Muharrem Ibis
toplum

Vermek kolay, incitmeden vermek zor: yardımın konuşulmayan ahlakı

Vermek kolay; incitmeden vermek zor. Yardımın asıl imtihanı miktarda değil, alanın yüzünü koruyabilmekte.

Vermek kolay, incitmeden vermek zor: yardımın konuşulmayan ahlakı

Bir akşam markette önümde duran adam, kasada kartının çalışmadığını fark etti. Birkaç kez denedi. Arkada sıra birikti. Yüzü kızardı.

Ben arkasındaydım ve ödemeyi teklif ettim. Kabul etmedi. Israr ettim. Yine etmedi. Sonunda alışverişini bıraktı ve çıktı.

O gün eve giderken kendimi kötü hissettim ama sebebini adlandıramadım. Sonra anladım: iyilik yapmaya çalışırken, o adamı sıranın önünde küçük düşürmüştüm. Teklifim iyi niyetliydi ama yeri ve biçimi yanlıştı.

Vermek kolay. Doğru vermek başka bir iş.

İki ayrı şey: hak ve ihsan

İslam'ın yardım anlayışında iki katman var ve karıştırılınca mesele bulanıklaşıyor.

Zekât bir hak. Yükümlülük. Vermeyen bir vazifeyi terk etmiş oluyor. Ve dikkat çekici olan şu: zekât, verenin lütfu değil; alanın alacağı.

Zâriyât sûresinde, malda "isteyen ve mahrum için bir hak" bulunduğu bildirilir. "Hak" kelimesi burada teknik anlamıyla kullanılıyor. Yani zenginin malının bir kısmı, aslında onun değil.

Bu, yardım psikolojisini kökten değiştiren bir fikir. Eğer verdiğim şey zaten benim değilse, veriş biçimimde bir üstünlük olamaz. Emaneti sahibine teslim eden adam, teslim ederken böbürlenmez.

Sadaka ise gönüllü. Zorunlu olanın üstünde, kalpten yapılan. Burada da benzer bir edep isteniyor ama serbestlik daha fazla.

Bu ayrımı bilmek, benim gibi "yardım ediyorum" duygusuyla şişebilecek biri için faydalı bir soğutucu.

Başa kakmanın yıkımı

Bakara sûresinde çok net bir uyarı var: sadakalar, başa kakmak ve eziyet etmekle boşa çıkarılmamalı.

Bu cümlenin sertliği dikkat çekici. Verilen şey yok sayılmıyor — "boşa çıkar" deniyor. Yani vermişsin, malın gitmiş, ama karşılığı silinmiş. Hem para gitmiş hem sevap.

Neden bu kadar ağır? Çünkü başa kakmak, yardımın amacını tersine çeviriyor. Yardımın amacı, muhtaç olanın yükünü hafifletmek. Başa kakma ise yeni bir yük bindiriyor: minnet yükü.

Ve minnet, çoğu zaman maddi yükten daha ağır. Para geçici bir sıkıntı; borçlu hissetmek sürekli bir ezilme.

Aynı sûrede geçen bir başka cümle daha var: güzel bir söz ve bağışlama, arkasından eziyet gelen bir sadakadan hayırlıdır.

Yani: veremiyorsan güzel konuş, ama vereceksen incitme. İncitecekse verme.

Bu ölçüyü ilk okuduğumda çok radikal bulmuştum. Şimdi çok yerinde buluyorum.

Onuru korumak

Bakara sûresinde bir de şu tarif var: yüzsüzlük edip istemedikleri için, tanımayan onları zengin sanır; sen onları yüzlerinden tanırsın.

Bu tarif, yardım edeceklerin en zorunu işaret ediyor: isteyemeyenler.

İsteyen bir insana yardım etmek kolay; talep ortada. Zor olan, ihtiyacı olduğu hâlde iffetinden dolayı istemeyen insanı fark edip ona ulaşmak.

Ve bu insanlara ulaşmanın tek yolu, onları tanımak. Yani yine komşuluğa, mahalleye, ilişkiye dönüyoruz. Tanımadığın insanın yüzünden bir şey okuyamazsın.

Buradan şu çıkıyor: yardım ahlakı, sadece verme anıyla ilgili değil. Öncesinde bir ilişki kurmuş olmayı gerektiriyor.

Gizlilik neden önemli?

Gizli verilen sadakanın faziletine dair çok şey söylenmiş. Sağ elin verdiğini sol elin bilmemesi gibi ifadeler yaygın.

Bunun iki tarafı var.

Veren tarafında: Gizlilik, niyeti koruyor. Görünmeyen bir işi yaparken kimseye gösteriş yapamazsın. Amel, kendi saflığında kalıyor.

Alan tarafında: Gizlilik, yüzü koruyor. Kimsenin bilmediği bir yardım, alanın toplumdaki konumunu sarsmıyor. Yarın o insan, aynı mecliste sana borçlu gözlerle bakmak zorunda kalmıyor.

İkincisi, bence en az birincisi kadar önemli ama daha az konuşuluyor. Gizliliği hep verenin ihlâsı açısından ele alıyoruz; halbuki alanın onuru açısından da bir mesele.

Kapıya bırakılan bir poşet, elden verilen bir poşetten çoğu zaman daha iyidir. Çünkü teşekkür mecburiyeti doğurmuyor.

Fotoğraflanan yardım

Bugünün en tuhaf pratiği bu: yardımın kaydedilmesi ve paylaşılması.

Bir yardım kuruluşu için bunun bir gerekçesi var — bağış toplamak, güven vermek, hesap vermek. Bunu anlıyorum, hatta gerekli olduğunu düşünüyorum. Ama bireysel yardımın fotoğraflanması başka bir şey.

Bir çocuğa ayakkabı verirken çekilen fotoğraf, o çocuğun muhtaçlığını kayıt altına alıyor. O fotoğraf yıllarca internette duracak. Çocuk büyüyecek ve bir gün onu görecek.

Yardım eden kişi o an iyi bir şey yaptığını düşünüyor. Ama bedelini ödeyen o değil.

Kendime koyduğum kural şu: yardımın fotoğrafı, yardımdan daha çok bana yarıyorsa yanlış yapıyorum demektir.

Yakından başlamak

Kime verilir sorusunun cevabı da sıralı.

Önce bakmakla yükümlü olduklarım. Sonra akrabalar. Sonra komşular. Sonra daha uzaktakiler.

Bu sıralamanın mantığı basit: en yakınındakine bakmayan birinin uzaktakine bakması, çoğu zaman bir kaçış. Uzağa yardım etmek görünür ve prestijli; yakına yardım etmek zahmetli ve sıradan.

Akrabaya verilen sadakanın hem sadaka hem sıla-i rahim sayıldığına dair rivayetler var — yani iki karşılık. Bu, sıralamanın önemini vurguluyor.

Ama burada bir zorluk var: yakınına yardım etmek en incitici olabilen türdür. Çünkü akraba, senin ne kadarın olduğunu bilir. Onun karşısında muhtaç görünmek, yabancının karşısında görünmekten zordur.

Bu yüzden yakına yardım, en çok incelik isteyen yardım.

Kurum mu, el mi?

Yardımın kurumsallaşması iyi bir gelişme. Ölçek gerektiren işler var: afet, göç, kronik yoksulluk. Bunları bireysel iyilikle çözmek mümkün değil.

Ama kurumsal yardımın bir yan etkisi var: veren ile alan hiç karşılaşmıyor.

Bunun bir faydası da var elbette — onur korunuyor, sistematik oluyor. Ama bir kaybı da var: veren insan değişmiyor.

Bir insana yardım etmek, veren kişiyi de dönüştürür. Yüzünü görürsün, hâlini duyarsın, hikâyesini öğrenirsin. Bu tecrübe seni yumuşatır.

Havale gönderdiğinde bu olmuyor. İyi bir iş yapılıyor ama sen aynı kalıyorsun.

Bu yüzden ikisini birlikte yapmaya çalışıyorum: düzenli bir kısmı kuruma, bir kısmı da bildiğim insanlara elden.

Yardım bağımlılık yapar mı?

Bu soru sık soruluyor ve genellikle yardımı azaltmak için kullanılıyor. Yine de meşru bir tarafı var.

Sürekli verilen ve karşılığında hiçbir sorumluluk beklenmeyen yardım, bazı durumlarda insanı pasifleştirebiliyor. Bunu inkâr etmek gerçekçi değil.

Ama bu, yardımı kesmenin gerekçesi olamaz. Olsa olsa yardımın biçimini düşünmenin gerekçesi olur.

Klasik ölçü şu: mümkünse insanı ayağa kaldıracak yardımı tercih et. Balık vermek yerine ağ vermek. İş bulmak, bir sermaye vermek, bir beceri kazandırmak.

Ama şunu da eklemek lazım: herkes ayağa kalkacak durumda değil. Yaşlı, hasta, engelli, çocuk. Onlara "kendi ayaklarının üzerinde dur" demek zulümdür.

Yani ölçü kişiye göre. Ve kişiyi bilmek, yine tanımayı gerektiriyor.

Karz-ı hasen: borç olarak vermek

Az konuşulan bir kurum var: güzel borç. Faizsiz, vadeli, geri istenen ama sıkıştırılmayan borç.

Bunun bir üstünlüğü şu: alan kişinin onurunu koruyor. Sadaka almak zor gelen biri, borç almayı kabul edebiliyor. Çünkü borç bir eşitlik ilişkisi kuruyor; sadaka ise bir hiyerarşi.

İkinci üstünlüğü: geri döndüğünde başkasına verilebiliyor. Aynı para birkaç kişiye yardım ediyor.

Kur'an'da borçlunun darda olması hâlinde ona kolaylık gösterilmesi, hatta bağışlanmasının daha hayırlı olduğu bildirilir. Yani borç, gerektiğinde sadakaya dönüşebilen bir yapı.

Bunu kendi çevremde uygulamaya çalışıyorum. Borç verirken vade koymuyorum, hatırlatmıyorum. Geri gelirse iyi, gelmezse zaten verilmiş sayıyorum.

Bu yaklaşım bana birkaç kez pahalıya patladı. Yine de devam ediyorum; çünkü alternatifi, insanları borç yüzünden kaybetmek.

Zamanla yardım

Yardım deyince hep para akla geliyor. Halbuki verilecek başka şeyler de var ve bazıları paradan kıymetli.

Vakit: bir hastayı ziyaret etmek, bir yaşlıyla oturmak, bir çocuğa ders çalıştırmak.

Beceri: bildiğin bir işi birine öğretmek, bir evrağı doldurmasına yardım etmek, bir tercüme yapmak.

Ağ: birine iş bulmak, tanıdığın biriyle tanıştırmak.

Şahitlik: yalnız birinin derdini dinlemek.

Bunların hiçbirinin faturası yok ve hiçbiri hesaba geçmiyor. Ama çoğu zaman en çok ihtiyaç duyulanlar bunlar.

Bir de şu var: parası olmayan biri de bunları verebiliyor. Yani yardım, zenginin tekelinde değil.

Beklenti meselesi

Yardım ettiğim insanlardan bir şey bekliyor muyum? Dürüst cevap: bazen evet.

Teşekkür bekliyorum. Hatırlanmayı bekliyorum. En azından bir tavır değişikliği bekliyorum.

Ve bu beklentiler karşılanmadığında içimde bir kırgınlık oluşuyor. "Bir teşekkür bile etmedi" cümlesi.

Bu cümleyi kurduğum an, aslında ne yaptığımı anlıyorum: yardımı bir alışverişe çevirmişim. Karşılığında bir şey almayı umuyorsam, o zaten hediye değil, ticaret.

Kur'an'da yardımın karşılığının Allah'tan beklenmesine yapılan vurgu tam bunu düzeltiyor. Bir yerde "yalnız Allah rızası için doyururuz; sizden bir karşılık da teşekkür de beklemiyoruz" mealinde bir ifade geçer.

"Teşekkür de beklemiyoruz" — bu ne kadar zor bir cümle.

Ben henüz orada değilim. Ama en azından o beklentiyi fark ettiğimde, dile getirmemeyi öğrendim.

Az ve sürekli

Bir şey daha öğrendim: yardımın büyüklüğü değil, sürekliliği fark yaratıyor.

Yılda bir kez yapılan büyük bir bağış, aylık küçük bir düzenden daha az iş görüyor. Çünkü muhtaçlık düzenli; yardım da düzenli olmalı.

Amellerin en makbulünün az da olsa devamlı olanı olduğuna dair rivayet, sadece ibadet için değil yardım için de geçerli sanırım.

Bir de şu pratik fayda var: küçük ve düzenli olan, insanı yormuyor. Yorulmayan devam ediyor.

Ben aylık bir miktar ayırıyorum. Çok değil. Ama o miktarın benim bütçemde bir yeri var ve olmadığında fark ediyorum. Bir şeyin sadaka sayılması için, verirken bir eksilme hissedilmesi gerekiyor sanırım.

Hissedilmeyen verme, verme değil; artığı atma.

Yardımın zamanı

Bir yardımın değeri, zamanına da bağlı.

Sıkıntının başındaki küçük bir destek, sonundaki büyük bir destekten çok daha fazla iş görüyor. Çünkü sıkıntı büyümeden müdahale etmek, sonra toplamaktan kolay.

Ama biz genellikle geç haber alıyoruz. Bir insanın durumu, ancak dayanamayacak hâle geldiğinde duyuluyor. O noktada verilen yardım, yarayı sarmaktan öteye geçmiyor.

Erken haber almanın tek yolu yakınlık. Yine aynı yere çıkıyor: tanımak.

Bir de şu var: kriz anında herkes yardım ediyor. Deprem olduğunda, bir haber yayıldığında, bir kampanya başladığında el uzatan çok. Ama kriz geçtikten sonraki uzun toparlanma döneminde kimse kalmıyor.

Halbuki asıl zorluk orada başlıyor. İlgi dağıldıktan sonra da yerinde duran yardım, en kıymetlisi.

Yardım ve adalet

Bir şeyi ayırmak gerekiyor: yardım, adaletin yerine geçmez.

Bir insan hakkı yenmişse, ona sadaka vermek meseleyi çözmez. Hakkını vermek gerekir. İşçinin ücretini eksik ödeyip sonra ona yardım paketi göndermek, iyilik değil bir tür ikiyüzlülük.

Bu ayrım önemli, çünkü yardım bazen adaletsizliğin üstünü örtmek için kullanılıyor. Sistemin ürettiği yoksulluk, hayırseverlikle yamanıyor ve sistem sorgulanmıyor.

Ücretin, teri kurumadan ödenmesine dair meşhur ölçü, tam da bu yüzden önemli. Önce hak, sonra ihsan.

Kendi hayatımda bunun karşılığı şu: bir işi yaptıran biri olarak önce hakkını tam vereceğim. Yardım o hakkın üstüne gelen bir şey; yerine geçen bir şey değil.

Adaleti sağlanmamış bir yerde yapılan yardım, çoğu zaman vicdanı susturuyor ama yarayı derinleştiriyor.

En zor kısım: istemek

Yazının burasına kadar hep vermekten konuştum. Ama bir de alma tarafı var ve orası daha az konuşuluyor.

Yardım isteyememek, bizim kültürümüzde bir erdem gibi görülüyor. "Kimseye eyvallahım yok."

Bunun onurlu bir tarafı var. Ama bir kibri de var: her şeyi kendi başıma yapabilirim iddiası.

Muhtaç olduğunda istemek, bazen vermekten daha zor bir tevazu gerektiriyor. Ve isteyemeyen insan, kendini gereksiz yere zora sokuyor.

Ben bunu yaşadım. Zor bir dönemde kimseden bir şey istemedim ve gereğinden uzun süre sıkıntı çektim. Sonradan öğrenen bir tanıdığım "bana neden söylemedin" dedi. Cevabım yoktu.

Şimdi düşünüyorum: istememek, o insanı da bir iyilikten mahrum bırakmak demekmiş.

Verirken küçülmek

Bütün bunların özeti şu galiba: yardım ederken büyümemek.

Veren kişi, kolayca kendini yüksekte görebiliyor. Elinde imkân var, karşısındakinin yok. Bu asimetri, farkında olmadan bir üstünlük duygusu üretiyor.

Halbuki verilen şeyin kaynağı da veren değil. Bugün veren, yarın alan olabilir. Ve emaneti dağıtan bir memur, dağıttığı şeyin sahibi değildir.

Bunu hatırladığımda veriş biçimim değişiyor. Daha az konuşuyorum, daha çabuk çekiliyorum, teşekkür beklemiyorum.

O adam

Marketteki adama dönüyorum.

Şimdi olsa ne yapardım? Sanırım kasiyere sessizce bir şey söylerdim ya da sıradan çıkıp beklerdim, dışarıda yanına gider öyle konuşurdum. Belki hiçbir şey yapmazdım — bazen en iyi iyilik, birini fark edilmemiş bırakmak.

O gün öğrendiğim şey şu: iyilik yapma isteği, tek başına yeterli değil. O isteğin nasıl uygulandığı, isteğin kendisinden daha önemli.

Ve bunu öğrenmenin yolu, karşındakinin yerine kendini koymak. Basit bir soru: bu bana yapılsaydı ne hissederdim?

Bu soruyu sorduğumda, yapmak istediğim şeylerin çoğunu yapmıyorum. Ve galiba doğru olan da bu.

Ölçü olarak şu

Bütün bu yazıyı tek bir cümleye indirmem gerekirse şunu söylerdim: yardım, alanı küçültmemeli.

Bir yardım düşünüldüğünde sorulacak tek soru bu olabilir. Bu davranış, karşımdakinin onurunu koruyor mu, yoksa onu benim karşımda küçültüyor mu?

Miktar, biçim, zamanlama, gizlilik — hepsi bu tek sorunun altında toplanıyor.

Çünkü verilen bir mal geçici; ama bir insanın kendine dair hissi kalıcı. Bir öğün yemek verip bir insanın kendine saygısını almak, kârlı bir alışveriş değil.

Ve şunu da eklemek istiyorum: bu ölçü, veren için de koruyucu. Karşındakini küçültmeyen bir veriş biçimi, seni de büyütmüyor. İkiniz de aynı yerde kalıyorsunuz.

Belki de yardımın en güzel hâli bu: sonrasında kimin verdiği, kimin aldığı belli olmayan bir alışveriş.

O adamı bir daha görmedim. Ama her markete girdiğimde aklıma geliyor ve bu, iyi bir şey sanırım. Bazı hatalar, unutulmadıkları için işe yarıyor.

Kimseye bir şey vermeden geçen günler oluyor. Onları da yazayım ki bu metin, olduğumdan iyi bir adam tarif etmesin.

Yarın belki bir kapı çalarım. Belki çalmam. Ama en azından ne yapmam gerektiğini biliyorum.

Bilmek ile yapmak arasındaki mesafe, bu yazının anlatamadığı tek şey. Onu ancak yürüyerek geçiyorsun.

Bugün bir adım atarım belki. Küçük bir adım; kimsenin görmeyeceği kadar küçük. En iyisi de o zaten.

İlgili kategori

toplum