Şükrün Matematiği
Aynı hayat, iki farklı bakışla iki ayrı hayat oluyor. Şükür bir nezaket değil; nimeti görünür kılan bir gözlük.
Bir insan kötü bir gün geçirdiğini düşünerek eve döner: otobüs geç gelmiş, işte bir aksilik olmuş, hava yağmurlu, üstü ıslanmıştır. Eve girip oturduğunda aynı günü bir de şöyle sıralayabileceğini fark eder: sabah uyandım, ayaklarım tuttu, işim vardı, param yetti, akşam sıcak bir eve döndüm. İki liste de doğrudur, ikisi de aynı gündür — aradaki tek fark, neye bakıldığıdır. Bu yazının konusu, şükrün bir nezaket değil, aynı hayatı iki ayrı hayata çeviren bir görme biçimi olduğunu düşünmektir.
Bir görme biçimi
Şükür uzun süre bir nezaket olarak anlaşılır: verilene teşekkür etmek. Ama Kur'an'daki kullanımına bakıldıkça bunun çok daha temel bir şey olduğu görülür: şükür önce bir fark etme meselesidir, çünkü fark edilmeyen bir şeye teşekkür edilemez. Nimetin karşıtı olan kelime de bunu doğrular — küfür, kök anlamıyla "örtmek" demektir; nankör insan nimeti inkâr etmez sadece, onun üstünü örter, görünmez kılar. Yani nankörlük bir görme kusurudur. Buradan çıkan sonuç şudur: şükür yetiştirmek isteyen insan, önce duygularını değil dikkatini eğitmelidir. İbrahim sûresinde net bir vaat vardır: şükrederseniz artırırım. Bu ilk bakışta bir alışveriş gibi anlaşılır — teşekkür et, sana daha çok verilsin; ama belki artan şey verilenin miktarı değil, o verilenden alınabilendir. Aynı yemek, aç birine ziyafet, tok birine sıkıntıdır; aynı ev, birine sığınak, birine hapishane — nesne aynıdır, alınan fayda farklı. Şükreden insan aynı şeyden daha çok alır; yani nimeti değil, nimetin kapasitesini artırır. Tecrübe de bunu doğrular: şükreden insanlar daha az şeyle daha mutludur.
Nahl sûresinde bir cümle geçer: Allah'ın nimetini saymaya kalksanız sayamazsınız. Bu bir edebî abartı sanılabilir, ama denendiğinde öyle olmadığı görülür. Bir insan oturup nimetlerini listelemeye çalışsa, kolay olanlardan başlar: sağlık, iş, ev, aile. Sonra fark eder ki "sağlık" tek bir kalem değildir — gören gözler, duyan kulaklar, çalışan bir kalp, ağrımayan bir diş, yürüyen ayaklar, tutan eller; her biri ayrı. Daha derine inildiğinde nefes alabilmek gelir; günde yaklaşık yirmi bin nefes alınır ve hiçbiri fark edilmez. Yutkunabilmek, uyuyabilmek, bir kelimeyi hatırlayabilmek, bir yüzü tanıyabilmek. Liste bir yerde durur, çünkü bitmez — ayet abartmıyormuş. Nimeti görememenin ana sebebi ise alışkanlıktır. Bir şeye alışıldığında onu görmek bırakılır: ilk gün sevinilen şey otuzuncu günde fark edilmez, yüzüncü günde ise onun yokluğu bir şikâyet sebebi olur. Bu, zihnin yapısıyla ilgilidir — zihin değişimi fark eder, sabit olanı fark etmez, sürekli var olan şey arka plana geçer. Bunun bir faydası vardır (her an her şey fark edilseydi yaşanamazdı), ama bir bedeli de vardır: sahip olunanların hiçbiri hissedilmez, ve o şeyler kaybolduğunda birdenbire hepsi görünür — hasta olunca sağlığın kıymeti, biri gidince varlığının kıymeti. Şükrün asıl işi budur: kaybetmeden fark etmeyi öğrenmek.
Aşağıya bakmak
Bir hadiste, dünyalık konusunda kendinden aşağıda olana bakılması, üstünde olana bakılmaması tavsiye edilir; gerekçesi de verilir: böylece Allah'ın nimeti küçük görülmemiş olur. Bu psikolojik olarak son derece isabetli bir tavsiyedir, çünkü memnuniyet mutlak değil nispidir — sahip olunan şeyin miktarı değil, onun neyle kıyaslandığı insanı mutlu eder. Yukarıya bakan insan ne kadar çok şeye sahip olursa olsun eksik hisseder, çünkü yukarıda her zaman biri vardır. Aşağıya bakmak ise bir küçümseme değil, bir hatırlamadır: sıradan sayılan bir şeyin, birinin duası olduğunu hatırlamak. Ama burada bir denge vardır — dünyalıkta aşağıya, ahiret ve ahlakta yukarıya bakmak; yani sahip olunan şeyde kanaat, olunması gereken şeyde hırs. İnsan genellikle bunun tersini yapar: sahip olduğunda hırslı, olması gerektiğinde kanaatkârdır. Şükrün klasik metinlerdeki üç katmanı da bu bakışı somutlaştırır. Kalp ile şükür, nimetin farkında olmak ve kimden geldiğini bilmektir — temel katmandır, o olmadan diğerleri olmaz. Dil ile şükür, söylemektir, hem Allah'a hem insanlara; "insanlara teşekkür etmeyen Allah'a şükretmez" mealindeki söz bu iki tarafın bağını kurar. Beden ile şükür ise nimeti, verilme amacına uygun kullanmaktır: gözün şükrü bakılması gerekene bakmak, malın şükrü verilmesi gereken yere vermek, vaktin şükrü onu boşa harcamamak. Üçüncüsü en zor ve en çok ihmal edilenidir, çünkü ilk ikisi bir duygu ve bir cümledir, üçüncüsü bir hayat düzenidir; bir nimeti alıp onunla günah işlemek, o nimete karşı yapılabilecek en tuhaf şeydir, ama sık yapılır.
Şükrün önündeki en büyük engel, şikâyetin sosyal olarak daha kabul görmesidir. Bir sohbette şikâyet edilirse insanlar katılır, sohbet ilerler; şükredilirse ortam biraz durur, hatta insan biraz "kendini beğenmiş" görünür. Şikâyet birleştirir, şükür yalnızlaştırır gibidir; bu yüzden farkında olmadan şikâyet dili öğrenilir. Bir insan kendi konuşmalarını izleyip gün içinde kaç cümlesinin şikâyet, kaçının memnuniyet olduğunu saysa, oran çoğu zaman utandırıcı çıkar. İşe yarayan bir deneme, bir şikâyet edildiğinde ardından bir memnuniyet cümlesi kurmaya çalışmaktır; başta zorlama gelir, ama birkaç hafta sonra dil değişmeye başlar — ve şaşırtıcı olan şudur ki dil değişince his de değişir. Ne söylendiği, ne hissedildiğini de biçimlendirir. Bu bakışın pratik bir sonucu da tüketimi azaltmasıdır: sahip olduğunu fark eden insan yeni bir şeye daha az ihtiyaç duyar, çünkü ihtiyacın büyük kısmı gerçek eksiklikten değil, fark edilmeyen doluluktan doğar; elindekini görmeyen insan boş olduğunu sanıp sürekli doldurur. Bu yüzden pazarlamanın ilk işi şükrü kırmaktır — insana neyinin eksik olduğunu göstermek, elindekinin yetersiz, eskimiş, demode olduğunu hatırlatmak. Şükreden insan kötü müşteridir; kanaat, ekonomi için tehlikeli bir erdemdir. Bunu fark etmek uyandırıcıdır, çünkü hissedilen eksikliklerin çoğunun aslında insana ait olmadığı, birileri tarafından onun içinde üretildiği görülür.
Musibette şükür
En zor soru şudur: kötü bir şey olduğunda da şükredilir mi? Bunu ucuz bir teselliye çevirmemek gerekir; birinin başına gerçekten ağır bir şey geldiğinde ona "şükret" demek çoğu zaman zulümdür. Ama şu söylenebilir: musibet hiçbir zaman tek başına gelmez, yanında hep başka şeyler durur. Bir hastalıkta hastalık vardır ama bakan biri de vardır; bir kayıpta kayıp vardır ama geride kalanlar da vardır; bir sıkıntıda sıkıntı vardır ama onu taşıyacak bir beden ve bir gün de vardır. Şükür, musibeti yok saymak değil, musibetin yanındaki şeyleri de görebilmektir. Ve şunu da eklemek gerekir: her zaman başarılamaz — bazı zamanlarda sadece dayanmak vardır, şükür değil; sabır ile şükür ayrı makamlardır, ve her hâl ikisini birden kaldırmaz, o zamanlarda sabır yeter. Zaten insanın en büyük eksiği, nimeti ancak gittikten sonra görebilmesidir: sağlığı hastalanınca, huzuru kaybedince, bir insanı ardından, bir dönemi geçtikten sonra. Bunu herkes bilir ama bilmek yetmez, çünkü bilgi zihinde durur, dikkat başka yerdedir. İşe yarayan bir alıştırma, sahip olunan bir şeyi sanki kaybedilmiş gibi düşünmektir — birkaç dakika, gerçekten yokmuş gibi hayal etmek; sağlıklı bir sabah gözleri kapatıp körlüğü düşünmek, sonra gözü açınca odayı ilk kez görüyormuş gibi görmek. Biraz teatral bir alıştırmadır ama işe yarar, çünkü zihni sarsar ve alışkanlığın kurduğu perdeyi kısa süreliğine kaldırır. Belki de musibetlerin bir işlevi budur: sarsarlar, ve sarsıntı görmeyi geri getirir — hastalıktan çıkan insanın hayata bakışı, hiç hastalanmamış insanınkinden farklıdır.
Nimeti fark etmek de tek başına yetmez; kaynağını bilmek gerekir. Elindekini fark eden ama onu tamamen kendi emeğine bağlayan insan minnettar olmaz, gururlanır. "Bu bana bilgim sayesinde verildi" diyen Karun kıssası tam bu tavrı anlatır: nimeti görür ama sahibini görmez. İnsanın kendi emeğinin bir payı vardır elbette, çalışmadan bir şey olmaz; ama çalışabilmesi de bir imkândır — sağlıklı olması, o fırsatın önüne çıkması, o kabiliyetin onda bulunması, bunların hiçbirini insan kendisi ayarlamamıştır. Bu düşünüldüğünde emek küçülmez, yerine oturur: insan bir zincirin halkası olduğunu, zincirin tamamı olmadığını görür. Şükrün duayla ilişkisi de buradan açılır. Çoğu insanın duası neredeyse tümüyle taleptir: şunu ver, şunu düzelt, şundan koru; verilenler için ayrılmış bir bölüm yoktur. Bu, sadece bir şey isterken aranan bir arkadaşlığa benzer, ve böyle bir ilişki sağlıklı olmaz. Duaya şükürle başlamak —önce ne verildiğini saymak, sonra istemek— isteği de değiştirir: neyin gerçekten eksik olduğu, elde olanlar sayıldıktan sonra daha net görülür, ve genellikle istenenlerin listesi kısalır.
Pratik: saymak
Şükrü bir alışkanlığa çevirmenin en basit ve en etkili yolu, akşamları o gün olan üç iyi şeyi yazmaktır. Büyük olmaları gerekmez, çoğu zaman küçük şeylerdir: iyi bir çay, bir arkadaşın mesajı, işin erken bitmesi, bir cümlenin oturması. Bu alışkanlığın etkisi hemen gelmez; ilk haftalar zorlama gelir, yazacak bir şey bulunamayan günler olur. Sonra bir şey değişir: gün içinde "bunu akşam yazarım" diye düşünülmeye başlanır, yani liste sadece akşamı değil günü de değiştirir, çünkü iyi şeyler aranmaya başlanır — ve dikkat, aradığını bulur; bu hem iyi hem kötü için geçerlidir, şikâyet arayan şikâyet bulur, nimet arayan nimet. Bu bakışın hafızayla da bir ilişkisi vardır: geçmişteki sıkıntılar hatırlandığında, o zaman ne kadar zorlanıldığı ve şimdi o meselenin çözülmüş olduğu görülür — "bu asla düzelmeyecek" diye düşünülen şey düzelmiştir. Bu, şimdiki sıkıntılara da bir perspektif verir; ama daha önemlisi, geçmişte istenip de elde edilemeyen pek çok şeyin bugün elde olması ve artık fark edilmemesidir. İnsan çoğu zaman bir zamanlar dua ettiği şeylerin içinde yaşar ve bunun farkında değildir — bugün sıradan bulduğu pek çok şey, on yıl önceki kendisinin duasıydı.
Şükrü çocuklara öğretmek ise ayrı ve belki en zor meseledir, çünkü çocuğun kıyas yapacak bir geçmişi yoktur; onun için her şey hep vardı — elektrik hep vardı, su hep aktı, yemek hep masadaydı. Bu, söyleyerek öğretilmez: "şükret, senin yaşında çocuklar aç" cümlesi çoğu zaman şükür değil suçluluk üretir, ve suçlulukla kurulan bir şükür sağlıklı olmaz. Öğretmenin tek yolu göstermektir — şükreden bir yetişkin görmek: sofrada "ne güzel olmuş" diyen, hava düzelince fark eden, küçük şeylere sevinen bir yetişkin. Bir de mahrumiyeti biraz tatmak gerekir, çünkü her istediği anında karşılanan çocuk hiçbir şeyin kıymetini bilmez; kıymet, beklemekle oluşur. Bu, çocuğa zorluk çektirmek demek değildir, sadece her arzuyu anında karşılamamaktır — çünkü hiç eksiği olmayan bir zihin, doluluğu da hiç göremez.
Şükrün pratikteki karşılığı, "yeter" diyebilmektir. Bu kelimeyi söylemek sanıldığından zordur, çünkü hep bir sonraki eşik vardır: biraz daha geniş bir ev, biraz daha iyi bir iş, biraz daha fazla imkân. "Yeter" demek, o merdivenden inmektir — ve inince kimse alkışlamaz; ama bir şey olur: huzur gelir. Çünkü yarışta olunduğu sürece hiç durulmaz; yarıştan çıkınca insan ilk defa etrafına bakabilir. Bu bir hedefsizlik değildir — hedefler vardır ve olmaya devam eder; ama hedefler, elindekini küçümseyerek kurulmaz. Elindekine razı olmak ile daha iyisi için çalışmak aynı anda mümkündür; bunlar ayrı ayrı düşünülür, oysa birbirini dışlamazlar. Bütün bunların bir de sakınılması gereken kolay okuması vardır: "şükret, her şey düzelir" gibi bir mesaj çıkarılmamalıdır. Şükür sorunları çözmez — yoksulluk şükürle geçmez, hastalık şükürle iyileşmez, haksızlık şükürle düzelmez; bunları düzeltmek için başka şeyler gerekir: çalışma, tedavi, mücadele. Ve bir insana sıkıntısının ortasında "şükret" demek, çoğu zaman onun derdini küçümsemektir. Şükür, dertlerin yerine geçen değil, dertlerin yanında duran şeyleri görmeyi sağlayan bir bakıştır: kendi kendine söylenen şükür bir ilaç, başkasına söylenen şükür çoğu zaman bir yüktür. Nihayetinde aynı gün hem kötü hem iyi olabilir, ve hangisi olarak hatırlanacağına insanın kendisi karar verir — bu, olan biteni değiştirmez, ama gerçekliğin tamamına bakmayı sağlar. Sabah ayaklar yere basmadan önceki o bir saniye, "bir gün daha verildi" demek için yeterlidir; ve o bir saniyeyi kaçıran günler çoğu zaman kötü geçer. Belki de bütün mesele, şikâyet eden değil sayan insan olmaktır — çünkü aramaya başlayan, hiç boş dönmez.