Programcılık okudum, ömrüm depolarda geçti: düz gitmeyen bir yolun hikâyesi
Programcılık okudum, ömrüm depolarda geçti. Uzun süre bunu bir sapma sandım. Sonra sapmanın kendisinin yol olduğunu anladım.
Deponun sabahı erken başlar. Işıklar tek tek yanar, soğuk hava içeri dolar, sevkiyat listesi elime tutuşturulur. Raf araları dar ve uzundur; gün boyu o aralarda yürürüm. Akşam eve döndüğümde ayaklarım ağrır, zihnim ise garip biçimde açıktır.
Bu, on yıllardır planladığım hayat değildi.
Bilgisayar programcılığı okudum. O yıllarda hayatın nasıl gideceğine dair net bir tasavvurum vardı: okul biter, bir yazılım şirketinde işe girerim, ekranın karşısında bir hayat kurarım. Böyle olmadı. Yıllar beni tezgâhların, ofislerin ve depoların arasında dolaştırdı.
Uzun süre bunu bir başarısızlık olarak taşıdım. Sonra bir şey değişti. Değişen dışarısı değildi; bakışımdı.
Yolun düz olacağına dair bir yanılgı
Gençken hayatı bir çizgi gibi düşünüyordum. Bir noktadan başlarsın, hedefi belirlersin, aradaki mesafeyi kat edersin. Sapmalar, bu çizgiden çıkmaktır — yani kayıptır. Zaman kaybı, emek kaybı.
Bu tasavvurun nereden geldiğini şimdi daha iyi görüyorum. Bize hayat böyle anlatılıyor. Bir meslek seçersin, o meslekte yükselirsin, hikâye budur. Bu anlatının dışında kalan herkes, kendini bir açıklama borcu altında hisseder. "Ne iş yapıyorsun?" sorusuna verdiğim cevabın ardından gelen kısa sessizliği çok iyi tanırım. O sessizlikte, karşımdakinin zihninde bir hesap yapılır: okumuş ama olmamış.
Yıllarca o sessizliğin utancını taşıdım. Şimdi taşımıyorum. Çünkü o hesabın yanlış bir denklem üzerine kurulduğunu anladım.
Her işin kendi dili var
Garsonluk yaptım. Masalar arasında yürümeyi, aynı anda beş şeyi hatırlamayı, yorgun bir insanın ne istediğini yüzünden okumayı orada öğrendim. Ama asıl öğrendiğim şey başkaydı: görünmez olmak.
Garson, herkesin gördüğü ama kimsenin bakmadığı kişidir. Masaya yaklaşırsın, konuşma devam eder; sen orada yokmuşsun gibi. Bu, insana kendi hakkında bir şey öğretir. Kimliğinin ne kadarının başkalarının bakışına bağlı olduğunu, o bakış çekildiğinde geriye ne kaldığını gösterir. Zor bir dersti ama sağlam bir dersti.
Muhasebe yaptım. Rakamlar başka bir disiplin öğretti: rakam yalan söylemez, ama söyleten bulunur. Bir hesabın tutması ile doğru olması aynı şey değildir. Kâğıt üzerinde her şey denk gelebilir, yine de içeride bir yanlış durabilir. O yıllarda titizlik ile dürüstlüğün akraba ama aynı olmayan iki şey olduğunu öğrendim.
Ofis asistanlığı yaptım. Orada beklemeyi öğrendim. Bir imza için gün beklemeyi, bir cevabın gelmeyeceğini bile bile beklemeyi, kendi işini başkasının takvimine göre kurmayı. Ofis, insana sabrın en tatsız türünü öğretir: elinde olmayan şeye sabır.
Sonra depo. Depoda beden konuşur. Kaldırırsın, taşırsın, sayarsın, yerleştirirsin. Zihnin serbest kalır — bu ilk başta rahatsız edicidir, çünkü zihin boş kalınca konuşmaya başlar. Sonra alışırsın. Depoda geçirdiğim saatlerde, bir masa başında hiç kuramayacağım cümleler kurdum.
Her işin kendine göre bir sabrı, kendine göre bir dili vardı. Ve galiba en çok orada öğrendim: düzenin, tekrarın ve yorulmanın insana sessizce ne anlattığını.
Kıyasın zehiri
Yolun düz gitmediğini fark ettiğim yıllarda en çok yorulduğum şey iş değildi; kıyastı.
Okuldan mezun olduğum sınıftan haberler gelirdi. Biri şu şirkete girmiş, biri yurt dışına gitmiş, biri kendi işini kurmuş. Ben depodaydım. Bu haberleri duyduğumda içimde beliren şeyin adını uzun süre koyamadım. Haset değildi tam olarak; daha çok bir geride kalmışlık hissiydi. Sanki herkes aynı yarışta koşuyordu ve ben yolu şaşırmıştım.
Sosyal medya bu hissi endüstriyel ölçekte üretiyor. Çünkü orada kimse gününün tamamını göstermiyor; herkes en iyi on saniyesini gösteriyor. Sen ise kendi hayatının tamamını yaşıyorsun — sıkıcı kısımları, yorgun sabahları, işe yaramaz geçen öğleden sonralarıyla. Kendi ham hâlini, başkalarının kurgulanmış hâliyle kıyaslıyorsun. Bu kıyasın adil olması mümkün değil.
Ama asıl mesele adaletsizliği değil, gereksizliği. Kıyas, bana verilen imtihanla başkasına verilen imtihanı aynı sanmaktan doğuyor. Halbuki herkesin eline farklı bir sınav kâğıdı verilmiş. Ben kendi kâğıdımı doldurmak yerine yandaki kâğıda bakıyorsam, hem kendi sorularımı cevaplamıyorum hem de baktığım kâğıdın sorularını bilmiyorum.
Bunu anladığım gün epeyce hafifledim. Ama tam olarak bittiğini söyleyemem; arada bir geri geliyor.
Rızık meselesi
Rızık kavramı, iş hayatına bakışımı değiştiren şeylerden biri oldu.
Uzun süre rızkı, "kazandığım para" ile eş anlamlı düşündüm. Çalışırım, kazanırım; ne kadar çok çalışırsam o kadar çok kazanırım. Bu denklem doğru gibi görünüyor, ama tecrübe onu doğrulamıyor. Hayatımda en çok çalıştığım dönemler, en çok kazandığım dönemler değildi. Bazen az emekle çok, bazen çok emekle az geldi.
Bu, çalışmanın gereksiz olduğu anlamına gelmiyor — tam tersine, çalışmak emredilen bir şey. Ama sonucun tek belirleyeni olmadığı anlamına geliyor. Sebebe sarılmak benim işim; sonucu vermek benim işim değil.
Bu ayrımı yaptığımda iki şey oldu. Birincisi, işe daha rahat sarıldım; çünkü sonucun bütün ağırlığı omzumdan kalktı. İkincisi, gelen şeye daha çok şükrettim; çünkü onu sadece kendi hesabımın çıktısı olarak görmeyi bıraktım.
Rızkın sadece para olmadığını da geç öğrendim. Sağlıklı bir beden rızıktır. Uyuyabilmek rızıktır. İyi bir arkadaş rızıktır. Bir kitabı anlayabilmek rızıktır. Bunları saymaya başlayınca, kendimi zannettiğimden çok daha zengin buldum.
İstanbul'un bir ucunda
Bu şehirde doğdum ve hâlâ bir ucundayım. "Bir ucunda" tabirini bilerek kullanıyorum; çünkü İstanbul'un merkezinde yaşamakla ucunda yaşamak iki ayrı hayattır.
Uçta yaşamak, yolda çok vakit geçirmek demek. Günde iki üç saat, sadece gidip gelmek için. Bu saatlere uzun süre kayıp gözüyle baktım. Sonra o saatleri okumaya başladım. Kitapların çoğunu ayakta, sallanan bir vasıtada, ayağıma basılırken okudum. Şimdi düşünüyorum da, oturarak sakin bir odada okusaydım belki bu kadar çok okumazdım; çünkü o saatler zaten başka bir işe yaramıyordu.
Şehir bana bir şey daha öğretti: kalabalığın içinde yalnız kalınabileceğini. Milyonlarca insanın arasından geçip eve girdiğinde, kimseyle konuşmamış olabiliyorsun. Bu, modern şehrin en tuhaf hâli. Ve insanı sahiden yalnızlaştıran şey, insansızlık değil; muhatapsızlıkmış.
Bu yüzden sokakta selamlaşmayı, bakkalla hâl hatır sormayı, komşunun kapısını çalmayı bilinçli bir iş hâline getirdim. Kendiliğinden olmuyor artık; niyet etmek gerekiyor.
Hoşlanmadığın şeyin içindeki hayır
Bir ayet var; ilk okuduğumda anlamamıştım, yıllar sonra anlamaya başladım:
"Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlıdır; olur ki sevdiğiniz bir şey sizin için şerlidir. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara, 216)
Bu ayeti gençken bir teselli cümlesi olarak okurdum. "Üzülme, belki hayırlıdır" gibi. Şimdi başka türlü okuyorum. Ayet bir teselli değil, bir bilgi sınırı bildiriyor: sen bilmezsin. Bir olayın senin için iyi mi kötü mü olduğuna hükmedecek konumda değilsin, çünkü sonucu göremiyorsun.
Bu, kaderciliğe teslim olmak değil. Aksine, insanı kendi hükümlerinin zorbalığından kurtarıyor. Ben yıllarca kendi hayatım hakkında "bu yanlış gitti" hükmünü verip durdum. O hükmü verirken elimde ne vardı? Sadece kendi beklentim. Beklentim gerçekleşmediği için, gerçekleşene "yanlış" dedim.
Oysa gerçekleşen şey bana beklentimin veremeyeceği şeyler verdi. Depoda çalışmasaydım, bugün yazdığım hiçbir cümleyi yazamazdım. Çünkü yazdığım şeylerin hepsi, bir şekilde o raf aralarında öğrendiklerimden çıkıyor.
Zorluğun yanındaki kolaylık
İnşirah sûresinde iki kez tekrarlanan bir cümle var: "Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır."
Uzun süre bunu "zorluk geçer, sonra kolaylık gelir" diye anladım. Sonra "beraber" kelimesine takıldım. Sonra değil, beraber. Yani kolaylık, zorluğun ardından gelen bir ödül değil; zorluğun içinde duran bir şey.
Bu, tecrübeme uyuyor. Ağır bir işin içinde, o işin ağırlığını taşınabilir kılan bir şey belirir. Bir alışkanlık, bir arkadaşlık, bir kabulleniş, bir mizah. Zorluk saf hâlde gelmiyor; yanında taşıma aparatıyla geliyor.
Sorun şu ki bu aparat, ancak işin içine girdikten sonra görünüyor. Dışarıdan bakınca sadece ağırlık görünür. Bu yüzden çoğu şeyi denemeden reddederiz.
İki hayatı yan yana taşımak
Gündüzlerim depoda, gecelerim kitapların başında geçiyor. Bu iki hayatın birbirine yabancı olduğunu düşünürdüm. Biri elle tutulan, diğeri kelimelerle kurulan. Biri yoran, diğeri dinlendiren.
Şimdi öyle düşünmüyorum. İkisi birbirini besliyor.
Beden çalışırken zihin dinleniyor ve o dinlenme, akşamki okumanın zeminini hazırlıyor. Yorgun bir bedenin başında okunan kitap, bütün gün oturmuş bir zihnin okuduğu kitaptan farklı biçimde giriyor içeri. Soyut cümleler, gün boyu somut bir işle uğraşan birine daha az soyut geliyor.
Ayrıca depo bana bir şey daha veriyor: gerçeklik ölçüsü. Fikirlerin hayatta bir karşılığı olup olmadığını sınayabileceğim bir yer. Bir kitapta okuduğum sabır tarifi, ertesi sabah ağır bir kolinin karşısında sınanıyor. Sınavı geçemeyen fikirleri eliyorum.
Sanırım en çok bundan memnunum. Yazdığım şeyler bir kütüphanenin içinden değil, bir günün içinden çıkıyor.
Niçin yazıyorum
Yazmaya ne zaman başladığımı tam hatırlamıyorum. Defterlerin kenarına düşülmüş notlarla başladı sanırım; okuduğum bir cümlenin altına yazdığım kendi cümlelerle. Uzun süre bunları kimseye göstermedim. Göstermek aklıma bile gelmedi; çünkü yazmak benim için bir iletişim değil, bir düşünme biçimiydi.
Bir şeyi anlayıp anlamadığımı ancak yazarak öğrenebiliyorum. Kafamda gayet net duran bir fikir, kâğıda döküldüğünde birden dağılıyor; cümleler birbirini tutmuyor, ara basamakların eksik olduğu görülüyor. O eksik basamakları doldurmak, düşüncenin asıl işi.
Bu yüzden yazdıklarımı "birikimimi paylaşmak" diye tarif edemem. Daha çok, birikmeyen şeyleri biriktirme çabası. Yazmasam, okuduklarımın çoğu içimden geçip gidecek.
Peki niçin yayınlamak? Bunu daha yeni sormaya başladım. Bir kısmı sanırım hesap verme duygusu: yazdığını kimsenin görmeyeceğini bilen insan kendine karşı gevşek davranıyor. Okunacağını bilmek, cümleyi düzeltiyor.
Bir kısmı da şu: kendi hâlimi anlatan yazıları okuduğumda çok rahatlamıştım. Kendi kafamdaki karışıklığın sadece bana mahsus olmadığını görmek, tek başına bir şifa. Belki yazdıklarım da birine öyle gelir.
Ama bir şeyi baştan söylemeliyim: bir şey öğretmek iddiasında değilim. Öğretecek konumda olmadığımı biliyorum. Buradakiler bir yol tarifi değil, yolda tutulmuş notlar. Aralarında yanlış olanlar da vardır; yıllar sonra bunları okuyup itiraz edeceğim yerler mutlaka çıkacak.
Zaten yazmanın güzel tarafı da bu: yazdığın şey seni bir yerde tutmuyor, bir yerden geçirdiğini gösteriyor.
Emanet olarak taşımak
Bu yolun benim seçimim olmadığını söylemek de tam doğru değil. Seçimlerim vardı, kimi zaman yanlış seçtim. Ama toplamına baktığımda, yalnız benim seçimlerimle açıklanamayacak bir düzen görüyorum.
Her günü bana verilmiş bir emanet gibi taşımaya çalışıyorum. Emanet kelimesi, mülkiyeti dışarıda bırakır. Bir şey emanetse, senindir ama senin değildir; kullanırsın ama hesabını verirsin. Ömrü böyle düşünmek, hem hafifletiyor hem ağırlaştırıyor. Hafifletiyor, çünkü her şeyin benim başarımdan ibaret olmadığını hatırlatıyor. Ağırlaştırıyor, çünkü boşa geçen günün bir sahibi olduğunu hatırlatıyor.
Bu yüzden "hayatımı kurtarmam gereken" bir proje gibi bakmayı bıraktım. Kurtarmam gereken bir hayat değil, taşımam gereken bir emanet var.
Bedenin öğrettikleri
Masa başında çalışmayı hayal ederken bilmediğim bir şey vardı: bedenle çalışmanın zihne ne yaptığı.
Ağır bir işin sonunda gelen yorgunluk, zihinsel yorgunluktan farklı. Zihinsel yorgunluk insanı huzursuz bırakır; kafanın içi çalışmaya devam eder, uyku gelmez. Bedensel yorgunluk ise yatıştırır. Bir gün boyunca kaldırıp taşıdıysan, akşam zihnin garip biçimde sakin olur.
İkincisi: beden yalan söylemiyor. Bir işi yapıp yapmadığın tartışmaya açık değil. Koli taşındıysa taşınmıştır. Bu netlik, bir tür huzur veriyor. Zihinsel işlerde çoğu zaman ne kadar ilerlediğini bilemezsin; gün sonunda "bugün ne yaptım" sorusunun cevabı bulanıktır. Depoda böyle bir bulanıklık yok.
Üçüncüsü, ve en beklenmediği: tekrarın öğreticiliği. Aynı hareketi bin kez yaptığında, o hareket bilinçten düşer, bedene yerleşir. O anda zihin serbest kalır. Bir zanaatkârın çalışırken düşünebilmesinin sırrı bu. Ben de en iyi cümlelerimi, elimin kendi başına çalıştığı saatlerde kurdum.
Bu yüzden "kafa işi" ile "kol işi" ayrımının bu kadar keskin çizilmesini yanlış buluyorum. Kol işi yapan insan düşünmüyor değil; sadece düşüncesini kâğıda dökecek vakti ve alışkanlığı olmuyor çoğu zaman. Depoda birlikte çalıştığım insanlardan, kitaplardan öğrendiğimden az şey öğrenmedim.
Geriye dönüp bakmak
Kırk yıl sonra ne düşüneceğimi bilmiyorum. Belki bugün yazdıklarıma gülerim. Ama şu an durduğum yerden şunu söyleyebilirim: yolun düz gitmemesi, yolun olmadığı anlamına gelmiyordu.
Düz yol, en kısa yoldur; ama en çok öğreten yol değildir. Dolambaçlı yolda daha fazla şey görürsün. Uğradığın her yer sana bir dil öğretir. Ve bir gün, bütün o dilleri bilen biri olarak, artık kimsenin anlatamadığı şeyleri anlatabilir hâle gelirsin.
Genç birine tavsiye verecek konumda değilim. Ama biri sorsaydı, şunu söylerdim: planının bozulması, hayatının bozulması değildir. Plan senindi; hayat senin değil.
Ve bir de şunu: bulunduğun yerde iyi çalış. Nerede olursan ol. Çünkü öğrendiğim her şeyi, işimi ciddiye aldığım yerlerde öğrendim. Küçümsediğim işlerden hiçbir şey öğrenmedim.
Bunun sebebini sonradan anladım. Bir işi küçümsediğinde ona bakmayı bırakıyorsun; bakmadığın yerden de bir şey öğrenemiyorsun. Oysa aynı işi ciddiye alan biri, orada bir düzen, bir incelik, bir zanaat görüyor. İşin kendisi değişmiyor — bakan değişiyor.
Belki de mesleklerin bize öğrettiği şey, mesleğin konusuyla ilgili bile değil. Her iş, sabrın bir başka türünü öğretiyor sadece; ve toplandığında ortaya bir insan çıkıyor.
Bir şeyi daha söylemeliyim, çünkü bu yazı fazla toparlanmış görünebilir. Her şeyi çözmüş değilim. Hâlâ zor günler oluyor. Hâlâ bazı sabahlar kalkmak istemiyorum, hâlâ bazı akşamlar "bu kadar mı" diye soruyorum. Anlattığım kabulleniş, bir kere ulaşılıp bitirilen bir yer değil; her gün yeniden kurulan bir şey.
Ve sanırım öyle olması normal. İnsanın huzuru, bir daha bozulmamak üzere kazanılan bir mülk değil. Her sabah yeniden niyet ediyorsun; bazı günler tutuyor, bazı günler tutmuyor.
Bu yüzden bu yazıyı bir varış noktası olarak değil, bir ara durak olarak bırakıyorum. Yol devam ediyor ve nereye gittiğini hâlâ tam bilmiyorum. Ama artık bunu bir eksiklik olarak görmüyorum. Yolun tamamını görebilseydik, ona yol demezdik.
Bugün yine deponun kapısından gireceğim. Liste elimde, raf araları önümde. Akşam eve dönünce boş bir sayfa açacağım. İkisinin arasında bir hayat var — ve artık onu ikiye bölünmüş değil, tek parça görüyorum.
İlgili kategori
yolculuk