Mahrumiyetin Hikmeti
Modern hayat her eksikliği ortadan kaldırmaya ayarlı; oysa gelenekler bilerek bir yokluk payı bırakır. Gönüllü mahrumiyetin bir çile değil, bir terbiye ve bir görme biçimi oluşu üzerine.
Modern hayatın örtük hedeflerinden biri, her eksikliği ortadan kaldırmaktır. İstenen şeyin anında ulaşılabilir olması, beklemenin en aza indirilmesi, hiçbir şeyden yoksun kalınmaması — bütün bir düzen, insanı "yok" ile karşılaşmaktan korumak için kurulmuştur. Oysa insanlığın kadim gelenekleri, tam tersine, hayatın içine bilerek bir yokluk payı yerleştirmiştir: oruç, perhiz, imsak, zühd. Bir şeyden gönüllü olarak el çekmeyi, ona sahip olmaktan daha kıymetli saymışlardır. Bu yazının meselesi, bu tersliği anlamaktır: mahrumiyetin neden bir çile değil, bir terbiye ve bir görme biçimi olabileceğini sormaktır.
Yokluğun görünür kıldığı
Sürekli var olan bir şey, bir süre sonra görünmez olur. İnsan her an suya ulaşabildiğinde suyu, her an doyabildiğinde doymayı, hasta olmadıkça sağlığı fark etmez. Bolluk, nesneleri bir tür şeffaflığa büründürür; oradadırlar ama artık algılanmazlar. Bir şeyin kıymeti, çoğu zaman ancak yokluğunda görünür hâle gelir. Aç kalan bir insan için ekmek, tok bir insanın hiçbir zaman göremeyeceği bir şeye dönüşür; susuz kalan için bir yudum su, sıradan olmaktan çıkar.
İşte mahrumiyetin ilk hikmeti buradadır: yokluk, bolluğun körelttiği algıyı yeniden açar. Bir şeyden geçici olarak el çekmek, o şeyi yeniden görünür kılar; insan onu, sanki ilk defa karşılaşıyormuş gibi fark eder. Bu açıdan mahrumiyet, bir kayıp değil, bir tür bilgidir — dünyayı, bolluğun sildiği ayrıntılarıyla yeniden görmenin bir yoludur. Elindekini hiç kaybetmemiş insan, elinde ne olduğunu bilmez; onu bir süreliğine bırakan ise, geri aldığında ilk kez görür.
Arzuyla araya konan mesafe
Mahrumiyetin ikinci ve belki en derin işlevi, insan ile arzusu arasına bir mesafe koymasıdır. İnsan bir şeyi istediği anda elde edebildiğinde, istekle tatmin arasında hiçbir boşluk kalmaz; ve bu boşluğun olmadığı yerde, insan kendi arzusunun ne kadar efendisi olduğunu hiç sınayamaz. Gönüllü mahrumiyet, tam da bu boşluğu yeniden açar: elde etme gücü olduğu hâlde bir şeyden el çekmek, insana isteğine "hayır" diyebildiğini gösterir. Ve bu "hayır" diyebilme, bir özgürlüğün adıdır.
Çünkü bir arzuya mesafe koyabilen insan, o arzunun esiri değildir. Vazgeçemediği bir şey, aslında ona sahip olan şeydir; bırakabildiği şey ise gerçekten onun elindedir. Mahrumiyet, bu ilişkiyi sınayan ve terbiye eden bir pratiktir. İnsanın helâl ve mübah bir şeyden bile belirli bir süre el çekmesi, iradesini güçlendirir; bir alanda "dur" diyebilmeyi öğrenen bir irade, başka alanlarda da durabilir hâle gelir. Bu yüzden gönüllü yokluk, bir yoksunlaşma değil, bir güçlenmedir: insanı kendi iştahının efendisi kılar.
Beklemeyi öğreten yokluk
Mahrumiyetin bir biçimi de gecikmedir: bir şeyi hemen değil, bir süre sonra elde etmek; ya da hiç elde edememe ihtimaliyle beklemek. Modern hayat, tam da bu bekleme aralığını yok etmeye çalışır — istenen şeyle ona kavuşma anı arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca sıfıra indirir. Oysa o aralık, boşa geçen bir zaman değildir; insanın olgunlaştığı yerdir. Bir şeyi bekleyebilen, onu erteleyebilen, "şimdi değil" diyebilen bir insan, anlık dürtünün ötesine geçebilen bir insandır. Beklemek, bir çeşit mahrumiyettir: elde edilebilecek olanı, bir süreliğine elde etmemek.
Bu bekleme kapasitesi, bir olgunluk göstergesidir. Anlık tatmine alışmış bir zihin, her isteğini hemen karşılamak zorunda hisseder ve karşılayamadığında huzursuz olur; beklemeyi öğrenmiş bir zihin ise, isteğiyle arasında bir zaman payı taşıyabilir ve bu pay ona bir serinkanlılık verir. Gönüllü mahrumiyet, işte bu bekleme kasını çalıştırır. Bir şeyden bir süre el çekmek, insana isteğinin hemen karşılanmamasına tahammül etmeyi öğretir; ve bu tahammül, hayatın pek çok alanında —ilişkilerde, emekte, olgunlaşmada— asıl belirleyici olan şeydir. Hemen isteyen çok, ama bekleyebilen azdır; ve bekleyebilenin eline geçen, çoğu zaman daha sağlam olur.
Şükrün önkoşulu
Hiç yoksun kalmamış bir insanın gerçek anlamda şükretmesi zordur. Şükür, sahip olunanın kıymetini görmeyi gerektirir; ve o kıymet, çoğu zaman ancak yoklukla ölçülebilir. Bir şeyi hiç kaybetmemiş, hiç ondan mahrum kalmamış biri için o şey sıradandır — verilmiş olmasının bir anlamı yoktur, çünkü hiç verilmemiş hâli tecrübe edilmemiştir. Oysa bir süre susuz kalan için suyun, bir süre yoksul kalan için bolluğun ayrı bir tadı vardır. Mahrumiyet, şükrü mümkün kılan zemindir.
Bu yüzden gelenekler, şükrü canlı tutmak için hayatın içine küçük yokluklar yerleştirir. Belirli vakitlerde bir şeyden el çekmek, o şeyle yeniden karşılaşıldığında bir minnet duygusu doğurur. İnsan, verilmiş olanı ancak bir süre onsuz kaldıktan sonra "verilmiş" olarak görebilir. Sürekli bolluk içinde yaşayan bir gönül, nankörlüğe meyleder — çünkü her şey hep orada olduğu için, hiçbir şey nimet gibi görünmez. Mahrumiyet, bu körlüğü kırar ve nimeti yeniden nimet hâline getirir.
Başkasının hâline açılan kapı
Gönüllü mahrumiyetin bir başka hikmeti, insanı kendi dışına açmasıdır. Kendi isteğiyle bir süre aç kalan, mecburen aç kalanların hâline bir kapı aralar; yoklukla tanışan bir beden, yokluğun içinde yaşayanların gerçekliğini soyut olmaktan çıkarır. "Kimileri bunu her gün yaşıyor" cümlesi, onu bir kez de olsa tadan biri için bambaşka bir ağırlık kazanır. Mahrumiyet, böylece bir merhamet eğitimidir: başkasının çektiğini, kitaptan değil, bedenden öğretir.
Bu, mahrumiyetin ahlaki boyutudur. İnsan, kendi konforunun içinde kaldığı sürece, o konforun dışındakileri gerçekten göremez; onların hâli, uzak bir bilgi olarak kalır. Gönüllü bir yokluk, bu mesafeyi kısaltır. Aç bir bedenle geçirilen bir gün, cömertliği bir zorlama olmaktan çıkarıp tabii bir eğilime dönüştürebilir; çünkü artık verilen şeyin ne anlama geldiği, veren tarafından da bilinmektedir. Yokluğu tatmış bir el, başkasının yokluğuna daha kolay uzanır.
Bolluğun körlüğü
Meselenin öbür yüzünde, bir paradoks durur: bolluk çoğu zaman insanı köreltir. Bir şey ne kadar bol ve ne kadar kolay ulaşılabilir olursa, o kadar az hissedilir. Sınırsız erişim, hazzı da siler; çünkü haz, bir ölçüde yokluğun ardından gelen doluluğun adıdır, ve yokluk ortadan kalktığında doluluk da fark edilmez olur. Hiçbir eksikliği olmayan bir hayat, kenarları silinmiş bir hayattır; içinde hiçbir şey öne çıkmaz, çünkü her şey hep oradadır. Doygunluk, bir süre sonra bir tür uyuşukluğa dönüşür.
Bu yüzden sürekli bolluk, sanıldığı gibi bir mutluluk kaynağı değildir; çoğu zaman bir tatminsizlik kaynağıdır. Her istediğine anında ulaşan insan, hiçbir şeyden gerçek bir tat alamaz hâle gelir ve daha fazlasını, daha yenisini, daha yoğununu arar. Aradığı şey aslında bir nesne değil, kaybettiği o "yokluk" duygusudur — çünkü tat, ancak yokluğun zemininde vardır. Mahrumiyet, bu kaybolmuş zemini geri getirir; hazzı yeniden mümkün kılan, tam da ona konan sınırdır.
Tokluk ve müstağnilik
Bolluğun körlüğünün daha derin bir yüzü, insanı kendine yeter sanmaya götürmesidir. Hiçbir eksikliği olmayan, her ihtiyacı anında karşılanan bir insan, yavaşça bir yanılsamaya kapılır: kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmadığı yanılsamasına. Muhtaçlığını hissetmeyen insan ise, çoğu zaman haddini de aşar; çünkü onu sınırlayan, tam da o muhtaçlık duygusudur. Gelenek bu eğilimi keskin bir dille tespit eder: insanın, kendini müstağni (kendine yeter) gördüğünde azdığı hatırlatılır (bk. Alak, 6-7). Yani azgınlık, çoğu zaman yokluktan değil, tokluktan doğar; insanı taşkınlığa iten şey mahrumiyet değil, mahrumiyetin hiç tadılmamış olmasıdır.
Mahrumiyet, bu müstağnilik yanılsamasını kırar. İnsana, en temel şeylerde bile ne kadar muhtaç olduğunu —bir yudum suya, bir lokma ekmeğe, bir nefese— hatırlatır. Ve muhtaçlığını hatırlayan insan, yerine oturur: ne kendini her şeyin sahibi sanır, ne de taşkınlığa kapılır. Bu açıdan yokluk, bir alçaltma değil, bir hizaya getirmedir; insanı gerçek boyutunda durmaya çağırır. Kendini yeter gören bir gönlün gerilimi, ancak muhtaçlığın kabulüyle çözülür — ve o kabulü en çabuk öğreten şey, gönüllü bir yokluktur.
Zühd: sahip olup bağlanmamak
Bu bakış, geleneğin zühd anlayışında en olgun hâlini bulur. Zühd sık sık yanlış anlaşılır: dünyayı terk etmek, malı reddetmek, yoksulluğu kutsamak sanılır. Oysa zühdün özü, sahip olmamak değil, sahip olduğu şeye kalbini kaptırmamaktır. Bir şey elde olabilir, ama gönle girmemişse, insan onun efendisidir; elde az olsa bile gönlü onunla meşgulse, insan onun kuludur. Zühd, malı elde tutup kalbe sokmama sanatıdır — ve gönüllü mahrumiyet, tam da bu iç mesafeyi terbiye eden pratiktir.
Böyle bakıldığında mahrumiyet, dünyaya düşmanlık değildir; dünyayla kurulan ilişkiyi düzelten bir ayardır. İnsan, bir şeyden bir süre el çekerek, ona ne kadar bağlandığını görür ve o bağı gevşetmeyi öğrenir. Amaç, nimetten kaçmak değil, nimetin insanı esir almasını engellemektir. Zühdün terbiye ettiği gönül, hem sahip olmayı hem de her an bırakabilmeyi becerir; ne yokluk onu çökertir, ne bolluk onu şımartır. Bu denge, ancak yoklukla tanışmış bir gönülde kurulabilir.
Gönüllü ile mecburi mahrumiyet
Burada önemli bir ayrımı korumak gerekir: gönüllü mahrumiyet ile mecburi mahrumiyet aynı şey değildir. Kişinin kendi iradesiyle, bir sınır ve bir son bilerek seçtiği yokluk terbiye eder; ama insanın üzerine çöken, seçmediği ve ne zaman biteceğini bilmediği yokluk — gerçek yoksulluk, hastalık, kayıp — çoğu zaman ezer. Oruç ile açlık, dıştan benzer görünse de içeriden bambaşkadır: birinin bir sonu ve bir anlamı vardır, ötekinin çoğu zaman ikisi de yoktur. Bu yüzden mahrumiyeti yüceltirken, gerçek yoksulluğu romantize etmemek gerekir; birini terbiye kılan şey, tam da ötekinde eksik olandır.
Yine de gelenek, mecburi mahrumiyetin de bir anlam kazanabileceğini söyler. İnsanın biraz korkuyla, biraz açlıkla, mallardan ve canlardan biraz eksiltme ile sınanacağı, ve sabredenlerin müjdelendiği hatırlatılır (bk. Bakara, 155). Bu, acıyı hafife almak değil; onu anlamsız bir yük olmaktan çıkarıp taşınabilir kılan bir çerçeve sunmaktır. Seçilmemiş bir yokluk bile, doğru bir bakışla, insanı olgunlaştıran bir imtihana dönüşebilir. Ama bu dönüşüm kendiliğinden olmaz; bir sabrı, bir anlamı, bir yönelişi gerektirir. Mahrumiyetin terbiye edici olması, çekilen şeyin miktarında değil, onunla kurulan ilişkidedir.
Boşluğun bereketi
Mahrumiyet, yalnızca bir şeyden yoksun kalmak değildir; aynı zamanda bir boşluk açmaktır. Her şeyle dolu bir hayat, paradoksal biçimde kısırdır: içine yeni bir şeyin girebileceği bir aralık kalmaz. Sürekli meşgul, sürekli doymuş, sürekli uyarılmış bir zihin, derinleşemez; çünkü derinlik, boşluğun içinde oluşur. Bir şeyden el çekmek, o şeyin doldurduğu yeri açığa çıkarır — ve o açığa çıkan boşluk, çoğu zaman bir şeyin filizlenebileceği tek yerdir. Toprağın nadasa bırakılması gibi, insanın da ara sıra kendi içinde bir boşluk bırakması gerekir; ekili olmayan dönem, aslında bir hazırlık dönemidir.
Bu yüzden gönüllü yokluk, bir eksiltme gibi görünse de çoğu zaman bir zenginleştirmedir. İnsan bir şeyi hayatından geçici olarak çıkardığında, o şeyin gölgesinde kalan başka şeyleri fark eder; gürültü kesildiğinde duyulmayan sesleri duyar. Sürekli tüketen bir zihin kendi derinliğine inemez, çünkü hep bir sonraki uyaranla meşguldür; ama bir boşluk açıldığında, insan kendi içine dönebilir. Mahrumiyetin en ince hikmetlerinden biri budur: doldurmayı bırakınca, asıl dolması gereken şeyin dolması.
Ölçü: mahrumiyet amaç değildir
Son olarak, bir sınırı belirtmek gerekir: mahrumiyet bir araçtır, amaç değil. Kendi başına acı çekmenin, kendine eziyet etmenin bir değeri yoktur; yokluğun kıymeti, neyi görünür kıldığında, neyi terbiye ettiğinde, insanı nereye taşıdığındadır. Yoklukta bir erdem arayıp onu bir gösteriye ya da bir kendine işkenceye çevirmek, mahrumiyetin hikmetini tersine çevirir. Gelenek, ne dünyaya batmayı ne de dünyadan büsbütün kaçmayı över; ölçülü bir yol, periyodik bir disiplin olarak yokluğu tavsiye eder — sürekli bir kendini cezalandırma olarak değil.
Bu ölçü korunduğunda, mahrumiyetin bütün hikmetleri bir araya gelir. Yokluk, bolluğun körelttiği algıyı açar; insanı arzusunun efendisi kılar; şükrü mümkün kılar; başkasının hâline bir kapı aralar; ve gönlü dünyaya kaptırmadan dünyada yaşamayı öğretir. Hiçbir zaman yoksun kalmamış bir hayat, elindekinin ne olduğunu hiç öğrenemez; çünkü sahip olduğu her şeyi, hep orada olduğu için görmez. Mahrumiyet, ışığın kenarını çizen gölge gibidir: onsuz, ışığın kendisi de görünmez olur. Ve belki de yokluğun en sessiz hikmeti budur — sahip olduklarımızı bize geri vermesi; görünür, kıymetli ve artık bizi esir almayan bir hâlde.