Aynı gün, iki ayrı liste: şükrün fark edilmeyen matematiği
Aynı hayat, iki farklı bakışla iki ayrı hayat oluyor. Şükür bir nezaket değil; nimeti görünür kılan bir gözlük.
Kötü bir gün geçirdiğimi düşünerek eve döndüm. Otobüs geç geldi, işte bir aksilik oldu, hava yağmurluydu, ıslandım.
Eve girip oturduğumda, aynı günü bir de şöyle sıralayabileceğimi fark ettim: sabah uyandım, ayaklarım tuttu, işim vardı, param yetti, akşam sıcak bir eve döndüm.
İki liste de doğruydu. İkisi de aynı gündü.
Aradaki fark, neye baktığımdı.
Şükür bir tutum değil, bir görme biçimi
Şükrü uzun süre bir nezaket olarak anladım: verilene teşekkür etmek.
Ama Kur'an'daki kullanımına baktıkça, bunun çok daha temel bir şey olduğunu gördüm. Şükür, önce bir fark etme meselesi. Fark etmediğin bir şeye teşekkür edemezsin.
Nimetin karşıtı olan kelime de bunu doğruluyor: küfür. Kelimenin kök anlamı "örtmek". Nankör insan, nimeti inkâr etmiyor sadece; onun üstünü örtüyor, görünmez kılıyor.
Yani nankörlük bir görme kusuru.
Bu tespit beni şuraya götürdü: şükür yetiştirmek istiyorsam, önce duygularımı değil dikkatimi eğitmem gerekiyor.
Artıran şükür
İbrahim sûresinde net bir vaat var: şükrederseniz artırırım.
Bu ayeti ilk okuduğumda, bir tür alışveriş gibi anlamıştım: teşekkür et, sana daha çok verilsin.
Sonra başka türlü düşünmeye başladım. Belki artan şey, verilenin miktarı değil; o verilenden alabildiğin.
Şöyle: aynı yemek, aç birine ziyafet, tok birine sıkıntıdır. Aynı ev, birine sığınak, birine hapishane. Nesne aynı; alınan fayda farklı.
Şükreden insan, aynı şeyden daha çok alıyor. Yani nimeti artırmıyor, nimetin kapasitesini artırıyor.
Bu okuma bana daha doğru geliyor. Çünkü tecrübe de bunu doğruluyor: şükreden insanlar daha az şeyle daha mutlu.
Sayılamayan nimet
Nahl sûresinde bir cümle var: Allah'ın nimetini saymaya kalksanız sayamazsınız.
Bunu bir edebî abartı sanıyordum. Sonra denedim.
Bir akşam oturup nimetlerimi listelemeye çalıştım. Kolay olanlardan başladım: sağlık, iş, ev, aile.
Sonra fark ettim ki "sağlık" tek bir kalem değil. Gören gözler, duyan kulaklar, çalışan bir kalp, ağrımayan bir diş, yürüyen ayaklar, tutan eller. Her biri ayrı.
Sonra daha derine indim: nefes alabilmek. Bunu hiç düşünmemiştim. Günde yaklaşık yirmi bin nefes alıyorum ve hiçbirini fark etmiyorum.
Yutkunabilmek. Uyuyabilmek. Bir kelimeyi hatırlayabilmek. Bir yüzü tanıyabilmek.
Liste bir yerde durdu, çünkü bitmiyordu. Ayet abartmıyormuş.
Alışkanlık, nimeti öldürüyor
Nimeti göremememizin ana sebebi alışkanlık.
Bir şeye alıştığımızda onu görmeyi bırakıyoruz. İlk gün sevindiğimiz şey, otuzuncu günde fark edilmiyor. Yüzüncü günde ise onun yokluğu bir şikâyet sebebi oluyor.
Bu, insanın zihinsel yapısıyla ilgili. Zihin, değişimi fark ediyor; sabit olanı fark etmiyor. Sürekli var olan bir şey, arka plana geçiyor.
Bunun bir faydası var elbette — her an her şeyi fark etseydik yaşayamazdık. Ama bir bedeli de var: sahip olduklarımızın hiçbirini hissetmiyoruz.
Ve o şeyler kaybolduğunda, birdenbire hepsi görünüyor. Hasta olunca sağlığın kıymeti, biri gidince varlığının kıymeti.
Şükrün asıl işi bu sanırım: kaybetmeden fark etmeyi öğrenmek.
Aşağıya bakmak
Bir hadiste, dünyalık konusunda kendinden aşağıda olana bakılması, kendinden üstün olana bakılmaması tavsiye edilir. Gerekçesi de veriliyor: böylece Allah'ın nimetini küçük görmemiş olursun.
Bu, psikolojik olarak son derece isabetli bir tavsiye.
Çünkü memnuniyet mutlak değil, nispi. Sahip olduğum şeyin miktarı beni mutlu etmiyor; onu neyle kıyasladığım ediyor.
Yukarıya bakan insan, ne kadar çok şeye sahip olursa olsun eksik hissediyor. Çünkü yukarıda her zaman biri var.
Aşağıya bakmak ise bir küçümseme değil — tam tersine, bir hatırlama. Benim sıradan saydığım şeyin, birinin duası olduğunu hatırlamak.
Ama burada bir denge var: dünyalıkta aşağıya, ahiret ve ahlakta yukarıya bakmak. Yani sahip olduğun şeyde kanaat, olman gereken şeyde hırs.
Biz genellikle tersini yapıyoruz.
Şükrün üç katmanı
Klasik metinlerde şükür üçe ayrılıyor ve bu ayrım işe yarıyor.
Kalp ile şükür: Nimetin farkında olmak ve kimden geldiğini bilmek. Bu, temel katman. Fark etmeden diğerleri olmuyor.
Dil ile şükür: Söylemek. Hem Allah'a hem insanlara. "İnsanlara teşekkür etmeyen Allah'a şükretmez" mealindeki söz, bu iki tarafın bağlantısını kuruyor.
Beden ile şükür: Nimeti, verilme amacına uygun kullanmak. Gözün şükrü, ona bakılması gerekene bakmak. Malın şükrü, verilmesi gereken yere vermek. Vaktin şükrü, onu boşa harcamamak.
Üçüncüsü en zoru ve en çok ihmal edileni. Çünkü ilk ikisi bir duygu ve bir cümle; üçüncüsü bir hayat düzeni.
Bir nimeti alıp onunla günah işlemek, o nimete karşı yapılabilecek en tuhaf şey. Ama sık yapıyoruz.
Şikâyetin cazibesi
Şükrün önündeki en büyük engel, şikâyetin sosyal olarak daha kabul görmesi.
Bir sohbette şikâyet edersen, insanlar katılıyor, sohbet ilerliyor. Şükredersen, ortam biraz duruyor; hatta biraz da "kendini beğenmiş" görünüyorsun.
Şikâyet birleştiriyor, şükür yalnızlaştırıyor gibi. Bu yüzden farkında olmadan şikâyet dilini öğreniyoruz.
Bir dönem kendi konuşmalarımı izledim. Gün içinde kaç cümlemin şikâyet, kaçının memnuniyet olduğunu saydım. Oran utandırıcıydı.
Sonra bir şey denedim: bir şikâyet ettiğimde, ardından bir memnuniyet cümlesi kurmaya çalıştım. Zorlama geldi başta. Ama birkaç hafta sonra dil değişmeye başladı.
Ve şaşırtıcı olan şu: dil değişince his de değişti. Sanırım ne söylediğimiz, ne hissettiğimizi de biçimlendiriyor.
Musibette şükür
En zor soru bu: kötü bir şey olduğunda da şükredilir mi?
Bunu ucuz bir teselli hâline getirmek istemem. Birinin başına gerçekten ağır bir şey geldiğinde ona "şükret" demek, çoğu zaman zulümdür.
Ama şunu söyleyebilirim: musibet, hiçbir zaman tek başına gelmiyor. Yanında hep başka şeyler duruyor.
Bir hastalıkta hastalık var ama bakan biri de var. Bir kayıpta kayıp var ama geride kalanlar da var. Bir sıkıntıda sıkıntı var ama onu taşıyacak bir beden ve bir gün de var.
Şükür, musibeti yok saymak değil. Musibetin yanındaki şeyleri de görebilmek.
Ve şunu da eklemek gerekiyor: her zaman başaramıyoruz. Bazı zamanlarda sadece dayanmak var, şükür değil. Sabır ile şükür ayrı makamlar ve her hâl ikisini birden kaldırmıyor.
O zamanlarda sabır yeter.
Kaybettikten sonra fark etmek
İnsanın en büyük eksiği bu: nimeti ancak gittikten sonra görebilmesi.
Sağlığı, hastalanınca. Huzuru, kaybedince. Bir insanı, ardından. Bir dönemi, geçtikten sonra.
Bunu herkes biliyor ama bilmek yetmiyor. Çünkü bilgi zihinde duruyor, dikkat ise başka yerde.
Bir dönem şunu denedim: sahip olduğum bir şeyi, sanki kaybetmişim gibi düşünmek. Birkaç dakika, gerçekten yokmuş gibi hayal etmek.
Mesela sağlıklı bir sabah, gözlerimi kapatıp körlüğü düşündüm. Birkaç dakika. Sonra gözümü açtığımda odayı ilk kez görüyormuş gibi gördüm.
Bu, biraz teatral bir alıştırma. Ama işe yarıyor, çünkü zihni sarsıyor. Alışkanlığın kurduğu perdeyi kısa süreliğine kaldırıyor.
Belki de musibetlerin bir işlevi bu. Sarsıyorlar ve sarsıntı, görmeyi geri getiriyor. Hastalıktan çıkan insanın hayata bakışı, hiç hastalanmamış insanınkinden farklı.
Şükür ve hafıza
Şükrün bir de hafızayla ilişkisi var.
Geçmişteki sıkıntılarımı hatırladığımda, o zaman ne kadar zorlandığımı ve şimdi o meselenin çözülmüş olduğunu görüyorum.
O dönemde "bu asla düzelmeyecek" diye düşünmüştüm. Düzeldi.
Bu, şimdiki sıkıntılarıma da bir perspektif veriyor. Muhtemelen bunlar da geçecek ve birkaç yıl sonra, bugünkü kaygılarıma şaşıracağım.
Ama daha önemlisi şu: geçmişte istediğim ve o zaman elde edemediğim pek çok şey, bugün elimde. Ve ben onları artık fark etmiyorum.
Bir zamanlar dua ettiğim şeylerin içinde yaşıyorum ve bunun farkında değilim.
Bu cümleyi yazarken durdum. Çünkü gerçekten öyle. Bugün sıradan bulduğum pek çok şey, on yıl önceki benim duasıydı.
Doyum ve tüketim
Şükrün pratik bir sonucu var: tüketimi azaltıyor.
Sahip olduğunu fark eden insan, yeni bir şeye daha az ihtiyaç duyuyor. Çünkü ihtiyacın büyük kısmı gerçek eksiklikten değil, fark edilmeyen doluluktan doğuyor.
Elindekini görmeyen insan, boş olduğunu sanıp sürekli dolduruyor.
Bu yüzden pazarlamanın ilk işi, şükrü kırmak. Sana neyinin eksik olduğunu göstermek. Elindekinin yetersiz, eskimiş, demode olduğunu hatırlatmak.
Şükreden insan kötü müşteri. Kanaat, ekonomi için tehlikeli bir erdem.
Bunu fark etmek beni epeyce uyandırdı. Çünkü hissettiğim eksikliklerin çoğunun bana ait olmadığını gördüm — birileri onları benim içimde üretmişti.
Pratik: liste
Yaptığım en basit ve en etkili şey, akşamları üç şey yazmak.
O gün olan üç iyi şey. Büyük olmasına gerek yok — çoğu zaman küçük şeyler: iyi bir çay, bir arkadaşın mesajı, işin erken bitmesi, bir cümlenin oturması.
Bu alışkanlığın etkisi hemen gelmedi. İlk haftalar zorlama geldi, yazacak bir şey bulamadığım günler oldu.
Sonra bir şey değişti: gün içinde, "bunu akşam yazarım" diye düşünmeye başladım. Yani liste, sadece akşamı değil günü de değiştirdi. İyi şeyleri aramaya başladım.
Dikkat, aradığını buluyor. Bu, hem iyi hem kötü için geçerli. Şikâyet arayan şikâyet buluyor, nimet arayan nimet.
Kimden geldiğini bilmek
Bir mesele daha var: nimeti fark etmek yetmiyor; kaynağını bilmek gerekiyor.
Elindekini fark eden ama onu tamamen kendi emeğine bağlayan bir insan, minnettar olmuyor; gururlanıyor.
"Bu bana bilgim sayesinde verildi" diyen Karun kıssası, tam bu tavrı anlatıyor. Nimeti görüyor ama sahibini görmüyor.
Kendi emeğimin bir payı var elbette; çalışmadan bir şey olmuyor. Ama çalışabilmem de bir imkân. Sağlıklı olmam, o fırsatın önüme çıkması, o kabiliyetin bende bulunması — bunların hiçbirini ben ayarlamadım.
Bunu düşündüğümde emeğim küçülmüyor; yerine oturuyor. Bir zincirin halkası olduğumu, zincirin tamamı olmadığımı görüyorum.
Şükür ve dua
Bir şeyi daha fark ettim: sadece isteyerek dua ediyordum.
Dualarımın neredeyse tamamı talepti: şunu ver, şunu düzelt, şundan koru. Verilenler için ayrılmış bir bölüm yoktu.
Bunu bir dostluğa benzetiyorum: sadece bir şey isterken aradığın bir arkadaş. Böyle bir ilişki sağlıklı olmaz.
Şimdi duaya şükürle başlamayı deniyorum. Önce ne verildiğini saymak, sonra istemek.
Bu sıra, isteğimi de değiştirdi. Neyin gerçekten eksik olduğunu, elimde olanları saydıktan sonra daha net görüyorum. Ve genellikle istediğim şeylerin listesi kısalıyor.
Şükrü öğretmek
Çocuklara şükrü nasıl öğreteceğimiz ayrı bir mesele ve galiba en zoru.
Çünkü çocuk, kıyas yapacak bir geçmişe sahip değil. Onun için her şey hep vardı. Elektrik hep vardı, su hep aktı, yemek hep masadaydı.
Söyleyerek öğretilmiyor. "Şükret, senin yaşında çocuklar aç" cümlesi, çoğu zaman suçluluk üretiyor, şükür değil. Ve suçlulukla kurulan bir şükür sağlıklı olmuyor.
Öğretmenin tek yolu görmek sanırım. Şükreden bir yetişkin görmek. Sofrada "ne güzel olmuş" diyen, hava düzeldiğinde fark eden, küçük şeylere sevinen bir yetişkin.
Bir de mahrumiyeti biraz tatmak. Her istediği anında karşılanan çocuk, hiçbir şeyin kıymetini bilmiyor — çünkü kıymet, beklemekle oluşuyor.
Bu, çocuğa zorluk çektirmek demek değil. Sadece her arzuyu anında karşılamamak.
Yeterli kelimesi
Şükrün pratikteki karşılığı, "yeter" diyebilmek.
Bu kelimeyi söylemek sandığımdan zormuş. Çünkü hep bir sonraki eşik var: biraz daha geniş bir ev, biraz daha iyi bir iş, biraz daha fazla imkân.
"Yeter" demek, o merdivenden inmek demek. Ve inince kimse alkışlamıyor.
Ama bir şey oluyor: huzur geliyor. Çünkü yarışta olduğun sürece hiç durmuyorsun; yarıştan çıkınca ilk defa etrafına bakabiliyorsun.
Bu, hedefsizlik değil. Hedeflerim var ve olmaya devam edecek. Ama hedeflerimi, elimdekini küçümseyerek kurmuyorum artık.
İkisi aynı anda olabiliyormuş: elindekine razı olmak ve daha iyisi için çalışmak. Bunu ayrı ayrı düşünürdüm, meğer birbirini dışlamıyorlarmış.
Aynı gün
Yazının başındaki güne dönüyorum.
O gün kötü müydü, iyi miydi? Cevap: ikisi de. Ve hangisi olarak hatırlanacağına ben karar veriyordum.
Bu, olan biteni değiştirmiyor. Otobüs yine geç geldi, yağmur yine yağdı. Şükür, gerçekliği inkâr etmek değil.
Ama gerçekliğin tamamına bakmak. Kötü olan kısmı da, iyi olan kısmı da görmek. Ve biz genellikle sadece ilkine bakıyoruz.
Şimdi eve girerken şunu yapmaya çalışıyorum: kapıyı açmadan önce bir saniye durup, o gün olan bir iyi şeyi hatırlamak.
Bir saniye. Küçük bir şey.
Ama o bir saniye, kapıdan içeri hangi adamın gireceğini belirliyor.
Bir uyarı
Bu yazının bir kolay okuması var ve ondan sakınmak isterim.
"Şükret, her şey düzelir" gibi bir mesaj çıkarılabilir. Çıkarılmasın.
Şükür, sorunları çözmüyor. Yoksulluk şükürle geçmiyor, hastalık şükürle iyileşmiyor, haksızlık şükürle düzelmiyor. Bunları düzeltmek için başka şeyler gerekiyor: çalışma, tedavi, mücadele.
Ve bir insana sıkıntısının ortasında "şükret" demek, çoğu zaman onun derdini küçümsemek oluyor.
Şükür, dertlerin yerine geçen bir şey değil; dertlerin yanında duran şeyleri görmemizi sağlayan bir bakış.
Kendi kendine söylenen şükür bir ilaç; başkasına söylenen şükür çoğu zaman bir yük.
Bu yüzden bu yazıyı kimseye söylenmiş bir öğüt olarak değil, kendime tutulmuş bir not olarak yazdım.
Kapıyı açtım. İçerisi sıcaktı.
Bunu fark ettim ve bu, o günün en iyi kısmıydı.
Yarın
Yarın yine bir gün başlayacak. İçinde aksilikler olacak, yorgunluk olacak, belki bir kırgınlık.
Ve içinde: uyanmak, yürüyebilmek, doyabilmek, birinin sesini duyabilmek olacak.
İkisi de aynı günde. Hangisini sayacağıma ben karar vereceğim.
Bu karar, sanılandan büyük bir imkân. Çünkü elimden alınamıyor.
Bu gece uyumadan önce üç şey yazacağım deftere. Bugünün üç şeyi.
Bulacağımdan eminim; çünkü aramaya başladığımdan beri hiç boş dönmedim.
Defteri kapatıp ışığı söndüreceğim. Yarın sabah, yeniden sayacağım.
Sayarak yaşamak — bütün mesele bu galiba.
Küçük bir alışkanlık
Son olarak şunu bırakayım: sabah kalkınca ayaklarını yere basmadan önce bir saniye dur.
Bir gün daha verildi. Bu, senin ayarladığın bir şey değildi.
O bir saniyeyi kaçırdığın günler, genellikle kötü geçen günler oluyor. Sebebini bilmiyorum ama fark ediyorum.
Belki de günün nasıl geçeceği, ilk saniyesinde belirleniyor.
Bir saniye. Sonra ayaklar yere, sonra gün başlıyor.
Ve o gün, sayılmayı bekleyen bir sürü şeyle dolu.
Ve ben, sayan adam olmak istiyorum. Şikâyet eden adam olmayı yeterince denedim; işe yaramadı.
İlgili kategori
tefekkür