yolculuk

Dolambaçlı Yolun Okulu

Plana göre gitmeyen bir hayat, uzun süre bir sapma sanılıyor. Oysa her iş, sabrın başka bir türünü öğretir; ve dolambaçlı yol, düz olandan çok daha çok şey gösterir.

Dolambaçlı Yolun Okulu

Pek çok hayat, planlandığı gibi gitmez. İnsan bir meslek için okur, başka bir işin içinde bulur kendini; bir yöne niyet eder, yıllar onu bambaşka yerlerde dolaştırır. Ve bu sapma, uzun süre bir başarısızlık olarak taşınır. Oysa çoğu zaman değişmesi gereken dışarısı değil, o sapmaya bakan gözdür. Bu yazının meselesi, düz gitmeyen bir yolun neden bir kayıp değil, kendine göre bir okul olabileceğini düşünmektir.

Düz yol yanılgısı

Gençlikte hayat çoğu zaman bir çizgi gibi düşünülür: bir noktadan başlanır, hedef belirlenir, aradaki mesafe kat edilir. Bu tasavvurda sapmalar çizgiden çıkmaktır — yani kayıptır, zaman ve emek kaybı. Bu anlayışın nereden geldiğini görmek zor değildir; hayat böyle anlatılır. Bir meslek seçilir, o meslekte yükselinir, hikâye budur. Bu anlatının dışında kalan herkes, kendini bir açıklama borcu altında hisseder. "Ne iş yapıyorsun?" sorusunun ardından gelen kısa sessizlik tanıdıktır: o sessizlikte, karşı tarafın zihninde bir hesap yapılır — okumuş ama olmamış. Oysa o hesap, yanlış bir denklem üzerine kuruludur. Çünkü bir hayatı "başarılı" ya da "başarısız" diye ayıran o düz çizgi, hayatın kendisinden değil, ona dair kurulmuş dar bir hikâyeden gelir.

Farklı işler, birbirinden çok farklı şeyler öğretir; ve bu dersler çoğu zaman işin konusuyla bile ilgili değildir. Garsonluk, görünmez olmayı öğretir: garson, herkesin gördüğü ama kimsenin bakmadığı kişidir. Masaya yaklaşılır, konuşma devam eder; sanki orada yokmuş gibi. Bu, insana kendi hakkında bir şey öğretir — kimliğinin ne kadarının başkalarının bakışına bağlı olduğunu, o bakış çekildiğinde geriye ne kaldığını gösterir. Muhasebe başka bir disiplin öğretir: rakam yalan söylemez, ama söyleten bulunur. Bir hesabın tutması ile doğru olması aynı şey değildir; kâğıt üzerinde her şey denk gelebilir, yine de içeride bir yanlış durabilir. Böylece titizlik ile dürüstlüğün akraba ama aynı olmayan iki şey olduğu görülür. Ofis işi, beklemeyi öğretir — hem de sabrın en tatsız türünü: elinde olmayan şeye sabrı. Bir imza için gün beklemek, gelmeyeceği bilinen bir cevabı beklemek, kendi işini başkasının takvimine göre kurmak.

Bedenle çalışılan işler ise bambaşka bir şey verir. Bir depoda gün boyu kaldırıp taşıyan, sayıp yerleştiren insanın zihni serbest kalır. Bu ilk başta rahatsız edicidir, çünkü zihin boş kalınca konuşmaya başlar; sonra alışılır. Ve tuhaftır ki, bir masa başında hiç kurulamayacak cümleler, çoğu zaman böyle saatlerde kurulur. Her işin kendine göre bir sabrı, kendine göre bir dili vardır; ve belki de en çok, düzenin, tekrarın ve yorulmanın insana sessizce ne anlattığı buralarda öğrenilir. Bir hayatın "boşa geçtiği" sanılan yılları, çoğu zaman en çok şey öğreten yıllarıdır.

Planlanmayan bir hayatın kenarları da öyledir. Büyük bir şehrin ucunda yaşayan biri, günde iki üç saatini sadece gidip gelmeye harcar; ve bu saatlere uzun süre bir kayıp gözüyle bakılır. Oysa o ölü vakit, başka türlü değerlendirilebilir. Ayakta, sallanan bir vasıtada, kalabalığın içinde okunan bir kitap, sakin bir odada okunandan farklı bir yere oturur; hem de zaten başka hiçbir işe yaramayacak bir zamanı doldurduğu için, bir kazanç gibi hissedilir. Bir hayatın en verimsiz görünen aralıkları, biraz niyetle, en verimli aralıklarına dönüşebilir. Aynı şehir bir başka şeyi de öğretir: kalabalığın içinde yalnız kalınabileceğini. Milyonlarca insanın arasından geçip eve giren biri, gün boyu kimseyle gerçekten konuşmamış olabilir; çünkü insanı yalnızlaştıran şey insansızlık değil, muhatabsızlıktır. Bu yüzden selamlaşmak, komşunun kapısını çalmak, bir esnafla hâl hatır sormak, artık kendiliğinden olan değil, bilinçle niyet edilen bir iş hâline gelmiştir.

Kıyasın zehiri

Yolun düz gitmediği fark edildiğinde en çok yoran şey, çoğu zaman işin kendisi değil, kıyastır. Mezun olunan sınıftan haberler gelir: biri şu şirkete girmiş, biri yurt dışına gitmiş, biri kendi işini kurmuş. Bu haberler duyulduğunda içte beliren şeyin adını koymak zordur; tam olarak haset değil, daha çok bir geride kalmışlık hissidir — sanki herkes aynı yarışta koşmaktadır ve insan yolu şaşırmıştır. Sosyal medya bu hissi endüstriyel ölçekte üretir, çünkü orada kimse gününün tamamını göstermez; herkes en iyi on saniyesini gösterir. İnsan ise kendi hayatının tamamını —sıkıcı kısımları, yorgun sabahları, işe yaramaz geçen öğleden sonralarıyla— yaşar. Kendi ham hâlini, başkalarının kurgulanmış hâliyle kıyaslamak adil olamaz. Ama asıl mesele adaletsizlik değil, gereksizliktir: kıyas, insana verilen imtihanla başkasına verilen imtihanı aynı sanmaktan doğar. Hâlbuki herkesin eline farklı bir sınav kâğıdı verilmiştir. Kendi kâğıdını doldurmak yerine yandaki kâğıda bakan biri, hem kendi sorularını cevaplamaz hem de baktığı kâğıdın sorularını bilmez.

Rızık kavramı, işe bakışı kökten değiştirebilir. Uzun süre rızık, "kazanılan para" ile eş anlamlı düşünülür: çalışılır, kazanılır; ne kadar çok çalışılırsa o kadar çok kazanılır. Bu denklem doğru görünür, ama tecrübe onu doğrulamaz. İnsanın en çok çalıştığı dönemler, çoğu zaman en çok kazandığı dönemler değildir; bazen az emekle çok, bazen çok emekle az gelir. Bu, çalışmanın gereksiz olduğu anlamına gelmez — tam tersine, çalışmak emredilen bir şeydir. Ama sonucun tek belirleyeni olmadığı anlamına gelir: sebebe sarılmak insanın işidir, sonucu vermek onun işi değildir. Bu ayrım yapıldığında iki şey olur. Birincisi, işe daha rahat sarılınır, çünkü sonucun bütün ağırlığı omuzdan kalkar. İkincisi, gelen şeye daha çok şükredilir, çünkü o yalnızca kendi hesabın çıktısı olarak görülmekten çıkar. Üstelik rızkın sadece para olmadığı da çoğu zaman geç fark edilir: sağlıklı bir beden rızıktır, uyuyabilmek rızıktır, iyi bir arkadaş rızıktır, bir kitabı anlayabilmek rızıktır. Bunlar sayılmaya başlandığında, insan kendini sandığından çok daha zengin bulur.

Hoşlanmadığının içindeki hayır

Bir ayet, bu meselenin tam kalbine dokunur: "Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır; olur ki sevdiğiniz bir şey sizin için şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara, 216). Bu ayet çoğu zaman bir teselli cümlesi olarak okunur — "üzülme, belki hayırlıdır" gibi. Oysa ayet bir teselliden fazlasını, bir bilgi sınırını bildirir: sen bilmezsin. Bir olayın insan için iyi mi kötü mü olduğuna hükmedecek konumda olmadığı, çünkü sonucunu göremediği söylenir. Bu, kaderciliğe teslim olmak değildir; aksine, insanı kendi hükümlerinin zorbalığından kurtarır. İnsan yıllarca kendi hayatı hakkında "bu yanlış gitti" hükmünü verir; oysa o hükmü verirken elinde yalnızca kendi beklentisi vardır. Beklenti gerçekleşmediği için, gerçekleşene "yanlış" denir. Hâlbuki gerçekleşen şey, çoğu zaman beklentinin veremeyeceği şeyleri verir; ve insan, ancak yıllar sonra, hoşlanmadığı o yolun kendisine neler kazandırdığını görür.

İnşirah sûresinde iki kez tekrarlanan bir cümle vardır: "Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır." Bu, çoğu zaman "zorluk geçer, sonra kolaylık gelir" diye anlaşılır. Oysa ayetteki kelime "sonra" değil, "beraber"dir. Yani kolaylık, zorluğun ardından gelen bir ödül değil, zorluğun içinde duran bir şeydir. Bu, tecrübeye de uyar: ağır bir işin içinde, o işin ağırlığını taşınabilir kılan bir şey belirir — bir alışkanlık, bir arkadaşlık, bir kabulleniş, bir mizah. Zorluk saf hâlde gelmez, yanında bir taşıma aparatıyla gelir. Sorun şu ki bu aparat, ancak işin içine girildikten sonra görünür; dışarıdan bakınca yalnızca ağırlık görünür. İnsanın çoğu şeyi denemeden reddetmesinin sebebi de budur — kolaylığın, ancak zorluğa girenlere göründüğünü bilmemek.

Bedenin öğrettiği

Bedenle çalışmanın zihne ne yaptığı, çoğu zaman masa başında hayal edilirken bilinmez. Ağır bir işin sonunda gelen yorgunluk, zihinsel yorgunluktan farklıdır. Zihinsel yorgunluk insanı huzursuz bırakır; kafanın içi çalışmaya devam eder, uyku gelmez. Bedensel yorgunluk ise yatıştırır — bir gün boyunca kaldırıp taşıyan birinin zihni, akşam garip biçimde sakinleşir. İkincisi, beden yalan söylemez: bir işin yapılıp yapılmadığı tartışmaya açık değildir, koli taşındıysa taşınmıştır, ve bu netlik bir tür huzur verir. Zihinsel işlerde çoğu zaman ne kadar ilerlendiği bilinemez; gün sonunda "bugün ne yaptım" sorusunun cevabı bulanıktır. Üçüncüsü ve en beklenmediği, tekrarın öğreticiliğidir: aynı hareket bin kez yapıldığında bilinçten düşer, bedene yerleşir, ve o anda zihin serbest kalır. Bir zanaatkârın çalışırken düşünebilmesinin sırrı budur. Bu yüzden "kafa işi" ile "kol işi" arasındaki keskin ayrım yanıltıcıdır; kol işi yapan insan düşünmüyor değildir, çoğu zaman yalnızca düşüncesini kâğıda dökecek vakti ve alışkanlığı yoktur.

Bedenle çalışılan bir işin beklenmedik bir faydası da, fikirlere bir gerçeklik ölçüsü sunmasıdır. Kitapta okunan bir sabır tarifi, ertesi sabah ağır bir yükün karşısında sınanır; soyut bir cümle, gün boyu somut bir işle uğraşan birine daha az soyut gelir. Böylece hayatta karşılığı olmayan fikirler kendiliğinden elenir. Zihinle beden, birbirine yabancı iki hayat gibi görünse de aslında birbirini besler: beden çalışırken zihin dinlenir ve o dinlenme, akşamki düşünmenin zeminini hazırlar; yorgun bir bedenin başında okunan kitap, bütün gün oturmuş bir zihnin okuduğundan başka türlü girer içeri. En sağlam düşünceler çoğu zaman kütüphanenin içinden değil, bir günün içinden çıkar.

Böyle bir hayatta yazmak da bir birikimi paylaşmaktan çok, birikmeyen şeyleri biriktirme çabası hâline gelir. Çünkü bir şeyin anlaşılıp anlaşılmadığı ancak yazarak sınanır: kafada gayet net duran bir fikir, kâğıda döküldüğünde birden dağılır, cümleler birbirini tutmaz, ara basamakların eksik olduğu görülür. O eksik basamakları doldurmak, düşüncenin asıl işidir. Yazılmayan şeyler ise çoğu zaman içten geçip gider; okunan bir cümle, üzerine bir şey söylenmedikçe kalıcı olmaz. Bu yüzden yazmak, öğretmek iddiasından çok, insanın kendi öğrendiğini elinde tutma biçimidir — bir yol tarifi değil, yolda tutulmuş notlardır; ve iyi notlar, insanı bir yerde tutmaz, bir yerden geçirdiğini gösterir.

Böyle bir yolun tümüyle insanın kendi seçimi olduğunu söylemek de doğru değildir. Seçimler vardır, kimi zaman yanlış seçilir; ama bir hayatın toplamına bakıldığında, yalnız kişinin kendi seçimleriyle açıklanamayacak bir düzen görülür. Bu yüzden her günü verilmiş bir emanet gibi taşımak, bakışı değiştirir. Emanet kelimesi mülkiyeti dışarıda bırakır: bir şey emanetse insanındır ama onun değildir, kullanılır ama hesabı verilir. Ömrü böyle düşünmek hem hafifletir hem ağırlaştırır — hafifletir, çünkü her şeyin insanın kendi başarısından ibaret olmadığını hatırlatır; ağırlaştırır, çünkü boşa geçen günün de bir sahibi olduğunu hatırlatır. Hayata "kurtarılması gereken bir proje" gibi bakmak yerine "taşınması gereken bir emanet" gibi bakmak, insanı hem gevşekliğten hem de umutsuzluktan korur.

Bakan değişince

Düz yol en kısa yoldur, ama en çok öğreten yol değildir. Dolambaçlı yolda daha fazla şey görülür; uğranan her yer insana bir dil öğretir, ve bir gün, bütün o dilleri bilen biri, artık kimsenin anlatamadığı şeyleri anlatabilir hâle gelir. Buradan çıkan tavsiye sadedir: planın bozulması, hayatın bozulması değildir — plan insanındır, hayat onun değil. Ve nerede olursa olsun, insanın bulunduğu yerde iyi çalışması gerekir; çünkü bir işi küçümseyen ona bakmayı bırakır, bakmadığı yerden de bir şey öğrenemez. Aynı işi ciddiye alan biri ise orada bir düzen, bir incelik, bir zanaat görür. İşin kendisi değişmez — bakan değişir. Belki de mesleklerin insana öğrettiği şey, mesleğin konusuyla ilgili bile değildir; her iş sabrın bir başka türünü öğretir, ve bütün o sabırlar toplandığında ortaya bir insan çıkar. Bu kabulleniş de bir kere ulaşılıp bitirilen bir yer değildir. Fazla toparlanmış görünen her hikâyenin altında, hâlâ zor günler, hâlâ kalkmak istenmeyen sabahlar, hâlâ "bu kadar mı" diye sorulan akşamlar vardır. Anlatılan dinginlik, her gün yeniden kurulan bir şeydir; bir mülk gibi elde tutulmaz. Nihayetinde huzur da bir daha bozulmamak üzere kazanılan bir mülk değildir; her sabah yeniden niyet edilir, bazı günler tutar, bazı günler tutmaz. Bunu bir eksiklik olarak görmek de gerekmez — yolun tamamı baştan görülebilseydi, ona zaten yol denmezdi. Önemli olan, düz gitmese de yürümeye devam etmek; ve bir gün dönüp bakıldığında, o dolambaçların rastgele değil, bir düzen içinde dizildiğini fark etmektir.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm yolculuk