Her sabah bize hazır bir öfke listesi sunuluyor: gündem kimin gündemi?
Her sabah bize hazır bir öfke listesi sunuluyor. Onu kimin hazırladığını sormadan, gün boyu taşıdığımız yükün kime ait olduğunu bilemeyiz.
Sabah gözümü açtığımdan itibaren, daha yüzümü yıkamadan, bugün neye öfkeleneceğim bana bildirilmiş oluyor. Telefonun kilit ekranında üç başlık, bir bildirim, bir tartışma. Henüz kimseyle konuşmamışım, evden çıkmamışım, güne dair kendi cümlemi kurmamışım; ama günün konusu çoktan belirlenmiş. Ben sadece o konuya nereden katılacağımı seçiyorum.
Bunu fark etmek biraz zaman aldı. Uzun süre, gündemi takip etmenin bir sorumluluk olduğunu düşündüm. Olan bitenden habersiz kalmak bana bir tür kayıtsızlık, hatta bir çeşit vurdumduymazlık gibi görünüyordu. Duyarlı insan, haberdar insandır diye düşünüyordum. Sonra şunu fark ettim: haberdar olduğum şeylerin büyük çoğunluğu hakkında yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Bilgi bende bir eyleme dönüşmüyordu; sadece bir ağırlığa dönüşüyordu.
Gündem kendiliğinden oluşmaz
Gündem sözcüğü, doğal bir şeyden bahsediyormuş gibi kurulmuş. Hava durumu gibi. "Gündem yoğun", "gündem hareketli" deriz — sanki kendi başına oluşan, bizim dışımızda bir hadise. Oysa gündem bir seçimdir. Her gün, milyonlarca olay arasından bir avuç tanesi seçilir, öne çıkarılır, tekrar edilir ve bize "bugün önemli olan budur" diye sunulur.
Bu seçimi yapanlar var. Kimi zaman bir kurum, kimi zaman bir algoritma, kimi zaman da sadece ilginin nereye aktığını ölçen bir sayaç. Seçimin ölçütü çoğu zaman "önemli" değil, "ilgi çekici"dir. Bu ikisi aynı şey değil. Önemli olan şey sıkıcı olabilir: bir mahalledeki suyun kalitesi, bir okulun bütçesi, bir hastanedeki bekleme süresi. İlgi çekici olan şey ise genellikle bir çatışma, bir skandal, bir kavga içerir. Çünkü çatışma bakışı tutar.
İşte bu yüzden gündem, dünyanın haritası değildir. Dikkatimizin haritasıdır. Ve o harita bizim için çiziliyor.
Dikkat neden bu kadar değerli?
Bir şeyin değerini anlamak istiyorsanız, onu kimin topladığına bakın. Bu çağda toplanan şey dikkat. Vaktimizin, bakışımızın, zihnimizin nereye yöneldiği ölçülüyor, biriktiriliyor ve satılıyor. Ekranda geçirdiğimiz her dakika birine bir şey kazandırıyor.
Bu yeni bir durum. Tarihte insanın dikkati hiç bu kadar sistemli biçimde hedef alınmamıştı. Bir tüccar malını övebilirdi, bir hatip kalabalığı etkileyebilirdi; ama hiçbiri, uyandığın andan uyuduğun ana kadar seni takip eden, neye kaç saniye baktığını kaydeden, sonra sana tam da duracağın şeyi gösteren bir düzen kuramamıştı.
Bu düzenin bize sattığı duygu genellikle aciliyet. Her şey şimdi olmalı, şimdi bilinmeli, şimdi tepki verilmeli. Aciliyet düşünmeyi engeller; çünkü düşünmek zaman ister. Bir mesele hakkında hüküm vermeden önce onu anlamak gerekir, anlamak için de beklemek gerekir. Aciliyet tam da bu bekleme aralığını yok eder. Tepki, anlayıştan önce gelir.
Ve tepki verdikten sonra artık geri dönmek zordur. Bir kere taraf olduysanız, meseleyi anlamak yerine tarafınızı savunmaya başlarsınız.
Gündemin kısa tarihi
Bu düzenin birdenbire kurulmadığını hatırlamakta fayda var. İnsanlığın çok uzun bir döneminde "haber", yürüyerek gelen bir şeydi. Bir olayın bir şehirden diğerine ulaşması haftalar alırdı. Bu yavaşlığın bir sonucu vardı: haber sana ulaştığında, olay çoktan olmuş bitmişti. Yani haber, seni tepki vermeye değil, öğrenmeye çağırırdı.
Matbaayla birlikte bu hızlandı. Gazeteyle günlük hâle geldi. Radyoyla saatlik, televizyonla anlık oldu. Ve nihayet elimizdeki cihazla, saniyelik hâle geldi. Her aşamada haberle olay arasındaki mesafe kısaldı.
Ama asıl kırılma hız değildi. Asıl kırılma, haberin yönünün değişmesiydi. Gazetede haber, bir merkezden herkese doğru akardı; sen alıcıydın. Bugün ise sen aynı zamanda yayıncısın. Herkesin yayıncı olduğu bir düzende, dikkat için rekabet eden aktör sayısı milyonlara çıkıyor. Ve rekabet arttıkça, dikkat çekmek için gereken doz da artıyor.
Bir gazete, okurunu ikna etmek zorundaydı. Bugünkü düzen ikna etmek zorunda değil; sadece bir saniye durdurmak zorunda. İkna, argüman ister. Durdurmak, sadece uyarı ister. Bu yüzden argümanın yerini giderek öfke, şaşkınlık ve tahrik aldı.
Ayrışma neden kârlı?
Bir şeyin neden sürdüğünü anlamak istiyorsanız, kimin işine yaradığına bakın.
İnsanları ortak bir mesele etrafında buluşturan içerik ile karşı karşıya getiren içerik arasında ölçülebilir bir fark var: ikincisi daha çok etkileşim alıyor. Hemfikir olduğun bir şeyi okuduğunda başını sallar, geçersin. Öfkelendiğin bir şeyi okuduğunda cevap yazarsın, paylaşırsın, tartışırsın, geri dönüp bakarsın.
Yani ayrışma, sistemin bir arızası değil; verimli çalışan hâli. Bizi bölen şey bir kaza değil, bir çıktı.
Bunun toplumsal bedeli ağır. Bir cemiyetin ayakta durması için insanların birbiri hakkında iyi zan beslemesi gerekir. Hucurât sûresinde zannın çoğundan sakınılmasının emredilmesi tesadüf değil; ayet, bireysel bir ahlak kuralı gibi görünse de aslında bir toplum düzeni kuruyor. Birbirinden şüphelenen insanların ortak iş yapması mümkün değildir.
Suni gündem tam da bu şüpheyi üretiyor. Her gün, karşı taraftaki insanların en uç, en çirkin, en akıl dışı örneğini önümüze koyuyor. Sonra biz o örneği o grubun tamamı sanıyoruz. Halbuki gördüğümüz şey bir örnek değil, bir seçki — hem de bizi kızdırmak üzere seçilmiş bir seçki.
Sokakta karşılaştığımız insanlarla ekranda gördüğümüz "onlar" arasındaki uçurum bundan. Gerçek hayatta kimse ekrandaki kadar aptal ya da kötü değil.
Bilmediğimin peşine düşmemek
Kur'an-ı Kerim'de, ilk okuduğumda beni uzun süre meşgul eden bir ayet var:
"Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur." (İsrâ, 36)
Bu ayet bana modern bir uyarı gibi geliyor. Çünkü bugün en çok yaptığımız şey tam da bu: hakkında bilgimiz olmayan şeyin ardına düşmek. Bir olay duyuyoruz, üç cümlelik bir başlık okuyoruz, ardından hüküm veriyoruz. Kimin haklı olduğuna, kimin ne niyetle davrandığına, neyin gerçekten olduğuna dair elimizde hemen hiçbir şey yokken.
Ayette dikkat çekici olan şu: kulak, göz ve kalbin sorumlu tutulması. Yani sadece söylediğimizden değil, dinlediğimizden ve baktığımızdan da sorumluyuz. Dikkatimiz bizim sorumluluğumuz. Nereye baktığımız, ahlaki bir mesele.
Buna yakın bir başka ayet, haberin doğrulanmasını emreder:
"Ey iman edenler! Size bir fâsık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın." (Hucurât, 6)
Buradaki mantık çok incedir. Haberi araştırma emri, kişinin kendi doğruluğu için değil, başkasına zarar vermemek için verilmiştir. Yani yanlış habere inanmanın bedelini asıl ödeyen, ona inanan değil; hakkında konuşulandır. Bugün bir insanın itibarının bir öğleden sonra içinde nasıl yok edilebildiğini düşünürsek, bu uyarının ağırlığı daha iyi anlaşılır.
Aynı sûrenin devamında zan, tecessüs ve gıybet arka arkaya yasaklanır. Bu üçlü, bir insanın hakkında kesin bilgi olmadan konuşmanın üç aşamasıdır: önce zannedersin, sonra araştırırsın, sonra anlatırsın. Gündem denen şey çoğu zaman bu üç aşamanın kitlesel hâlidir.
Malayani: beni ilgilendirmeyen
Bir hadiste, kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesinin, Müslümanlığının güzelliğinden olduğu bildirilir. Bu ölçüyü ilk duyduğumda bana biraz kaçamak gibi gelmişti. Sanki dünyaya sırt dönmeyi öneriyordu.
Sonra fark ettim ki tam tersini öneriyor. "Beni ilgilendirmeyeni terk et" demek, "beni ilgilendireni ciddiye al" demek. Enerjisi sınırlı bir varlıksın; dikkatini her yere dağıtırsan hiçbir yere yetmez. Yedi bin kilometre ötedeki bir tartışmaya harcadığın öfke, yan komşunun kapısını çalmaya yetmez.
Bu, mesafe meselesidir. Sorumluluğumuz halka halka genişler: önce nefsimiz, sonra ailemiz, sonra komşumuz, sonra mahallemiz, sonra şehrimiz. Gündem bu halkaları tersine çevirir. En uzaktaki en gürültülü olduğu için en yakın gibi hissettirir. Sonuçta dünyanın öbür ucundaki bir hadisenin ayrıntılarını bilir, ama üst kattaki komşusunun aylardır hasta olduğundan habersiz bir insan ortaya çıkar.
Bunu bir suçlama olarak yazmıyorum. Ben de öyleydim. Hâlâ bazen öyleyim.
Öfke eylem değildir
Suni gündemin en büyük hilesi, bize eylemde bulunduğumuzu hissettirmesidir. Bir haberi okur, öfkelenir, paylaşır, bir yorum yazarız. Bunu yaptığımızda içimizde bir şey rahatlar: bir şey yaptık. Oysa hiçbir şey yapmadık. Sadece hissettik.
His ile amel arasındaki fark, bu çağın en çok bulanıklaştırdığı ayrımlardan biri. Merhamet hissetmek merhamet etmek değildir. Adaletsizliğe kızmak adalet için çalışmak değildir. Duygu, eylemin yerine geçtiğinde, eylemin önündeki en büyük engel hâline gelir; çünkü vicdanı erkenden yatıştırır.
Asr sûresinde, insanın ziyanda olduğu, ancak iman edip salih amel işleyenlerin, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin bundan müstesna olduğu bildirilir. Dikkat edilirse burada bir sıra var: iman, sonra amel, sonra hakkı tavsiye, sonra sabrı tavsiye. Amel imandan sonra geliyor ama tavsiyeden önce. Yani önce yapacaksın, sonra söyleyeceksin.
Gündem bu sırayı tersine çevirir: önce söyle, çok söyle, hızlı söyle; yapmaya sıra gelmez.
Yorulmuş vicdan
Sürekli felaket görmenin insanda yaptığı bir şey var: duyarsızlaştırma. İlk gördüğün acı seni sarsar. Yüzüncüsü sarsmaz. Bu bir ahlaksızlık değil, bir koruma refleksi — zihin, taşıyamayacağı yükü hissetmeyi bırakarak kendini korur.
Ama bunun bedeli, merhamet kabiliyetinin aşınması. Gün boyu dünyanın her köşesinden acı tüketen bir insan, akşam kendi evindeki üzüntüye karşı tuhaf biçimde soğuk kalabiliyor. Çünkü duygu kapasitesini gün içinde harcamış oluyor — hem de hiçbirine dokunamayacağı acılara.
Bir insanın merhameti sonsuz değil. Ve merhamet, harcanması gereken bir yerde harcanmalı. Elimin uzanamadığı bir acıya döktüğüm gözyaşı, elimin uzandığı bir acıya kalmıyor.
Bunu söylemek zor, çünkü kulağa taş yürekli geliyor. Ama tersi daha tehlikeli: her şeye üzülen ve hiçbir şey yapmayan bir insan olmak. Böyle bir insan kendini duyarlı sanır; oysa duyarlılığını bir çeşit eğlenceye çevirmiştir.
Ümmet ve mahalle
İslam'ın toplum tasavvurunda dikkat çekici bir denge var. Bir yanda ümmet fikri — coğrafyayı aşan bir birliktelik, uzaktaki mümine karşı sorumluluk. Diğer yanda komşuluk hukuku — kapısı bitişik olana karşı çok somut, çok ayrıntılı vazifeler.
Komşuluk üzerine söylenenlerin ne kadar somut olduğunu düşünmek gerekiyor: aç yatan komşusundan haberi olmamak, bir kusur olarak anılır. Yani sorumluluk, ölçülebilir ve elle tutulur bir yerden başlar.
Suni gündem bu dengeyi bozuyor: ümmeti bir duyguya, komşuluğu ise bir ihmale çeviriyor. Uzaktaki kardeşim için öfkelenmek kolay ve bedelsiz; yandaki kardeşimin kapısını çalmak zahmetli ve gerçek. İnsan tabiatı bedelsiz olanı seçmeye meyilli.
Oysa uzağa dair sorumluluğumuz, yakına dair sorumluluğumuzu yerine getirdikten sonra anlam kazanıyor. Kendi mahallesinde bir iş yapmayanın dünya meselelerine dair hükümleri, çoğu zaman sadece bir dil egzersizi.
Mesafe bir erdemdir
Peki ne yapmalı? Dünyadan büsbütün elini eteğini çekmek bir cevap değil. Zulme sessiz kalmak, "beni ilgilendirmiyor" demenin en kolay yolu olamaz. Mesele kayıtsızlık değil, doğru mesafeyi bulmak.
Kendim için birkaç ölçü çıkardım. Bunları bir reçete olarak değil, bir denemenin notları olarak yazıyorum.
Bekle. Bir haber duyduğumda hemen hüküm vermemeyi deniyorum. Çoğu meselenin ilk günkü hâliyle üçüncü günkü hâli aynı olmuyor. İlk gün ortaya çıkan bilgilerin epeyce bir kısmı yanlış çıkıyor. Beklemek, yanlış bir öfkeye ortak olmaktan koruyor. Üstelik gerçekten önemli olan hiçbir mesele üç günde buharlaşmıyor; buharlaşıyorsa zaten önemli değilmiş.
Kaynağı sor. Bu haberi bana kim getirdi, ne kazanıyor? Bu soru kötü niyetli bir şüphecilik değil, ayetin emrettiği tebeyyün — araştırma. Kaynağını bilmediğim bir bilgiyi taşımamaya çalışıyorum.
Yakına bak. Elimin uzandığı yer neresi? Bir mesele hakkında konuşmadan önce, o meselenin bana en yakın hâliyle ne yaptığımı soruyorum. Yoksullukla ilgili konuşuyorsam, bildiğim bir yoksula ne yaptım? Bu soru insanı hızla susturuyor.
Sayıyı azalt. Her şeyi bilmeye çalışmaktan vazgeçtim. Birkaç meseleyi derinlemesine takip etmek, yüz meseleyi başlık düzeyinde bilmekten hem daha faydalı hem daha dürüst. Yüzeysel bilgi, bilgisizlikten daha tehlikeli; çünkü kendini bilgi zanneder.
Konuşma yetkisi
Bir mesele hakkında konuşmak için ne kadar bilmek gerekir? Bu soruyu kendime sık soruyorum, çünkü cevabı rahatsız edici.
Eskiden bir konuda söz söylemek için o konunun ehli olmak gerekirdi. Ehliyet, kendiliğinden bir süzgeçti: bilmeyen susardı. Bugün bu süzgeç kalktı. Herkesin her konuda anında hüküm verebildiği bir ortamda, bilenle bilmeyenin sesi aynı yükseklikte çıkıyor. Hatta çoğu zaman bilmeyeninki daha yüksek çıkıyor; çünkü bilen kişi ihtiyatlıdır, kayıtlar koyar, "şu şartlarda" der. İhtiyatlı cümle, kesin cümle kadar ilgi çekmez.
Böylece garip bir seçilim işliyor: en az bilenler en çok duyuluyor.
Buna karşı yapabileceğim tek şey kendi payıma dikkat etmek. Bilmediğim bir konuda hüküm cümlesi kurmamaya çalışıyorum. "Bilmiyorum" demenin ne kadar zor olduğunu, denemeye başlayınca fark ettim. İnsanın bir fikri olmaması ayıp sayılıyor. Oysa her konuda fikri olan bir insan, hiçbir konuda düşünmemiş demektir; sadece hazır cevapları toplamıştır.
Sessizliğin işlevi
Tekâsür sûresi, çoklukla övünmenin insanı kabirlere kadar oyaladığını söyler. Oyalanmak — ne kadar isabetli bir kelime. Suni gündem tam olarak bir oyalanmadır. Bize ciddi işler yapıyormuşuz hissi verir; halbuki oyalanmaktayızdır.
Bir hadiste, insanların çoğunun aldandığı iki nimetten söz edilir: sıhhat ve boş vakit. Boş vaktin bir nimet olarak sayılması bana çarpıcı gelmişti. Çünkü biz boş vakti bir problem gibi görüyoruz — doldurulması gereken bir boşluk. Oysa o boşluk, düşüncenin yer bulduğu tek aralık. Onu doldurduğumuzda düşünceyi de dışarıda bırakıyoruz.
Bu yüzden ekrandan uzak geçirilen yarım saat, tembellik değil; bir çeşit temizlik. Zihni, başkasının doldurduğu şeylerden arındırıp kendi meselelerine yer açmak.
Kendi gündemini kurmak
Bir insanın kendi gündemi olabilir. Bu, dünyaya kapanmak değil; dünyayı kendi ölçünle okumak demek. Bu yıl neyi öğrenmek istiyorum? Hangi huyumu düzeltmem gerekiyor? Ailemde ihmal ettiğim kim var? Mahallemde kimin haberini almadım? Hangi kitabı yarım bıraktım?
Bunlar hiçbir sabah bildirim olarak gelmez. Kimse bunları senin için başlık yapmaz, çünkü bunların tıklanma değeri yoktur. Ama bir ömrün gerçekten geçtiği yer buralarıdır.
Ölçü olarak şunu tutuyorum: eğer bir mesele beni Rabbime, ailemin yanına ya da bir amele yaklaştırmıyorsa, muhtemelen benim meselem değildir. Sadece birinin benim meselem olmasını istediği bir şeydir.
Gündem kimin gündemi? Bu soruyu her sabah sormak, günün geri kalanını değiştiriyor. Cevap çoğu zaman şu oluyor: benim değil. Ve bunu bilmek, sanıldığı gibi bir kayıp değil — bir kurtuluş.
İlgili kategori
toplum