Muharrem Ibis
toplum

Haklı olmak yetmiyorsa geriye ne kalır: adalet duygusunun aşınması üzerine

Bir toplumda insanlar hakkını arayamayacağına inanmaya başladığında, kaybedilen şey sadece davalar değil; birlikte yaşama zemininin kendisi.

Haklı olmak yetmiyorsa geriye ne kalır: adalet duygusunun aşınması üzerine

Bir çocuğa haksızlık yapıldığında ne yaptığını hepimiz biliriz: itiraz eder.

Kimse ona adaleti öğretmemiştir. Ama payının eksik verildiğini, sırasının atlandığını, suçun başkasına ait olduğunu fark eder ve buna karşı çıkar.

Adalet duygusu öğretilen bir şey değil; insanda hazır bulunan bir şey.

Peki o duygu, yetişkinlikte nereye gidiyor?

Duygu duruyor, umut gidiyor

Adalet duygusunun kaybolduğunu düşünmüyorum aslında.

İnsanlar hâlâ haksızlığı fark ediyor, hâlâ rahatsız oluyor, hâlâ içleri sızlıyor.

Kaybolan şey duygu değil; o duygunun bir karşılık bulacağına dair inanç.

"Nasılsa bir şey değişmez." "Kimin umurunda." "Hakkını arasan da alamazsın."

Bu cümleler, adaletsizliğe alışmanın değil; adalet arayışının işe yaramadığına ikna olmanın sonucu.

Ve bir toplumda bu ikna yerleştiğinde, insanlar hak aramayı bırakıyor. Bırakınca da haksızlık serbest kalıyor.

Yorulmuş adalet duygusu

Bir duygu, karşılıksız kaldığında körelir.

Sürekli haksızlık görüp hiçbirinin düzeldiğini görmeyen insan, bir süre sonra tepki vermeyi bırakıyor. Bu, ahlaki bir çöküş değil; bir savunma refleksi.

Çünkü her haksızlığa aynı yoğunlukta tepki vermek, taşınabilir bir şey değil.

Sonuçta iki tip insan çıkıyor ortaya.

Birincisi: her şeye kızan ama hiçbir şey yapmayan insan. Duygusu canlı ama eylemi yok.

İkincisi: hiçbir şeye kızmayan insan. Duygusu susmuş.

İkisi de aynı yerden geliyor: adaletin sağlanabileceğine dair inancın kaybı.

Hak aramanın maliyeti

Meselenin çok somut bir tarafı var: hak aramak pahalı.

Zaman istiyor, para istiyor, bilgi istiyor, dayanma gücü istiyor.

Küçük bir haksızlığa uğrayan insan hesap yapıyor: hakkımı aramanın maliyeti, hakkımın değerinden fazla mı?

Çoğu zaman fazla çıkıyor. Ve insan vazgeçiyor.

Bu vazgeçişlerin toplamı, haksızlığı yapanlar için bir teşvik oluyor. Çünkü küçük haksızlıkların cezasız kalacağını herkes biliyor.

Ve küçük haksızlıklar cezasız kaldıkça, büyükleri de meşrulaşıyor.

Bir toplumda adaletin gücü, büyük davalarla değil; küçük haksızlıkların ne kadar kolay düzeltilebildiğiyle ölçülüyor.

Gecikmenin kendisi bir haksızlık

Adaletin geç gelmesi, adaletsizliğin bir biçimi.

Yıllar sonra verilen bir karar, o yıllar boyunca yaşanan mağduriyeti telafi etmiyor.

Bir insan hakkını beş yıl sonra alıyorsa, beş yılını kaybetmiş oluyor. Ve o beş yıl geri gelmiyor.

Bu yüzden "sonunda adalet yerini buldu" cümlesi, çoğu zaman eksik bir teselli.

Gecikme, sadece bir gecikme değil. Aynı zamanda bir mesaj: senin meselen aciliyet taşımıyor.

Ve o mesaj, adalet duygusunu en çok aşındıran şey.

Ayrıcalığın gölgesi

Adalet duygusunu en hızlı öldüren şey, kuralın herkese aynı uygulanmadığını görmek.

Aynı işi yapan iki insandan birinin cezalandırılıp diğerinin cezalandırılmaması — bu, tek bir olaydan çok daha fazla zarar veriyor.

Çünkü o an, kuralın bir kural olmadığı anlaşılıyor. Kural, ilişkisi olmayanlar için geçerli bir şey hâline geliyor.

Ve bunu bir kez gören insan, bir daha kurala güvenmiyor.

Bir toplumda "tanıdığın var mı" sorusunun bu kadar sık sorulması, bu güvensizliğin en açık göstergesi.

Herkes biliyor ki resmî yol uzun, tanıdık yolu kısa. Ve bu bilgi, resmî yola olan güveni tamamen bitiriyor.

Kendi aleyhine şahitlik

İslam'ın adalet anlayışında beni en çok sarsan ifade şu:

"Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutun; kendiniz, ana babanız ve akrabalarınız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun." (Nisâ, 135)

Bu, olağanüstü bir talep.

Çünkü insanın tabii eğilimi, kendini ve yakınlarını korumak. Adalet duygusu genellikle kendi tarafımıza gelince esniyor.

Ayet tam bu esnemeyi yasaklıyor: kendi aleyhine de olsa.

Bunu uygulayabilen bir toplum düşünün — orada hiçbir haksızlık gizlenemez, çünkü herkes kendi tarafını da denetliyor.

Bizde ise çoğunlukla tersi işliyor: haksızlığı kimin yaptığına bakıp ona göre tavır alıyoruz.

Kine rağmen adalet

Aynı ölçünün diğer yüzü de var:

"Bir topluma olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır." (Mâide, 8)

Bu ayet, ilkinden bile zor bir şey istiyor: sevmediğin insana da adaletli davranmak.

Ve bugün en çok çiğnenen ölçü bu.

Bir haksızlık yapıldığında ilk sorduğumuz soru genellikle "kim yaptı" oluyor. Cevaba göre tepkimiz değişiyor.

Kendi tarafımızdan biri yaptıysa hafifletici sebepler buluyoruz. Karşı taraftan biri yaptıysa büyütüyoruz.

Bu, adalet değil; taraftarlık.

Ve bir toplumda taraftarlık adaletin yerini aldığında, kimse kimseye güvenemiyor. Çünkü herkes biliyor ki hüküm, olaya değil kimliğe göre veriliyor.

Ölçü ve tartı

Kur'an'da ölçüde hile yapanlara yönelik uyarılar, adaleti çok somut bir yere indiriyor.

Mutaffifîn sûresinde, alırken tam ölçüp verirken eksik tartanlar kınanıyor.

Bu, soyut bir adalet fikri değil; terazi başında yapılan bir iş.

Ve bu somutluk önemli. Çünkü adalet, mahkemede başlamıyor; tezgâhta başlıyor.

Bir esnafın tartısı, bir işverenin ücreti, bir çalışanın mesaisi, bir öğrencinin sınavı — adalet asıl buralarda kuruluyor ya da bozuluyor.

Mahkemeye düşen meseleler, çoğu zaman bu küçük ölçülerin uzun süre bozulmasının sonucu.

Yani adalet meselesi, bir hukuk meselesi olmadan önce bir ahlak meselesi.

Ücret ve emek

Adaletin en yaygın çiğnendiği yer, emek ilişkileri.

İşçinin ücretinin teri kurumadan verilmesine dair ölçü, bu konuda çok net bir standart koyuyor.

Bugün bu standardın ne kadar uzağındayız, herkes biliyor.

Geciken ödemeler, ödenmeyen mesailer, kayıt dışı çalıştırma, iş güvenliğinden kısma.

Bunların hepsi tek tek "küçük" görünüyor ve hukuki olarak takip edilmesi zor. Ama toplamı, milyonlarca insanın hakkının yenmesi.

Ve dikkat çekici olan: bu haksızlıklar genellikle en az itiraz edebilecek olanlara yapılıyor.

Çünkü adaletsizlik, direnç görmediği yere akıyor.

Zulmün karanlığı

Zulüm kelimesinin kök anlamı "karanlık" ile ilişkili.

Bu, güzel bir tarif. Çünkü zulüm, görünmezliği seviyor.

Aydınlıkta zulüm zorlaşıyor. Kayıt tutulan, denetlenen, konuşulan yerde haksızlık yapmak riskli hâle geliyor.

Bu yüzden şeffaflık, adaletin en pratik aracı.

Ve bu yüzden haksızlık yapanların ilk yaptığı şey, bilgiyi karartmak oluyor.

Bunu küçük ölçekte de görüyoruz: bir iş yerinde ücretlerin gizli tutulması, bir kararın gerekçesinin açıklanmaması, bir sürecin kapalı yürütülmesi.

Kapalılık, her zaman bir uyarı işareti.

Linç: adaletin sahte ikamesi

Adalet mekanizmaları işlemediğinde, insanlar kendi adaletlerini kurmaya çalışıyor.

Ve ortaya çıkan şey adalet değil; linç.

Sosyal medyada bir insanın bir günde yargılanıp mahkûm edilmesi, artık sıradan bir olay.

Bunun adalet olmadığını gösteren birkaç şey var: savunma yok, delil incelemesi yok, orantı yok, ve karar geri alınamıyor.

Bir insan haksız yere linç edildiğinde, sonradan çıkan gerçek onu kurtarmıyor. İlk hüküm kalıcı oluyor.

Ve daha kötüsü: linç, gerçek adaletsizliği de örtüyor. Çünkü gürültü bittiğinde herkes "mesele halledildi" sanıyor.

Halbuki hiçbir şey halledilmiyor. Sadece birileri zarar görüyor.

Adalet ve merhamet

Bir denge meselesi var ve iki tarafa da düşülüyor.

Sadece adalet: katı, kırıcı, bağışlamayan bir düzen.

Sadece merhamet: hakkın kaybolduğu, haksızın cezasız kaldığı bir gevşeklik.

Nahl sûresinde adaletin yanında ihsanın da emredilmesi, bu dengeyi kuruyor gibi.

Adalet asgari; ihsan onun üstü.

Yani birine hakkını vermek adalet; hakkından fazlasını vermek ihsan.

Ama sıra önemli: önce hak, sonra ihsan. Hakkını vermediğin insana ihsan yapmak, ihsan değil örtbas.

Bunu özellikle yardım bağlamında düşünüyorum: bir işçiye eksik ücret verip sonra ona yardım paketi göndermek, ihsan değil bir tür ikiyüzlülük.

En küçük ölçekte

Bu yazının pratik karşılığı, sistemleri değiştirmek değil — o benim boyumu aşıyor.

Ama şu var: adalet, en küçük ölçekte kurulabiliyor.

Kendi işimde hakkı gözetmek. Bir tartışmada karşı tarafı da dinlemek. Sevmediğim biri hakkında konuşurken de adil olmak. Kendi hatamı, başkasınınki kadar ciddiye almak.

Bunlar küçük şeyler ve hiçbiri manşet olmuyor.

Ama bir toplumda adaletin varlığı, mahkemelerden önce bu küçük ölçülerde beliriyor.

Ve o küçük ölçüler bozulduğunda, hiçbir mahkeme yetişemiyor.

Kendime dönerek

Bu yazıyı yazarken kendi payımı düşündüm.

Kendi tarafımı savunurken adil davranıyor muyum? Sevmediğim biri haklı olduğunda kabul edebiliyor muyum? Bir tartışmada karşı tarafın en güçlü argümanını mı yoksa en zayıfını mı ele alıyorum?

Cevaplar iyi değil.

Ve şunu fark ettim: adaletsizlikten şikâyet etmek kolay, adil olmak zor.

Şikâyet ederken kendimi adaletin tarafında sanıyorum. Halbuki asıl sınav, kendi elimdeki küçük yetkiyi nasıl kullandığım.

Son bir ölçü

Bir insanın adalet duygusunu ölçmek için tek bir soru yeterli olabilir:

Aleyhine olan bir doğruyu kabul edebiliyor mu?

Cevap evetse, o insanın adalet duygusu sağlam.

Hayırsa, ne kadar adaletten söz ederse etsin, o adalet kendi tarafının adaleti.

Ve kendi tarafının adaleti, adalet değil; menfaat.

Bunu kendime uyguladığımda, çoğu zaman sınıfta kalıyorum.

Ama en azından soruyu soruyorum. Ve bir toplumda bu soruyu soran insan sayısı arttıkça, adalet biraz daha mümkün hâle geliyor.

Adaletin öğrenildiği ilk yer

Bir insanın adalet duygusu, mahkemede değil evde şekilleniyor.

Kardeşler arasında paylaştırma, kimin haklı olduğuna karar verme, cezanın orantısı — bunların hepsi çocuğa bir ölçü öğretiyor.

Ve o ölçü, hayatın geri kalanının zemini oluyor.

Ayrım yapılan bir evde büyüyen çocuk, adaletin bir tercih meselesi olduğunu öğreniyor. Sevilen çocuğun daha az cezalandırıldığı, daha çok verildiği bir düzen — bu, çocuğa dünyanın nasıl işlediğini anlatıyor.

Ve o çocuk, büyüdüğünde aynı düzeni kuruyor.

Bu yüzden adalet meselesi, sistemlerden önce mutfakta konuşulan bir mesele.

Çocuklar arasında eşit davranmaya dair uyarıların olması bu açıdan çok anlamlı: adaletin temeli, en küçük birimde atılıyor.

Susan çoğunluk

Bir haksızlık yapılırken, o odada genellikle birkaç kişi daha oluyor.

Ve o birkaç kişinin sessizliği, haksızlığı yapanın en büyük desteği.

Çünkü sessizlik onay olarak okunuyor. Haksızlığı yapan, kimse itiraz etmediği için kendini haklı sanıyor.

Bir tek kişinin "bu doğru değil" demesi, çoğu zaman meseleyi durduruyor.

Ama o bir kişi olmak zor. Çünkü bedeli var: ortamda tuhaf karşılanmak, hedef hâline gelmek, ilişkileri zorlamak.

Ve çoğumuz o bedeli ödemek istemiyoruz.

Kendi payıma dürüst olursam: sustuğum çok oldu. Sonradan pişman olduğum da.

Şimdi en azından şunu deniyorum: tam bir itiraz edemiyorsam bile, gülmemek, onaylamamak, konuyu değiştirmek.

Bu bile bazen yetiyor.

Kurumların ötesinde

Adalet meselesini yalnızca mahkemelere havale etmek, bir kaçış biçimi.

Çünkü bir toplumdaki haksızlıkların büyük kısmı hiç mahkemeye gitmiyor.

İş yerindeki bir ayrımcılık, bir aile içi haksızlık, bir esnaf tartısı, bir öğretmenin taraflı davranışı — bunların hiçbiri dava konusu olmuyor.

Ve toplamları, mahkemeye giden meselelerden kat kat fazla.

Yani adaletin asıl alanı, hukukun dışında kalan geniş bölge.

Orada tek denetleyici, insanın kendi vicdanı.

Ve vicdanın ne kadar güvenilir olduğu, o insanın hangi ölçüyle beslendiğine bağlı.

Ölçüsüz bir vicdan, hep kendi lehine karar veriyor.

Mazlumun duası

Gelenekte tekrar eden bir uyarı var: mazlumun duasıyla arasında perde bulunmadığı.

Bu uyarı, zulmeden için bir korku kaynağı olmalı.

Çünkü şunu söylüyor: mağdur kimseye ulaşamasa bile, bir yere ulaşıyor.

Bunu bir teselli olarak değil, bir denge unsuru olarak okuyorum.

Adaletin dünyada tam sağlanmadığı yerlerde, mazlumun elinde kalan tek şey bu oluyor.

Ve zalimin hesabının bir yerde tutulduğuna dair inanç, mağdurun ayakta kalmasını sağlıyor.

Ama dikkat: bu inanç, dünyada adalet aramayı bırakmanın gerekçesi değil.

İkisi birlikte gidiyor: hakkını ara, ulaşamazsan da bir yerde tutulduğunu bil.

Umudu diri tutmak

Bu yazının karamsar okunmasını istemem.

Adalet duygusunun aşınması gerçek. Ama tamamen bitmiş değil.

Bir haksızlık gördüğünde hâlâ rahatsız olan çok insan var. Sessizce hakkını arayan, bir mağdurun yanında duran, kendi işinde ölçüyü tutan insanlar var.

Bunlar haber olmuyor. Çünkü haber olan şey, bozulan.

Ama bir toplum, bozulanlarla değil; sessizce doğru yapanlarla ayakta duruyor.

Ve o insanların sayısı, sanıldığından fazla.

Bunu depoda görüyorum. Kimsenin görmediği yerde işini düzgün yapan, hakkını yemeyen, fazlasını almayan insanlar var.

Hiçbiri adalet üzerine konuşmuyor. Sadece yapıyorlar.

Ve bir toplumu ayakta tutan asıl direk bu.

Nereden başlanır

Sistemleri değiştirmek benim boyumu aşıyor. Ama şu üç şey elimde:

Kendi işimde ölçüyü tutmak. Aldığım ve verdiğim her şeyde.

Aleyhime olan doğruyu kabul etmek. Bu, en zor olanı.

Bir haksızlık gördüğümde en azından onaylamamak. İtiraz edemesem bile, gülmemek ve susmayı onay saymamak.

Bunlar küçük şeyler.

Ama adalet, mahkemede başlamıyor. Tezgâhta, sofrada, iş yerinde başlıyor.

Ve orada bozulan şeyi, hiçbir mahkeme düzeltemiyor.

Son bir hatırlatma

Adaletin en çok ihtiyaç duyulduğu yer, en az güç sahibi olanların bulunduğu yer.

Güçlü insan, adaletsizlikten daha az etkileniyor — imkânı var, sesini duyuruyor, hakkını arayabiliyor.

Zayıf olan ise adaletsizliğin tam ortasında kalıyor.

Bu yüzden bir toplumdaki adaleti ölçmek istiyorsan, güçlülerin değil zayıfların hâline bakman gerekiyor.

Ve bu ölçüyle baktığımızda, hepimizin yapacak işi var.

Çünkü her birimizin elinde, birinden daha fazla güç var. Bir iş yerinde, bir evde, bir sınıfta, bir sırada.

Adalet, o küçük güç farklarının nasıl kullanıldığında beliriyor.

Bir sıra beklerken öne geçmemek de adalet. Küçük görünüyor ama aynı kastan besleniyor.

Ve o kas, büyük anlarda ancak küçük anlarda çalıştırıldıysa devreye giriyor.

Bir soru olarak bırakıyorum

Bu yazıyı bir cevapla bitiremiyorum çünkü elimde bir çözüm yok.

Sadece bir soru var ve onu taşımaya çalışıyorum: bugün elimdeki küçük yetkiyi adil kullandım mı?

Bu soruyu her akşam sorabilen bir insan, yavaş yavaş adil olmaya başlıyor sanırım.

Ve bir toplumda bu soruyu soran insan sayısı arttıkça, mahkemelere düşen mesele sayısı azalıyor.

Çünkü adalet, düzeltilerek değil; baştan bozulmayarak sağlanıyor.

Ve bozulmamak, düzeltmekten hem kolay hem ucuz.

Bir toplum, bozulanı düzeltmeye yetişemiyorsa, bozulmayı azaltmaktan başka çaresi kalmıyor.

Ve bu, herkesin elinde olan bir iş.

Ve bugün, elimdeki en küçük yetkiden başlıyorum.

Küçük başlamak, hiç başlamamanın tek alternatifi.

İlgili kategori

toplum