Komşuluğun Kaybı
Kapımızın iki karış ötesinde kim yaşıyor bilmiyoruz. Komşuluk, bir nezaket kuralı değil; dağılan bir toplumun ilk kaybettiği şey.
Bugün pek çok insan, oturduğu binadaki dairelerin çoğunda kimin yaşadığını bilmez; birkaçının ismini bilir, çoğunun evine hiç girmemiştir. Bu bir kusur gibi yazılabilir, ama etrafa bakıldığında kimsenin bunu kusur saymadığı görülür — aksine, "kimseye karışmamak" bir olgunluk işareti sayılır; komşusuyla fazla haşır neşir olan insan biraz meraklı, biraz sınır tanımaz bulunur. Bir nesil önce durum tam tersiydi: komşusunu tanımamak ayıptı, şimdi tanımak tuhaf. Bu yazının konusu, komşuluğun bir nezaket kuralı değil, dağılan bir toplumun ilk kaybettiği şey olduğunu düşünmektir.
Bir hadisin ağırlığı
Bir hadiste, komşusu açken tok yatanın bizden olmadığı bildirilir. Bu cümle ilk duyulduğunda bir teşvik sanılabilir — komşunla ilgilen, güzel olur; oysa cümle bir teşvik değil, bir sınır çizer. "Bizden değildir" ifadesi bir aidiyetin dışına çıkarır, yani mesele bir incelik değil, bir mensubiyet meselesidir. Bu kadar sert bir hüküm niçin komşuluk üzerine kurulmuş olabilir? Çünkü komşuluk, iman ile hayat arasındaki en kısa mesafedir; inancın hayata dokunup dokunmadığı en çok orada anlaşılır. Uzaktaki bir mazluma üzülmek kolaydır, yandaki komşunun aç olup olmadığını bilmek zordur — çünkü bilmek için ilgilenmiş olmak gerekir. Hadiste dikkat çeken bir ayrıntı da budur: "komşusu açken" değil, bunu bilerek tok yatmak; yani önce bir bilgi gerekir, ve bilgi ancak ilişkiden doğar. Bugün insanı kurtaran şey tam da budur: bilmemek. Bilinmediği için sorumlu hissedilmez — cehalet, vicdanın en rahat sığınağıdır.
Bu değişimi tek bir sebebe bağlamak yanlış olur; birkaç şey üst üste geldi. Şehirleşme, mahalleyi taşıyabileceği ölçeğin dışına çıkardı: yüz haneli bir mahallede herkes birbirini tanır, bin haneli bir sitede kimse kimseyi tanımaz — bu bir ahlak değil, bir sayı meselesidir, çünkü insan zihni belli sayıda ilişkiyi taşıyabilir. Hareketlilik, ilişkiye yapılan yatırımı bitirdi: eskiden insanlar doğdukları yerde ölür, komşuluk otuz yıllık bir yatırım olurdu; şimdi birkaç yılda bir taşınılır, ve kısa süre kalacağını bilen insan ilişkiye yatırım yapmaz, yatırımsız ilişki de derinleşmez. Mimari, kapıyı fiilen kapattı: eski evler sokağa açılırdı — kapı, pencere, balkon, avlu; yeni binalar içe kapanır — kapalı otopark, asansör, çelik kapı; arabadan asansöre, asansörden eve girip hiç kimseyi görmeden yaşamak mümkündür. Ve belki en önemlisi, ihtiyaçsızlıktır: eskiden komşuya ihtiyaç vardı — tuz biterdi, çocuğa bakılırdı, hasta olunca yemek gelirdi; bugün her ihtiyaç bir hizmete karşılık gelir — tuz yarım saatte kapıda, çocuğa bakım bir hizmet, yemek bir uygulama. İlişkiler ihtiyaç üzerine kurulur ve ihtiyaç ortadan kalkınca ilişki de kalkar; insan ihtiyacı satın alarak çözdü, ama ihtiyaçla birlikte gelen beraberliği de kaybetti.
Bağımsızlık mı, yalıtım mı
Kimseye muhtaç olmamak bir başarı olarak öğrenildi; "kimseye eyvallahım yok" bir gurur cümlesidir. Bunun bir doğru tarafı vardır — kimsenin sırtından geçinmemek, kendi yükünü taşımak güzel bir şeydir; ama muhtaç olmamak ile ilişkisiz olmak arasındaki çizgi kaybedildi. İnsan muhtaç bir varlıktır, ve bu bir kusur değil, tabiattır: yalnız başına doğamayan, büyüyemeyen, hastalandığında bakılamayan, öldüğünde gömülemeyen bir varlıktan söz edilir. Muhtaçlığı yok sayan bir hayat kurmak mümkün değildir; sadece muhtaçlığı görünmez kılan bir düzen kurulabilir — ki o kuruldu. Şimdi ihtiyaçları tanınmayan insanlar karşılar: yemeği getiren, evi temizleyen, hastalandığında bakan insanlar vardır, ama onlarla bir ilişki değil, bir işlem vardır; muhtaçlık devam eder, sadece adı değişmiştir. Bunun bedeli zor günde ortaya çıkar: bir hastalık, bir ölüm, bir iş kaybı geldiğinde, işlem yapılabilecek insan çoktur ama aranabilecek insan azdır.
Komşuluğun modern hizmetlerden farkı karşılıksız olmasıdır. Komşu bir tabak yemek getirdiğinde faturası gelmez; bunun yerine bir bağ kurulur. Karşılıksız verilen şey, alanın üzerinde bir yükümlülük bırakır, ama bu borç gibi değildir — borç ödendiğinde biter, karşılıksız iyilik ödendiğinde bitmez, döner: bir gün öteki de bir şey götürür, bu gidiş gelişler zamanla bir ilişki kurar. Toplumların ayakta durmasını sağlayan doku budur: yazılı olmayan, faturalanmayan, sözleşmesiz alışverişler; bir toplum ne kadar çok işi sözleşmeye bağlarsa o kadar az güvene ihtiyaç duyar, ve güvene ihtiyaç duymayan toplumda güven de kalmaz. Bu dokunun en küçük ama en çok iş gören ipliği selamdır. Selamlaşmak bir bilgi alışverişi değildir; yaptığı iş, karşısındakini görünür kılmaktır — selam verilen insan o an "biri" olmaktan çıkıp "birisi" olur. Bir toplumda selamın yaygınlığı, oradaki güvenin de ölçüsüdür: kimsenin kimseye selam vermediği bir yerde herkes birbirini potansiyel bir tehdit olarak görüyor demektir; selam, "senden korkmuyorum ve sana zarar vermeyeceğim" demenin en kısa yoludur. Selamın tanıdığa da tanımadığa da verilmesine dair tavsiye bu açıdan çok pratik bir toplum mühendisliği taşır — ilişkiyi tanışıklık şartına bağlamamak. Bugün tanımadığına selam veren biri iki tür tepkiyle karşılaşır: bir kısmı şaşırıp karşılık verir, yüzü yumuşar; bir kısmı tedirgin olur, ne istendiğini düşünür — ve ikinci tepkinin yaygınlığı, kaybedilen şeyin boyutunu gösterir: karşılıksız iyilik artık şüphe uyandırır.
Aidatla komşuluk
Sitelerde ilginç bir düzen vardır: aidat ödenir ve komşuluğun bütün fonksiyonları hizmete dönüşür. Kapıcı, güvenlik, temizlik, bahçıvan; bir sorun olduğunda yönetime bildirilir, kimseyle konuşmaya gerek kalmaz, bir formla, bir mesajla hallolur. Bu verimli bir sistemdir, ama verimliliğin bir bedeli vardır: katılım ortadan kalkar. Eskiden bir sorun olduğunda insanlar bir araya gelir, konuşur, tartışır, birlikte bir şey yapardı — o süreç yorucuydu ama ilişki üretiyordu; şimdi süreç yoktur, sadece sonuç vardır. Aidat, katılımın parayla satın alınmış hâlidir, ve satın alınan katılım insanı topluluğun bir üyesi değil müşterisi yapar. Müşteri ile üye arasındaki fark şudur: müşteri memnun kalmazsa gider, üye kalır ve düzeltmeye çalışır — bu yüzden müşterilerden oluşan bir binada kimse hiçbir şeyi düzeltmez, sadece şikâyet eder.
Bir mahallenin sağlığını ölçmek için yaşlılarına bakmak yeterlidir. Eski mahallede yaşlılar sokaktaydı — kapının önünde oturur, gelene geçene bakarlardı; görünürdüler, ve görünür olmak gözetilmek demekti, bir gün görünmezse birisi merak ederdi. Bugün yaşlılar evdedir, çoğu yalnızdır; kimse görmediği için kimse merak etmez, ve yalnız yaşayan yaşlıların ölümlerinin günler sonra fark edildiği haberleri okunup bir gün üzülünüp geçilir. Bu, bir toplumun kendisi hakkında verebileceği en ağır bilgidir, çünkü yaşlıya bakış bir toplumun verimlilik dışında bir değer tanıyıp tanımadığını gösterir: üretmeyen, katkı vermeyen, sadece var olan insanın kıymeti nedir? Ana babaya ihsan emrinin, Allah'a kulluk emrinin hemen ardından zikredilmesi bir tesadüf değildir — zayıflayana bakış, insanın ahlakının en dürüst sınavıdır. Komşuluk zaten iyi günlerin süsü değil, zor günlerin sigortasıdır. Bir deprem, bir sel, bir yangın, uzun bir elektrik kesintisi — bu anlarda hiçbir uygulama çalışmaz, hiçbir hizmet gelmez, geriye sadece yakındaki insanlar kalır. Her felaketten sonra aynı şey konuşulur: birbirimizi tanımıyoruz; sonra birkaç ay geçer, unutulur. Oysa dayanışma felaket anında icat edilebilecek bir şey değildir, önceden kurulmuş olması gerekir — deprem anında kapısı çalınacak insanı, depremden önce tanımış olmak gerekir. Bu yüzden komşuluk bir nezaket değil, bir hazırlıktır; ihtiyaç duyulduğunda kurulamayan tek şey güvendir.
Vermenin ahlakı
Vermek de kolay bir iş değildir; yanlış verilen şey, verilmemesinden daha çok incitebilir. Kur'an'da sadakanın ardından başa kakmanın ve eziyetin yasaklanması boşuna değildir — verilen şeyin miktarından çok veriliş biçimi konuşulur; bir yerde, güzel bir sözün ve bağışlamanın, ardından eziyet gelen sadakadan daha hayırlı olduğu bildirilir. Bu ölçü komşuluk için de geçerlidir: muhtaç bir komşuya yardım ederken onun onurunu korumak, yardımın kendisinden daha önemlidir. Kapıya bırakılan bir poşet, elden verilen bir poşetten çoğu zaman daha iyidir, çünkü karşısındakini teşekkür etme mecburiyetinden kurtarır. Gizli verilen sadakanın faziletine yapılan vurgu da bununla ilgilidir: gizlilik, verenin niyetini korurken alanın yüzünü de korur. Bugün yardım büyük ölçüde kurumsallaştı — bağış yapılır, kurum dağıtır; bu iyi bir şeydir, ölçek gerektiren işler vardır. Ama kurumsallaşan yardımın bir yan etkisi vardır: veren ile alan birbirini hiç görmez, böylece veren merhamet duygusunu, alan ise yüz yüze bir kardeşliği kaybeder — ödenen para vicdanı rahatlatır ama insanı değiştirmez. Aynı çözülme misafirlikte de yaşandı: bir zamanlar evler misafir için kurulurken, şimdi misafirlik neredeyse bir organizasyondur, haftalar öncesinden ayarlanır, habersiz gelen bir kriz sayılır. Sebebi kötü niyet değil, ağırlama standardının yükselmesidir; çözüm ise standardı düşürmektir — çayla ağırlanan misafir, hiç ağırlanmayandan iyidir. Çünkü misafirlik insanların birbirinin evini görmesi demekti, ve evi görülen insan başka türlü tanınır; hâli, sıkıntısı, neye ihtiyacı olduğu ancak orada anlaşılır. Kimsenin evine girilmediği için kimsenin hâli bilinmez — komşuluğun çözülmesi, kapıların kapanmasıyla başladı.
Burada dürüstçe bir şey itiraf etmek gerekir: komşunun hâlini bilmemek bazen bir tercihtir. Çünkü bilinirse sorumluluk doğar — üst kattaki yaşlının yalnız olduğu bilinirse bir şey yapmak gerekecektir, yandaki ailenin geçim sıkıntısı çektiği bilinirse el cebe atılacaktır; bilmemek insanı özgür bırakır. Bu çok insani ama çok tehlikeli bir kaçıştır, çünkü sorumluluğun kapsamını bilgiyle sınırlamak, ahlakı bir bilgi oyununa çevirir: az bilen az sorumlu. Oysa daha doğru olan tutum, sorumluluğun bilgiyi aramayı da içermesidir: "bilmiyordum" demek, ancak öğrenmek için bir çaba gösterildiyse geçerli bir mazerettir. Sorumluluğun halkalar hâlinde genişlediğini görmek de yol gösterir — nefis, aile, komşu, mahalle, şehir, ümmet, insanlık; bu halkalar birbirini dışlamaz, besler, ama sıra önemlidir. En dıştaki halkayı en içtekinin önüne geçirmek çoğu zaman bir kaçıştır, çünkü dıştaki halka soyuttur, bedeli yoktur, insanı rahatsız etmez; içteki halka somuttur ve bedel ister. İşe yarayan bir ölçü şudur: dünya meseleleri hakkında konuşmadan önce, aynı meselenin en yakın hâlinde ne yapıldığına bakmak — yoksulluk üzerine konuşan birinin, bildiği bir yoksula bu ay ne yaptığı sorusu, insanı hızla susturur, ama işe yarayan tarafı da budur.
Küçük başlangıçlar
Bunu bir programa çevirmek zordur, ama birkaç küçük şeyin işe yaradığı görülür. İsim öğrenmek: asansörde karşılaşılan insana ismini sormak, tek başına ilişkiyi bir kademe değiştirir, çünkü ismi bilinen insan artık "biri" olmaktan çıkar. Selamı büyütmek: baş sallamak yerine sesli selam vermek, küçük bir fark ama karşılık verilme ihtimalini artırır. Bir bahane bulmak: bir tabak yemek, bir bayram, bir taşınma — ilişki artık kendiliğinden başlamaz, bir bahaneye ihtiyaç vardır ve onu bulmak insana düşer. Sormak: "nasılsınız" değil, "bir şeye ihtiyacınız var mı" — ilki nezaket, ikincisi kapı açar. Ve süreklilik: bir kere yapılan şey ilişki kurmaz, üçüncü dördüncü tekrarda bir şey oluşmaya başlar. Bir insanın ismini öğrenmenin ne kadar çok şey değiştirdiğini görmek çarpıcıdır: iki yıl aynı asansörü kullanıp tek kelime etmeyen iki komşu, bir isim sorusundan sonra merdivende durup konuşmaya, birbirinin hâlini sormaya başlayabilir — ve "bir şeye ihtiyacın var mı?" sorusu, ancak isim öğrenildikten sonra sorulabilir hâle gelir. Demek ki başlangıç isimdir; bir insanın ismini bilmek, onu sorumluluk alanına almak demektir — belki de bu yüzden bu kadar zor gelir. Nihayetinde bir binada oturmakla bir mahallede yaşamak aynı şey değildir: bina bir adres, mahalle bir ilişki ağıdır. Mahalleyi geri getirmek eski günlere özlemle olmaz, o şartlar geçti; ama işlevini yeniden kurmak mümkündür — birbirinden haberdar, zor günde birbirine ulaşabilen bir insan topluluğu, kaç kişi olduğu önemli değil, beş kişi de olabilir. Belki de bugünün mahallesi coğrafi değil, iradî bir şey olacak: kendiliğinden kurulmadığı için kurmayı seçilen bir şey. Ama bir şartla — fiziksel olmalı, kapısı çalınabilen, hastalandığında yanına gidilebilen insanlar; çünkü ekrandan kurulan hiçbir bağ, kapı zilinin yerini tutmaz. Ve bütün bunlar aslında bir zaman değil, bir dikkat meselesidir: çoğu insanın vakti vardır — aynı gün saatlerce ekrana bakılır — eksik olan niyettir; komşuluk, yanındaki insanı fark etmeyi seçmektir, ki bu saatler almaz, sadece bakışı çevirmeyi gerektirir. Bir kapı, iki karış ötede durur; açmak için sadece niyet gerekir — ve o niyeti kurmak, çoğu zaman en zor kısımdır.