toplum

Ölümü Şehirden Kovduk

Ölüm bir zamanlar mahallenin ortasındaydı. Şimdi hastanede oluyor, morgdan çıkıyor, şehir dışına gömülüyor. Kaybettiğimiz şey bir âdet değil, bir dayanışma mekanizması.

Ölümü Şehirden Kovduk

Bir toplumun ölümle kurduğu ilişki, o toplumun kendisi hakkında verdiği en açık bilgidir. Çünkü ölüm, hiçbir toplumun kaçamayacağı tek olgudur; ve her toplum, onu nasıl karşılayacağına dair bir düzen kurar — nerede ölünür, kim yıkar, kim taşır, kim ağlar, ne kadar süre yas tutulur, geride kalanla kim ilgilenir. Bu düzen sadece bir âdetler toplamı değil, bir dayanışma altyapısıdır. Son yüzyılda bu altyapı büyük ölçüde çözüldü; ve yerine bir şey konmadı. Bu yazının meselesi, ölümü hayatın kıyısına iterken aslında neyi kaybettiğimizi düşünmektir.

Ölümün mekânı

En temel değişiklik, ölümün yer değiştirmesidir. Bir zamanlar ölüm evin içindeydi: yatağında, ailesinin arasında, tanıdık bir odada; çocuklar da oradaydı, ölümü görerek büyürlerdi. Bugün ölümlerin büyük çoğunluğu sağlık kurumlarında gerçekleşir. Bu, tıbbi olarak anlaşılır bir gelişmedir — insanlar son ana kadar tedavi görür — ama bir yan etkisi vardır: ölüm, gündelik hayatın mekânından çıkmıştır. Bir insan artık kırk yaşına kadar hiç ölü görmeden yaşayabilir; bir cenazeye gitmiş olsa bile tabut kapalı, tören kısa, mesafe korunmuştur. Ölümü hiç görmemiş bir toplum ise onunla nasıl baş edeceğini de bilmez. Aynı uzaklaşma mezarlıklarda da yaşanır: eski yerleşimlerde mezarlık genellikle içerideydi — cami avlusunda, mahallenin kenarında, yolun üstünde — ve insanlar her gün önünden geçerdi. Bu morbid bir durum değil, bir hatırlatma mekanizmasıydı; ölüm görünür olduğu için hayat da ölçüsünü bulurdu. Bugün mezarlıklar şehir dışında, arabayla gidilen, özel olarak ziyaret edilen yerlerdir; yani ölüm, planlanmadıkça karşılaşılmayan bir şey olmuştur — ve planlanmayan hiçbir şeyi çoğu insan yapmaz. Bu mekânsal uzaklaşmaya, bir de kültürel bir inkâr eşlik eder. Bugünün kültürü gençliği, sağlığı ve sürekli devam eden bir "şimdi"yi över; yaşlanmanın izleri gizlenmeye, hastalık ve zayıflık gözden uzak tutulmaya çalışılır. Ölüm, âdeta konuşulması ayıp bir kusur gibi muamele görür. Oysa hiçbir kültür, insanın en kesin gerçeğini bu kadar başarıyla saklayamaz; yalnızca onunla yüzleşmeyi erteleyebilir. Ertelenen yüzleşme ise, geldiğinde çok daha ağır olur — çünkü insan, ömrü boyunca hazırlanabileceği şeye bir anda, hazırlıksız çağrılır.

Belki en belirleyici değişiklik, cenaze işlerinin uzmanlara devredilmesidir. Bir zamanlar yıkama, kefenleme, taşıma, defin — hepsi mahallenin işiydi; belirli insanlar bunu bilir, diğerleri yardım ederdi. Bugün bu işlerin neredeyse tamamı belediye ve cenaze hizmetleri tarafından yapılır. Bu verimli ve düzenlidir; kimse zor durumda kalmaz, işler aksamaz. Ama bir kayıp vardır: katılım. Bir cenazeyi taşımak, bir mezarı kapatmak bedeni işe koşan eylemlerdir, ve bedenle yapılan şey insanda iz bırakır; izleyici olarak durulan bir cenaze ile omuz verilen bir cenaze, insanda aynı şeyi bırakmaz. Buradaki mesele kurumun varlığı değildir — şehirlerde, milyonlarca insan arasında bu iş gönüllülükle yürütülemez. Mesele, kurumun her şeyi devralmasıdır. Belediye taşıyabilir ama insan da omuz verebilir; uzman yıkayabilir ama insan da bekleyebilir; program yapılabilir ama insan da oturabilir. Yani kurum, katılımın yerine değil yanına konduğunda, hem düzen hem bağ korunur.

Yasın süresi ve taziye

Bir başka değişiklik zamanla ilgilidir. Geleneksel düzende yasın bir takvimi vardı: üç gün, yedi gün, kırk gün, yıl dönümü. Bu takvimin işlevi çok yönlüydü — yasa bir biçim veriyordu (insan ne yapacağını bilmez, takvim söylerdi), yasa bir süre tanıyordu (toplum o süre boyunca yas tutandan normal davranış beklemezdi), ve yasın bitişini işaretliyordu (bir noktada hayata dönmenin meşru olduğu söylenirdi). Bugün bu takvim büyük ölçüde işlemez; insan cenazeden birkaç gün sonra işine döner ve ondan normal çalışması beklenir. Yas için sosyal olarak tanınmış bir süre kalmamıştır — ama yas ortadan kalkmamış, sadece görünmez olmuştur; ve görünmez yas, taşınması en zor olanıdır. Taziye de aynı akıbete uğradı: bir zamanlar geride kalanın yanında günlerce bulunmak, oturmak, konuşmak ya da susmak, yemeği dışarıdan getirmek demekti — çünkü yas tutan evde yemek pişmezdi. Bu pratiğin işlevi çok somuttu: yas tutan insanı en kırılgan günlerinde yalnız bırakmamak ve gündelik yükünü üstlenmek. Bugün taziye büyük ölçüde bir mesaja indi. Bu mesajlar samimidir, kötü niyet yoktur; ama taşıdıkları şey, bir insanın evinde oturmakla aynı değildir. Çünkü mesaj bir bildirimdir, oturmak bir yük paylaşımıdır; ve yas, bildirimle değil paylaşımla hafifler. Bu yüzden en çok ihmal edilen dönem, yasın ikinci haftasıdır: ilk günlerde telefonlar çalar, insanlar gelir, ev dolar; sonra herkes gider ve asıl zorluk o zaman başlar, çünkü şok ve kalabalık yerini sessizliğe bırakır ve kayıp tam da o zaman gerçekten hissedilir. Bir kaybı yaşayan insanı, herkes unuttuktan sonra —bir ay sonra, üç ay sonra, yıl dönümünde— aramak, hiçbir kurumun yapamayacağı ama her insanın yapabileceği bir iştir.

Bütün bunlar birer âdet kaybı gibi görünebilir, nostaljik bir yakınma; oysa somut sonuçları vardır. Yas tutmak için sosyal alan bulamayan insan, yasını içeride tutar; ve tutulan yas yıllar sonra başka biçimlerde çıkar. Ölüm konuşulmaz bir konu olur: bir insan ölümünü, hastalığını, korkusunu konuşmak istediğinde muhatap bulamaz, konu değiştirilir, "böyle şeyler düşünme" denir. Ölüm hayattan çıkarılınca ona hazırlanmak da anlamsızlaşır, ve ardında karışık işler, tartışmalı miraslar, söylenmemiş sözler kalır. Nitekim aile içi kopuşların önemli bir kısmı miras üzerinden yaşanır; bir insan hayattayken ne istediğini söylemediğinde geride kalanlar tahmin etmek zorunda kalır, ve tahminler çatışır. Bunun büyük kısmı önceden konuşulsa engellenebilirdi; ama konuşulmaz, çünkü ölümü konuşmak uğursuz sayılır. Hâlbuki geleneğin tavrı bunun tersidir — vasiyet teşvik edilen bir şeydir, borçların kaydedilmesi, hakların açıkça belirtilmesi önerilir; yani ölümü konuşmak bir uğursuzluk değil, bir sorumluluktur. Ölümün mahalle ölçeğindeki duyurusu da kayboldu: bir zamanlar salâ okunur ve mahalle duyardı; bugün salâ hâlâ okunsa da kimse dinlemez, haber mesaj gruplarına taşınmıştır, ve mesaj grupları seçicidir — aynı sokakta oturan biri, komşusunun öldüğünü haftalar sonra öğrenebilir. Bu kayıpların bedelini en çok ödeyenlerden biri de yaşlılardır. Eskiden yaşlı, ailesinin ve mahallesinin içinde yaşlanır, ölüme onların arasında yaklaşırdı. Ölümün konuşulmadığı, uzağa itildiği bir toplumda ise ölüme yakın olan insan, taşınması zor bir varlık hâline gelir; çünkü onun varlığı, herkesin görmezden gelmeye çalıştığı şeyi hatırlatır. Böylece hayatın sonuna en çok destek gereken dönemi, en yalnız geçen dönemi olur. Bütün bunların hiçbiri kimsenin kötü niyetinden kaynaklanmaz; hepsi iyi niyetli değişimlerin toplamıdır — ve tam da bu yüzden fark edilmesi zordur.

Geleneğin çözümleri

İslam'ın cenaze düzenine bu gözle bakınca, birkaç ilke dikkat çeker. Defnin geciktirilmemesi tavsiye edilir; bu hem ölüye hem geride kalana bir kolaylıktır, çünkü belirsizlik uzamaz. Kefen basit, mezar sadedir; zengin ile fakir aynı biçimde gömülür, ve bu, ölümün eşitleyiciliğini görünür kılar. Cenaze namazı farz-ı kifayedir — birileri kılarsa diğerlerinden düşer, ama kimse kılmazsa hepsi sorumludur; bu tanım, toplumu doğrudan sorumlu tutar. Cenazeye yürümek, ona bedenle eşlik etmektir. Taziye için üç günlük bir süre belirlenmiştir; bu hem yas tutana alan açar hem de yasın sürekli bir törene dönüşmesini engeller. Yas evinde yemek yapılmaması, komşuların getirmesi ise çok pratik bir dayanışma kuralıdır. Bu düzenin ortak mantığı şudur: ölümü ne büyütmek ne küçültmek; onu topluca, sade ve zamanında karşılamak. Türkiye'de bu düzenin bir kısmı hâlâ ayaktadır — cenaze namazı kılınır, taziye evleri kurulur, mevlit okutulur — ama işleyişin ağırlık merkezi kaymıştır: eskiden merkez mahalleydi, şimdi kurumlar; eskiden katılım bedenle olurdu, şimdi büyük ölçüde temsilîdir. Ve en önemlisi, eskiden bu süreç insanları birbirine bağlardı; bir cenaze mahallenin tamamını harekete geçirirdi. Şimdi ise bir organizasyon, bir program, bir gündür — ve bir gün sonra herkes kendi hayatına döner, yas tutan yalnız kalır.

Ayrı bir mesele, çocukları cenazeden uzak tutmaktır. Gerekçe merhametlidir: üzülmesin, korkmasın. Ama sonucu şudur: ölümü hiç görmeden büyüyen bir çocuk, ilk kayıpla yetişkinlikte, hiçbir hazırlığı olmadan karşılaşır. Oysa ölüm açıklanabilir bir şeydir, yaşına uygun anlatılabilir; ve bir çocuk hakikatin saklandığını her zaman hisseder — saklanan şey, açıklanandan daha çok korkutur. Bu, çocuğu her cenazeye sürüklemek anlamına gelmez; ölümü konuşulabilir bir konu olarak tutmak anlamına gelir. Ölümü çevresinde, kendi evinde konuşulabilir kılmak, bir sonraki neslin onunla baş edebilmesinin ilk şartıdır.

Ölçü olarak yalnızlık

Bir toplumun bu konudaki sağlığını ölçmek için basit bir soru vardır: yalnız yaşayan bir insan öldüğünde, ne kadar sürede fark ediliyor? Bu sorunun cevabı, o toplumdaki bağların gücünü doğrudan gösterir; ve maalesef giderek daha çok haberde bu sürenin günlerle ölçüldüğü okunur. Bu haberler bir gün gündemde kalır, sonra unutulur; hâlbuki her biri sistemin bir çıktısıdır, çünkü bir insanın ölümünün fark edilmemesi o insanın hatası değildir. Meselenin bir de kurumsal boyutu vardır: yakın kaybı için tanınan izin süreleri, yasın gerçek süresiyle kıyaslanınca oldukça kısadır. Birkaç gün sonra insanın işine dönmesi ve normal performans göstermesi beklenir; bu hem insafsız hem verimsizdir, çünkü yas tutan insan zaten iyi çalışamaz, yalnızca çalışıyormuş gibi yapar. Bazı işyerlerinde esneklik gösterilir, ama bir hak olarak değil, yöneticinin insafına bağlı olarak. Hâlbuki yas bir lüks değil, insanın temel bir hâlidir; ve buna alan tanımayan bir düzen, insanı makine sayıyor demektir.

Toplumsal olandan kişisel olana geçmek de gerekir, çünkü bir toplumun ölümle ilişkisi bireylerin ilişkisinden oluşur. Birey olarak yapılabilecek çok somut şeyler vardır. Vasiyet yazmak bunların başında gelir; büyük bir mal olması gerekmez — kime ne borç var, kimden helallik istenmeli, hangi iş yarım kaldı, bir liste yeterlidir. Sözlü kalan alacak ve borçları kaydetmek, geride kalanları büyük bir yükten kurtarır. Helalleşmek, ölmeyi beklemeden yapılabilir: kırılan insanı aramak, ödenmeyen hakkı ödemek. Ve ne istendiğini söylemek — nasıl bir cenaze, nereye defin, ne yapılsın ne yapılmasın — bir uğursuzluk değil, geride kalanlara bir kolaylıktır. Bunların hepsi bir öğleden sonrada yapılabilir; yapılmadığında ise yıllarca sürecek karışıklıklar bırakır. Bunun yanında en çok işe yarayan şeyler yine küçük ve kişiseldir: bir cenazede sadece namaza değil, defne de kalmak, bir avuç toprak atmak; taziyeye mesaj atmak yerine bizzat gitmek; yasın ikinci haftasında aramak; yıl dönümünü hatırlamak.

Kaçmakla kurtulunmuyor

Ölümü hayatın dışına ittiğimizde onu yok etmedik; sadece ona hazırlıksız yakalanmayı garantiledik. Ve hazırlıksız yakalanan insan hem daha çok acı çeker hem de etrafındakilere daha çok yük olur. Üstelik kaybedilen yalnızca bir dayanışma değil, hayatın ölçüsüdür de. Çünkü sonun bilinci, hayata öncelik veren tek şeydir: sonsuz sanılan bir hayatta hiçbir şeyin bir aciliyeti, bir sırası olmaz; her şey ertelenebilir görünür. Ölümü hatırlayan insan ise vaktin sınırlı olduğunu bilir, ve bu bilgi onu hem daha ölçülü hem daha cömert kılar — kırgınlıkları büyütmemeyi, söylenmesi gerekeni bugün söylemeyi, elindekinin kıymetini bilmeyi öğretir. Ölümü uzağa iten bir toplum, farkında olmadan hayatı da tatsızlaştırır; çünkü bir şeyin biteceğini bilmek, onu değerli kılan şeydir. Bir toplumun ölümle barışık olması, ölümü sevmesi değil, onu tanıması demektir; tanınan şey korkutmaz, tanınmayan şey büyür. Nitekim bugün ölümden en çok kaygı duyan nesil, onu en az görmüş olan nesildir — ve bu bir tesadüf değildir. Ölümü şehrin dışına taşıdık, hastanelere kapattık, mesajlara indirdik; her adımda bir kolaylık kazandık ve bir bağ kaybettik. Kolaylıklardan vazgeçmek gerekmeyebilir, ama kaybedilenin ne olduğunu bilmek gerekir; çünkü bilinen kayıp telafi edilebilir, bilinmeyen kayıp sessizce büyür. Bir toplumun ölülerine nasıl davrandığı, dirilerine nasıl davranacağının da işaretidir. Bir cenazeye omuz veren insan, o gün başka bir insan olarak eve döner; bu satın alınamaz, yalnızca orada bulunarak kazanılır. Ve orada bulunmak, hâlâ herkesin elinde olan birkaç şeyden biridir: kurumlar taşısın, düzeni onlar kursun, ama omuz verilecek yerde bizzat orada olmak, hâlâ insana düşer. Bir gün sıra herkese gelir; o gün arkasında kimin duracağını, insan bugün başkalarının kapısını çalarak belirler.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm toplum