam ile insanın adaleti aynı kelimeyle anlatılıyor.
Biri bozulduğunda diğeri de bozuluyor.
"Bir kusur görebiliyor musun?"
Mülk sûresinde bir davet var:
"Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bak, bir çatlak görüyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir; göz, aciz ve bitkin hâlde sana dönecektir."
Bu ayette hoşuma giden şey, bir iddia değil bir davet olması.
"İnan" demiyor. "Bak" diyor. Hatta "tekrar bak" diyor.
Bu, inceleme çağrısı. Ve inceleme, dinin karşıtı değil parçası olarak konumlandırılıyor.
Bugün bilim ile din arasında varsayılan gerilim, bu ayet ışığında tuhaf duruyor. Çünkü burada yapılan şey tam olarak gözlemi teşvik etmek.
Fark şurada: bilim nasıl olduğunu anlatıyor, tefekkür ise niçin sorusunu açık tutuyor.
İkisi rakip değil, farklı katmanlar.
Düzeni görmek için durmak gerekiyor
Nizamı fark etmenin bir şartı var: yavaşlamak.
Çünkü düzen, tekrarda görünüyor. Bir defalık bir olayda düzen görülmüyor; tekrar eden bir örüntüde görülüyor.
Mevsimlerin dönmesi, gece gündüzün değişmesi, gelgitler, bir tohumun her seferinde aynı bitkiyi vermesi.
Bunları görmek için bir süre bakmak gerekiyor.
Hızlı geçen bir insan, tekrarları göremiyor. Sadece anlık görüntüler alıyor.
Bu yüzden tefekkür, yavaşlıkla akraba. Ve bugünün hızı, tefekkürü bu yüzden zorlaştırıyor.
Bir ağacın mevsimlerini izlemek, bir yıl ister. O bir yılı vermeyen insan, ağaç hakkında hiçbir şey bilmiyor.
Küçük ölçekteki incelik
Nizam denince gökyüzü akla geliyor. Ama en çarpıcı örnekler daha yakında.
Bir yaranın kapanması: kanın pıhtılaşması, dokunun yenilenmesi, iltihabın kontrol altında tutulması. Hiçbirine sen karar vermiyorsun.
Bir çocuğun tek bir hücreden bütün bir bedene dönüşmesi.
Uykunun bedeni onarması.
Bunlar her gün oluyor ve hiçbirini fark etmiyoruz.
Bir ayette, insanın kendi nefsinde de ayetler bulunduğu, "hâlâ görmüyor musunuz?" diye sorularak bildiriliyor.
Bu soru, bakanların çokluğuna rağmen görenlerin azlığına işaret ediyor gibi.
Ve "kendi nefsinizde" ifadesi, aramaya çok uzak yerlerden başlamamak gerektiğini söylüyor.
Alışkanlığın perdesi
Nizamı görememizin ana sebebi, alışkanlık.
Her gün olan şeyi olağan sayıyoruz. Olağan saydığımız şeye de dikkat etmiyoruz.
Güneşin doğması, ilk defa olsaydı bütün insanlık sokağa dökülürdü. Her gün olduğu için kimse bakmıyor.
Bu, zihnin çalışma biçimiyle ilgili: değişimi fark ediyor, sabit olanı arka plana atıyor.
Faydalı bir mekanizma — her an her şeyi fark etseydik yaşayamazdık.
Ama bir bedeli var: en büyük şeyler, en çok tekrar ettikleri için en görünmez olanlar.
Tefekkür, bu perdeyi aralama çabası.
Tesadüf açıklamasının yükü
Bu düzenin nasıl oluştuğu, uzun bir tartışma ve ben o tartışmayı çözecek biri değilim.
Ama şunu söyleyebilirim: benim için "tesadüf" açıklaması, taşınması daha ağır bir açıklama oldu.
Bir düzenin kendiliğinden oluşabileceğini kabul etmek mümkün. Ama bu kadar ince ayarlı, bu kadar çok katmanlı, bu kadar kendini onaran bir düzenin — hem de defalarca, farklı ölçeklerde.
Bunu tesadüfe bağlamak, bana daha büyük bir inanç talebi gibi geliyor.
Bu bir delil değil; bir tercih.
Ve tercihimi, hangisinin daha az zorlama geldiğine bakarak yapıyorum.
Düzeni bozmak
Meselenin bir de ahlaki tarafı var ve bugün en acil olanı bu.
Rûm sûresinde, insanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesadın ortaya çıktığı bildirilir.
Bu ayet, bin dört yüz yıl önce inmiş bir cümle olarak, bugünkü ekolojik krizin tarifine şaşırtıcı biçimde uyuyor.
"Fesad" kelimesi, bozulma demek. Ve dikkat: sebep olarak doğrudan insan eli gösteriliyor.
Yani düzenin bozulması, kendiliğinden bir süreç değil; bir sorumluluk meselesi.
Bugün iklim, su, toprak, biyolojik çeşitlilik üzerine konuştuğumuz her şey, bu çerçeveye oturuyor.
Ve bu, sadece teknik bir mesele değil; ahlaki bir mesele.
İsraf: dengenin bozulma biçimi
Kur'an'da israf üzerine tekrar eden uyarılar var ve müsriflerin sevilmediği bildiriliyor.
İsrafı genellikle kişisel bir bütçe meselesi olarak anlıyoruz: parayı boşa harcamak.
Ama daha geniş okunabilir: bir kaynağı, ihtiyacın ötesinde tüketmek.
Su, gıda, enerji, malzeme.
Ve bugünkü tüketim düzeni, tam olarak israf üzerine kurulu. Bir ürünün kullanım ömrünün kısaltılması, sürekli yenisinin alınmasının teşvik edilmesi, kullanılabilir malın atılması.
Gıdanın önemli bir kısmının tüketilmeden çöpe gitmesi — bu, tek başına dengenin nasıl bozulduğunun özeti.
Bir tarafta yeterli gıdaya ulaşamayan insanlar, diğer tarafta atılan yemek.
Bu, bir üretim sorunu değil; bir dağıtım ve ölçü sorunu.
Yani bir adalet sorunu.
Abdestte bile ölçü
Geleneğin ölçü konusundaki hassasiyetini gösteren bir ayrıntı var: abdest alırken bile suyu israf etmemeye dair uyarılar.
Bir ibadet esnasında, akan bir suyun başında bile ölçü hatırlatılıyor.
Bu ayrıntı, meselenin ne kadar temel görüldüğünü gösteriyor.
Çünkü ibadet hâlindeki insan, kendini haklı görmeye en yatkın olduğu andadır. "İyi bir iş yapıyorum" duygusu, başka konularda gevşemeye yol açabilir.
O gevşemenin tam oraya kadar takip edilmesi, ölçünün her yerde geçerli olduğunu söylüyor.
Hiçbir iyi niyet, israfı meşrulaştırmıyor.
Emanet olarak tabiat
Bütün bu çerçevenin altında bir kavram duruyor: emanet.
İnsan, yeryüzünde bir halife olarak tarif ediliyor. Bu, mülkiyet değil; bir sorumluluk konumu.
Emanetçi, malı kullanır ama sahibi gibi davranamaz. Tüketemez, harcayamaz, bozamaz.
Ve teslim edeceği bir gün vardır.
Bu bakışla tabiata bakmak, "kaynak" bakışından tamamen farklı bir tutum üretiyor.
Kaynak, tüketilmek için var. Emanet, korunmak için.
Ve bugünkü krizin kökünde, ikinci bakışın yerini birincisinin alması var sanırım.
Ağaç dikmenin anlamı
Bir hadiste, kıyamet kopmak üzereyken bile elinde bir fidan varsa onu dikmenin tavsiye edildiği bildirilir.
Bu ölçüyü ilk duyduğumda mantığını anlamamıştım. Sonuç ortadaysa, dikmenin ne anlamı var?
Şimdi başka türlü okuyorum: sonuç bizim işimiz değil, fiil bizim işimiz.
Ve bu, ekolojik meselelerde en çok ihtiyaç duyduğumuz bakış.
Çünkü sorun büyük ve bireysel çabalar yetersiz görünüyor. "Ben tek başıma ne yapabilirim" düşüncesi felç ediyor.
Bu ölçü ise şunu söylüyor: yaptığın işin ölçeği değil, yapıyor olman önemli.
Fidan dik. Sonucu senin işin değil.
Kişisel ölçekte ne yapılabilir
Bunları düşünürken pratik bir liste çıkardım kendime. Küçük şeyler.
Su akarken bırakmamak. Basit ama günde defalarca tekrar eden bir şey.
Yemeği atmamak. Az almak, kalanı saklamak.
Bir şeyi tamir etmeye çalışmak. Yenisini almadan önce.
İhtiyaç olmayanı almamak — bu en zoru ve en etkilisi.
Yürünebilecek yere yürümek.
Bunların hiçbiri krizi çözmüyor. Bunu biliyorum.
Ama bir insanın kendi ölçüsünü tutması, sistemi değiştiremese de kendi hesabını değiştiriyor.
Ve bir toplumda bu ölçüyü tutan insan sayısı arttıkça, sistemin talebi de değişiyor.
Nizamı fark etmenin kişisel etkisi
Son olarak şunu söylemek istiyorum.
Düzeni fark etmek, ekolojik bir farkındalıktan öte bir şey yapıyor: insanı yerine oturtuyor.
Kendini bu düzenin sahibi sanan insan ile misafiri olduğunu bilen insan, aynı şekilde davranmıyor.
Sahip, tüketiyor. Misafir, dikkat ediyor.
Ve bu bakış, sadece tabiata değil hayata karşı da tavrı değiştiriyor. Bedenine, vaktine, malına, ilişkilerine.
Hepsi emanet.
Bir sabah
Bu yazıyı yazarken, sabah pencereden dışarı baktım.
Gökyüzü aydınlanıyordu. Her sabah olduğu gibi.
Ve bir an, ilk defa görüyormuş gibi bakmayı denedim.
Birkaç saniye sürdü, sonra alışkanlık geri geldi.
Ama o birkaç saniye, gün boyu aklımda kaldı.
Belki tefekkür dediğimiz şey bu kadar: alışkanlığın perdesini, günde birkaç saniyeliğine aralamak.
Ve o aralıktan görünen şey, bütün gün taşınabilecek kadar büyük.
Ölçünün insana bakan yüzü
Kâinattaki nizam üzerine düşünürken fark ettiğim bir şey var: insan, bu düzenin içinde ölçüsü en kolay bozulan varlık.
Diğer canlılar ihtiyacı kadar tüketiyor. Fazlasını almıyor, biriktirmiyor, israf etmiyor.
Bunu bir üstünlük olarak söylemiyorum — onların tercihi yok.
Ama sonuç ortada: ölçüyü bozan tek varlık, tercih sahibi olan.
Yani ölçüsüzlük, iradenin bir yan ürünü.
Ve bu, sorumluluğun neden insana verildiğini de açıklıyor: bozabilen, korumakla da yükümlü.
Ölçü ve haset ilişkisi
Bir bağ daha kurmak istiyorum.
Tüketim ölçüsünün bozulmasının altında genellikle ihtiyaç yok; kıyas var.
İnsanlar ihtiyaçları için değil, başkalarında gördükleri için alıyor.
Yani ekolojik kriz ile nefsin bir hastalığı arasında doğrudan bir bağ var.
Bu, meseleyi teknik bir sorun olmaktan çıkarıp ahlaki bir sorun hâline getiriyor.
Ve teknik çözümlerin neden yetmediğini de açıklıyor: daha verimli üretim, daha az tüketim demek olmuyor. Verimlilik arttıkça tüketim de artıyor.
Çünkü sınırı belirleyen şey üretim kapasitesi değil; arzunun kendisi.
Arzuya sınır konmadıkça, hiçbir teknik gelişme yetmiyor.
Bu yüzden kanaat, bugün ekolojik bir erdem hâline geldi.
Dengeyi görmenin sakinleştiriciliği
Son bir şey söylemek istiyorum, kişisel bir gözlem.
Düzeni fark ettiğim günlerde daha sakin oluyorum.
Sebebini tam açıklayamıyorum. Belki şu: her şeyin başıboş olmadığını hissetmek, insanın kendi meselelerini de bir yere oturtuyor.
Başıboş bir kâinatta, kendi hayatının bir düzeni olduğunu düşünmek zor.
Nizamı olan bir kâinatta ise, anlamadığım şeylerin de bir yeri olabileceğini düşünebiliyorum.
Bu, bir kanıt değil. Bir his.
Ama o his, bir yıl önce sahip olmadığım bir şey.
Ve elimde tuttuğum en kıymetli şeylerden biri.
Bedendeki emanet
Nizamı tabiatta ararken en yakındakini atlıyoruz: kendi bedenimiz.
Beden de bir emanet ve onun da bir ölçüsü var.
Uyku, gıda, hareket, dinlenme — hepsinin bir dengesi var ve o denge bozulduğunda beden bunu bildiriyor.
Bugün bu dengeyi en çok bozan şey, yine ölçüsüzlük: az uyku, çok ekran, işlenmiş gıda, hareketsizlik.
Ve ilginç olan: bunların hiçbiri bir felaket gibi görünmüyor. Her biri küçük bir gevşeme.
Ama toplamı, bedenin sistematik olarak yıpratılması.
Bedenin de insan üzerinde bir hakkı olduğuna dair ölçü, tam bunu düzenliyor.
Yani beden, sınırsız kullanılabilecek bir araç değil; hakkı olan bir emanet.
Bunu düşününce, sağlığa dikkat etmek bir kişisel tercih olmaktan çıkıp bir sorumluluk hâline geliyor.
Küçük ölçek, büyük ilke
Bütün bu yazıda anlatmaya çalıştığım şey tek bir cümleye iniyor: ölçü her yerde aynı.
Gökteki denge, tezgâhtaki tartı, bedendeki sağlık, cebimdeki harcama, ağzımdan çıkan söz.
Hepsi aynı ilkenin farklı ölçeklerdeki görünümleri.
Ve bir yerde ölçüyü bozan insan, diğer yerlerde de bozuyor.
Bu yüzden ekolojik duyarlılık ile ahlaki duyarlılık arasında doğal bir bağ var.
Suyu boşa akıtan ile sözü boşa harcayan, aynı gevşemeden geliyor.
Bunu fark etmek, meseleyi dağınık olmaktan çıkardı benim için.
Tek bir mesele var: ölçüyü tutmak.
Ve o ölçü, elimizde olan her şeyde sınanıyor.
Bir itiraz ve cevabı
Bu yazıya yapılabilecek bir itiraz var: kâinatta düzen kadar düzensizlik de var.
Depremler, salgınlar, kuraklık, yırtıcılık.
Bunları nasıl açıklıyorsun?
Dürüst cevabım: tam olarak açıklayamıyorum.
Ama birkaç şey söyleyebilirim.
Depremin kendisi, düzenin bir parçası — yer kabuğunun hareketi, gezegenin canlılığını sağlayan bir mekanizma. Yıkım, o hareketten değil; hazırlıksız yapılaşmadan geliyor.
Bunu bir mazeret olarak söylemiyorum. Sadece hangi kısmın tabiattan, hangi kısmın insandan geldiğini ayırmak gerekiyor.
Ve pek çok "doğal afet"in yıkıcılığı, doğal olmayan sebeplerden.
Geri kalan kısmı — gerçekten anlayamadığım kısmı — bir soru olarak taşıyorum.
Anladığım kadarını konuşmak, anlamadığımı da anlamış gibi yapmaktan iyi.
Ve bu yazıda anlatmaya çalıştığım şey, her şeyi açıklamak değildi.
Sadece görmeye çalışmaktı.
Kapanış
Bu yazı bir savunma değil, bir davet.
Bak, dedi ayet. Tekrar bak.
Ben de bakmaya çalışıyorum. Çoğu gün göremiyorum — alışkanlık perdeyi kapatıyor.
Ama arada bir aralanıyor.
Ve o aralık, bütün günü taşıyacak kadar geniş.
Yarın sabah yine pencereden bakacağım. Belki yine göremem.
Ama bakmaya devam edeceğim. Çünkü emir buydu: tekrar bak.
Görmek bir emir değil belki, ama bakmak bir emir. Ve bakmayı sürdüren bir gün görüyor.
Ben bakmaya devam ediyorum.
Küçük bir teklif
Bu yazının pratik karşılığı çok basit: yarın sabah bir dakika dur.
Pencereden bak, gökyüzüne bak, elindeki bir şeye bak.
Ve "bu nasıl duruyor" diye sor.
Cevabını bulamazsın muhtemelen. Ama soruyu sormak bile, günü farklı başlatıyor.
Ben iki yıldır bunu deniyorum. Çoğu sabah unutuyorum.
Hatırladığım sabahlar ise diğerlerine benzemiyor.
O bir dakika, günün en verimsiz görünen ama en çok iş gören kısmı.
Hiçbir şey üretmiyor. Sadece bakıyorum.
Ve bakmak, bu çağda yapılabilecek en isyankâr şeylerden biri.
Çünkü herkes hızlanırken durmak, ölçüyü hatırlamanın tek yolu.
Ve ölçüyü hatırlayan insan, onu bozmuyor.
Bozmadan önce fark etmek — bütün mesele bu kadar sade.
Ve bu kadar zor.
Sade olan şeyler genellikle en zor olanlar. Çünkü basitlikleri, sürekliliği gerektiriyor.
Ve süreklilik, insanın en zayıf olduğu yer.
Bu yüzden büyük kararlar değil, küçük tekrarlar peşindeyim.
Bir dakika. Her sabah. Bu kadarı bile bir ömre yayıldığında bir şey ediyor.
Ve bir ömür de zaten böyle şeylerden kuruluyor: fark edilmeyen tekrarların toplamından.
Fark edilmeyen tekrarlar, bir insanın gerçek hayatı. Gerisi hikâye.
Ve o hayat, sessizce yaşanıyor.
İlgili kategori
tefekkür