toplum

Tartışmanın Çöküşü

Bir tartışmanın amacı doğruya varmaksa, taraflardan birinin fikrini değiştirmesi bir başarıdır. Bugün fikir değiştirmek yenilgi sayılıyor. Bu tersine çevrilmenin, konuşarak bir yere varma ihtimalini nasıl ortadan kaldırdığı üzerine.

Tartışmanın Çöküşü

Bir tartışmanın sonunda birinin "haklısın, yanılmışım" dediğini duymak bugün nadir bir olaydır; ve bu nadirlik, meselenin ta kendisidir. Oysa bu, bir tartışmanın en tabii sonuçlarından biri olmalıdır: iki kişi konuşur, biri diğerinin daha iyi bir gerekçesi olduğunu görür, fikrini değiştirir. Bu, sistemin çalıştığı anlamına gelir. Ama bugün bu, çalışma değil, kaybetme olarak görülür. Bu yazının meselesi, tartışmanın nasıl bir doğruyu bulma çabası olmaktan çıkıp bir kazanma-kaybetme oyununa dönüştüğünü ve bunun konuşarak bir yere varma ihtimalini nasıl ortadan kaldırdığını düşünmektir.

Amaç değişti

Bir tartışmanın iki farklı amacı olabilir ve bu iki amaç her şeyi belirler. Birincisi doğruyu bulmaktır; bu durumda karşıdaki kişi bir ortaktır, rakip değil — iki kişi birlikte bir soruna bakar. İkincisi haklı çıkmaktır; bu durumda karşıdaki kişi bir engeldir, aşılması gereken bir şey. İki tutum dışarıdan benzer görünür: ikisinde de argüman kurulur, karşı çıkılır, örnek verilir. Ama iç mantıkları taban tabana zıttır.

Fark, iyi bir karşı argümanla karşılaşıldığı anda ortaya çıkar. Doğruyu arayan biri, iyi bir karşı argüman duyduğunda sevinir, çünkü bilgisi artmıştır. Haklı çıkmak isteyen biri ise aynı argümandan rahatsız olur, çünkü pozisyonu zayıflamıştır. Aynı olay, birine bir kazanç, ötekine bir tehdittir. Ve bugün baskın olan ikinci tutumdur: tartışma, çoğu zaman ortak bir arayış değil, bir mevzi savunmasıdır.

Hangi amacın güdüldüğünü anlamanın basit bir yolu vardır: insanların tartışma sonrasındaki davranışına bakmak. Doğruyu arayan biri, tartışmadan sonra konuyu araştırır; karşı tarafın verdiği örneği kontrol eder, kendi bilgisini sınar. Haklı çıkmak isteyen biri ise kendi pozisyonunu güçlendirecek malzeme arar; zaten inandığı şeyi destekleyen kaynaklara gider. İkisi de "araştırma" yapıyor gibi görünür, ama biri sorusunu, öteki cevabını aramaktadır.

Bunun en açık göstergesi, insanın kendi tarafından gelen zayıf argümana karşı tutumudur. Doğruyu arayan biri, kendi tarafındaki çürük bir argümandan rahatsız olur ve onu düzeltir; haklı çıkmak isteyen ise işine yaradığı sürece o çürük argümanı da kullanır. Kendi tarafındaki hatayı düzeltmek, samimiyetin en açık işaretidir — ve en nadir görülenidir. Çünkü bu, kazanmaktan çok doğruya varmayı önemsemeyi gerektirir.

Taraf tutmak, düşünmekten kolaydır

Bu çöküşün en temel sebeplerinden biri şudur: taraf tutmak, düşünmekten kolaydır. Bir konuda tek tek düşünmek zahmetlidir; her meselede ayrı ayrı bilgi toplamak, tartmak, karar vermek gerekir, üstelik bazı meselelerde kararsız kalınır, ki bu da rahatsız edicidir. Taraf tutmak bu yükü kaldırır: bir kere seçilir, sonra her konuda cevap hazırdır. Ekonomiden dış politikaya, eğitimden şehircilik meselelerine kadar her şeyde ne düşünüleceği bilinir — çünkü artık düşünülmez, hatırlanır.

Bu, zihinsel olarak son derece verimlidir; ve tam da bu yüzden tehlikelidir. Çünkü verimli olan yayılır. Düşünmenin zahmetinden kaçmak isteyen bir zihin için, hazır bir taraf ve onun hazır cevapları büyük bir rahatlıktır. Ama bu rahatlığın bedeli, düşünme yetisinin körelmesidir: her meseleye önceden verilmiş bir cevapla giden bir zihin, hiçbir meseleyi gerçekten düşünmez. Taraf, düşünmenin yerine geçer; ve yerine geçtiği şeyi zamanla köreltir.

Bir tarafa ait olmak yalnızca kolaylık sağlamaz; bir şey de verir: yalnız olmama duygusu. İnsan yalnız kalmaktan korkar, ve bir gruba ait olmak o korkuyu dindirir. Ama bu aidiyetin bir bedeli vardır: grubun ortak kanaatinden ayrılamamak. Bir konuda gruptan farklı düşünülmeye başlandığında iki seçenek belirir — ya ses çıkarmamak ya da dışarı düşmek. Ve dışarı düşmek gerçekten pahalıdır; arkadaşlıklar, çevre, bazen iş, hepsi o aidiyete bağlıdır. Bu yüzden çoğu insan susmayı seçer.

Sonuç şudur: grup içinde herkes aynı şeyi düşünüyormuş gibi görünür, oysa bir kısmı yalnızca susmaktadır. Buna "çoğulcu cehalet" denir: herkes kendi şüphesini tek başına taşıdığını sanır, kimse ötekinin de aynı şüpheyi taşıdığını bilmez. Ve o şüpheler hiç dile getirilmediği için, grup kendi içinde de düşünemez hâle gelir. Aidiyetin verdiği güven, aynı zamanda düşünceyi susturan bir baskıya dönüşür; birlik, çoğu zaman bir suskunluğun üzerine kurulur.

Seyirci önünde tartışmak

Tartışmayı bozan bir başka değişiklik, artık seyirci önünde yapılıyor olmasıdır. Eskiden iki kişi bir konuyu, belki yanlarında birkaç kişiyle konuşurdu. Bugün her tartışmanın bir kaydı vardır, paylaşılır, izlenir. Ve seyirci varsa, tartışmanın amacı kaçınılmaz olarak değişir: artık karşıdaki ikna edilmez, izleyenlere bir gösteri yapılır. Gösteri mantığındaysa fikir değiştirmek bir felakettir — çünkü izleyen taraftarlar için bir ihanet, karşı taraf için bir zaferdir.

Kimse bunu göze almaz. Bu yüzden tartışmalar hiç bitmez: bitmesi için birinin geri adım atması gerekir, ve geri adım atmanın maliyeti çok yüksektir. Konu tükenir ama tartışma sürer; aynı cümleler tekrar tekrar kurulur. Seyircinin varlığı, samimi bir fikir alışverişini neredeyse imkânsız kılar; çünkü herkes, karşısındakinden çok, izleyenlere oynamaktadır. Ve izleyene oynanan bir tartışmada, kimse gerçekten dönüşemez.

Bir tartışmanın yarısı konuşmak, yarısı dinlemektir; ama dinleme tarafı neredeyse tamamen çökmüştür. Çoğu insan, karşı taraf konuşurken dinlemez, sırasını bekler; zihni, o konuşurken kendi cevabını hazırlar. Oysa bu ikisi aynı anda olmaz: cevap hazırlanıyorsa, dinlenmiyordur. Söylenenin yalnızca itiraz edilebilecek kısmı yakalanır, gerisi geçip gider. Sonuç, iki kişinin sırayla konuşup kimsenin duymadığı bir hâldir — diyalog kılığına girmiş iki monolog.

Gerçekten dinlemek, tuhaf biçimde, bir cesaret ister; çünkü dinleyen, etkilenebilir. Karşı tarafın haklı olabileceği ihtimaline kapı açar. Kendini korumaya almış bir zihin, bu kapıyı kapalı tutar: duyar ama içeri almaz. İşte bu yüzden, gerçekten dinlenmiş olmak nadir bir armağana dönüşmüştür. Bir insanın söylediği bir şeyin, günler sonra karşı tarafça —hatta onun kendi fikri gibi— tekrarlandığını görmek, bir yenilgi değil bir sevinç sebebidir; çünkü demek ki dinlenmiş, içeri alınmış, zamanla işlemiştir. O kadar nadirdir ki, dinlenmek başlı başına bir kıymete dönüşmüştür.

Kelimelerin aşınması

Bir başka belirti, kelimelerin anlamını yitirmesidir. Bir tartışmada karşı tarafı tanımlayan kelimeler vardır; bunlar zamanla o kadar çok kullanılır ki içleri boşalır. Bir kelime herkesi tanımlıyorsa, artık kimseyi tanımlamıyor demektir. Ama işlevi devam eder: anlam taşımaz, konum bildirir. "Bu kelimeyi kullanan kişi şu taraftandır" bilgisini verir. Yani kelimeler tanımlamaktan çıkıp işaretlemeye dönüşür.

Bu, konuşmayı imkânsız hâle getirir. Çünkü ortak bir sözlük olmadan anlaşma olmaz. İki kişi aynı kelimeyi kullanıp farklı şeyler kastediyorsa, tartıştıkları şey aslında aynı şey değildir; ama ikisi de aynı şeyi tartıştıklarını sanır. Böylece tartışma, baştan yanlış bir zemine oturur: taraflar, birbirinin kelimelerini kendi sözlükleriyle okur ve giderek birbirinden uzaklaşır. Kelimelerin aşınması, anlaşmanın zeminini daha ilk cümlede ortadan kaldırır.

Haklı olmak iyi bir duygudur — fazla iyi. Bir konuda haklı olunduğu hissedildiği an, içeride bir güç doğar; ve bu güç, insanı zalimleştirebilir. Çünkü haklı olduğuna inanan kişi, karşısındakine yapılan her şeyi mübah görmeye başlar: küçük düşürmek, alay etmek, ezmek, hepsi "o zaten yanlış" gerekçesiyle temize çıkar. Böylece haklılık, ahlakı askıya alan bir bahaneye dönüşebilir. İnsan, en sert, en acımasız hâline çoğu zaman haklı olduğundan emin olduğu anda bürünür; şüphe duyduğunda ise daha yumuşak, daha dikkatli olur.

Bu ters bir durumdur: insan, emin olduğunda daha dikkatli olmalıyken, tam tersine daha pervasız olur. Kesinlik, merhameti azaltır. Bu yüzden en tehlikeli insan, yanılan değil, yanıldığından hiç şüphe etmeyendir; yanılan düzeltilebilir, şüphe etmeyen düzeltilemez. Ve herkes, bazı konularda o şüphe etmeyen insandır. Haklılığın verdiği o güç duygusu, tam da en çok dikkat edilmesi gereken anda dikkati gevşetir.

Biçimin ölçüsü ve yanılma payı

Gelenek, tartışmanın yalnızca içeriğine değil, biçimine de bir ölçü koyar. İnsanın Rabbinin yoluna "hikmetle ve güzel öğütle" çağrılması, karşı tarafla "en güzel şekilde" mücadele edilmesi istenir (bk. Nahl, 125). Buradaki "en güzel şekilde" ifadesi, doğru olmanın yetmediğini, nasıl söylendiğinin de hesaba girdiğini gösterir. Tartışmanın bir üslubu vardır; ve haklı bir sözün kırıcı bir biçimde söylenmesi, o sözü de zedeler.

Daha keskin bir ölçü, konuşan tarafın kendini de yanılma ihtimalinin içine koymasında görülür: "ya biz ya da siz, ya doğru yol üzerindeyiz ya da apaçık bir sapıklık içindeyiz" (bk. Sebe', 24). Bu cümlenin yapısı dikkat çekicidir — "ben doğruyum, sen yanlışsın" demek yerine, "ikimizden biri" der. Bu, retorik bir incelik değil, kendi yanılma ihtimalini masaya koymaktır. Ve bugün en çok eksik olan şey belki de budur; çünkü yanılma ihtimalini kabul etmeyen bir zihin, hiçbir delilden etkilenmez, ne söylenirse söylensin ona bir cevap bulur.

Klasik ilim geleneğinde "cedel" —tartışma sanatı, karşıdakini alt etme tekniği— ayrı bir disiplindi ve ona karşı ciddi bir temkin vardı. Âlimler bunu öğretir, ama aynı zamanda uyarırlardı: cedelin amacı galip gelmekse, o artık ilim değildir. Çünkü ilmin amacı bilmek, cedelin amacı yenmektir; ve aynı bilgi, iki farklı niyetle kullanıldığında iki farklı şeye dönüşür. Bir tartışmada aynı deliller, doğruyu aramak için de kullanılabilir, karşı tarafı susturmak için de; ve dışarıdan aynı görünen bu iki kullanım, özde birbirinin zıddıdır.

Bu ayrım, insanı kendi niyetini sorgulamaya çağırır. Bir konuda haklı olunduğu bilindiğinde bile, niyeti ayırt etmek kolay değildir: karşıdakinin anlaması mı isteniyor, yoksa yenilmesi mi? Dürüst cevap her zaman ilki değildir. Ve niyet yenmeye kaydığı an, eldeki bilgi ne kadar doğru olursa olsun, yapılan şey artık bir öğrenme değil, bir güç gösterisidir. Cedel ile ilim arasındaki çizgi, delilde değil, niyettedir.

Hız düşünceyi öldürür

Tartışmanın bozulmasında bir etken de hızdır. İyi düşünmek yavaştır: bir görüşü tartmak, karşı tarafı anlamak, kendi konumunu gözden geçirmek zaman ister. Oysa bugünkü konuşma ortamı hız üzerine kuruludur; anında cevap beklenir, "bir düşüneyim" denildiğinde konuşma çoktan başka yere gitmiş olur. Ve hızlı cevap neredeyse her zaman hazır cevaptır — yani düşünülmüş değil, ezberlenmiş. Durup düşünen kişi tartışmada geride kalır, çünkü sistem en hızlı tepki vereni ödüllendirir.

Hâlbuki "bir düşüneyim" cümlesi, bir tartışmanın söylenebilecek en olgun cümlelerinden biridir; ama bugünün temposunda o cümleyi kuran kişi kararsız, hazırlıksız, zayıf sanılır. Gerçek ise şudur: hızlı olan çoğu zaman sığ, yavaş olan derindir; ve bu düzende sığlık, hızından ötürü ödüllendirilir. Bunu değiştirmek büyük ölçüde bireysel bir karardır — cevap vermeden önce durmak, "bunu sonra düşünürüm" diyebilmek, her soruya anında bir görüş üretme baskısına direnmek. Zordur, çünkü hız bir bağımlılık yaratır; ama denemeye değer.

Her tartışmanın anlaşmayla bitmesi gerekmez; bazı ayrılıklar gerçektir. İki kişi aynı olguları kabul edip farklı sonuçlara varabilir, çünkü değerleri farklıdır. Böyle bir durumda anlaşma olmaz — ama anlama olabilir. Yani "sen niçin böyle düşünüyorsun, anladım" noktasına gelinebilir, ki bu bile büyük bir kazanımdır. Ama bugün çoğu zaman oraya bile varılamaz; çünkü karşı tarafın gerekçesi merak edilmez, biliniyormuş gibi davranılır — genellikle de en kötü gerekçe varsayılarak.

Karşıdakinin en zayıf hâlini alıp onu çürütmek kolaydır; ama o kişi orada durmaz. Asıl mesele, onun en güçlü hâlini alıp yine de itiraz edebilmektir; ancak o zaman gerçekten bir şey söylenmiş olur. Karşı tarafı en zayıf hâliyle değil en güçlü hâliyle anlamaya çalışmak, hem daha dürüst hem daha verimlidir. Çünkü çürütülen zayıf hâl, karşı tarafın gerçek görüşü değildir; ve gerçek görüşe değmeyen bir itiraz, kimseyi bir yere taşımaz.

Susmak da çözüm değildir

Bütün bu çöküşü görüp tamamen çekilmek, yani "nasılsa anlaşılmıyor" deyip hiçbir tartışmaya girmemek, anlaşılır bir tepkidir ama sağlıklı değildir. Çünkü bir toplumda hiç kimse görüşünü söylemezse ortak akıl oluşmaz; meydan, en yüksek sesle bağırana kalır. Yani sessizlik, gürültücüyü ödüllendirir. Doğru olan susmak değil, başka türlü konuşmaktır — bağırmadan, ama çekilmeden. Bu ikisinin arasını bulmak zordur; ya öfkeyle dolup patlamak ya da bıkıp susmak kolaydır, ikisinin ortası —sakin ama sebatlı konuşma— en zor olanıdır.

Peygamberlerin tebliğinde görülen tam da budur: reddedildiler, alay edildiler, ama ne sustular ne de saldırdılar; söylemeye, güzellikle, devam ettiler. Bu, insan gücünün üstünde bir sabır gibi görünse de, ulaşılmaz bir ölçü koymak, hiç ölçü koymamaktan iyidir. Çünkü sakin ve sebatlı konuşma, tam olarak başarılamasa bile, hedeflendiği ölçüde tartışmanın tonunu değiştirir; ve bir toplumda birkaç kişinin bile böyle konuşması, gürültünün tümüyle egemen olmasını engeller.

Bütün bunların ardından, bir tartışmanın sağlıklı olup olmadığını anlamak için basit bir ölçü kalır: bir tartışmadan sonra insan kendine "ne öğrendim?" diye sorabiliyor mu? Cevap sürekli "hiçbir şey" ise, muhtemelen tartışılmıyordur; yalnızca kendi görüşü tekrar ediliyordur. Ve kendi görüşünü tekrar etmek, ne kadar doğru olursa olsun, insanı bir yere götürmez. Çünkü doğru olmak ile doğruya varmak aynı şey değildir: biri durağan, öteki hareketlidir.

Son olarak, her tartışma bir ilişkiyi ya güçlendirir ya zayıflatır; nadiren aynı bırakır. Doğrunun arandığı tartışmalar ilişkiyi güçlendirir, çünkü taraflar birlikte bir şey inşa etmiş gibi hisseder; haklı çıkmaya çalışılan tartışmalar ise ilişkiyi aşındırır, ve orada kazanan bile bir şey kaybeder. Çoğu zaman, kazanılan haklılık, kaybedilen ilişkiye değmez. Bunu bilerek tartışmak insanı daha temkinli kılar: her tepeye çıkmaya değmez, bazı tartışmalar kazanılsa bile kaybettirir. Hangi tepenin buna değdiğini seçebilmek — belki de olgunluk denen şey budur.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm toplum