Hikmet Nerede?
Bilgi çoğaldıkça hikmetin arttığını sanıyorduk. Olmadı. Çünkü hikmet, bilginin daha fazlası değil; bilginin hayata dokunduğu yerde beliren başka bir şey.
Tarihte hiçbir nesil, bugünkü kadar bilgiye yakın olmadı. Bir asır önce bir kütüphaneye günlerce yol giden insanlar vardı; bugün cebimizde o kütüphanenin binlerce katı duruyor. Buna rağmen etrafa bakıldığında daha bilge bir dünya görülmüyor; aksine, daha çok kutuplaşma, daha çok acele hüküm, daha çok yüzeysellik. Bu çelişki, bilgi ile hikmet arasında doğrudan bir ilişki olmadığını gösteriyor: biri artınca diğeri artmıyor. Bu yazının konusu, hikmetin bilginin daha fazlası değil, bilginin hayata dokunduğu yerde beliren başka bir şey olduğunu düşünmektir.
Üç ayrı katman
Ayrımı netleştirmek gerekir. Malumat, dağınık veridir — "şu olay oldu", "şu sayı bu kadar", "falanca şunu dedi"; toplanması kolaydır, bugün neredeyse zahmetsizdir. Bilgi, malumatın bir düzene oturmasıdır — sebep-sonuç ilişkisi kurmak, parçaları birbirine bağlamak, bir şeyin niçin öyle olduğunu anlamak; ve zaman ister. Hikmet ise bilginin doğru yerde, doğru zamanda, doğru ölçüde kullanılmasıdır — ne bilindiği değil, bilinenle ne yapıldığı. Bu üçü aynı doğrultuda ilerlemez: bir insan çok malumat sahibi olup az bilgili olabilir, çok bilgili olup hikmetsiz olabilir; ve tersine, az bilgili bir insan, hayatı hakkında son derece isabetli kararlar verebilir. Kitap okumamış ama insan okuyan, bir meselede kimin haklı olduğunu çok okumuş birinden hızlı gören insanlar vardır — ve bu, bilgi ile hikmetin aynı şey olmadığının en somut kanıtıdır.
Malumat anında aktarılabilir, bilgi öğretilebilir; hikmet ise aktarılamaz. Sebebi, hikmetin bilgiyle tecrübenin birleşiminden doğmasıdır — ve tecrübe, kısayolu olmayan tek şeydir. Bir insanın hata yapması, bedelini ödemesi, sonucu görmesi gerekir; bunu başkasının hatasından öğrenmek mümkündür ama sınırlıdır. Bu yüzden hikmet genellikle yaşla gelir, ama otomatik değildir; yaşlanan herkes bilge olmaz. Fark, tecrübeyi işleyip işlememektedir: aynı yıllardan geçen iki insandan biri her tecrübesini düşünüp bir çıkarım yaparken, diğeri sadece yaşayıp geçer, ve otuz yıl sonra ikisi çok farklı yerlerde olur. Yani hikmet, yaşamakla değil, yaşadığını düşünmekle oluşur. Kur'an'da da hikmet, verilen büyük bir hayır olarak anılır; Bakara sûresinde, kime hikmet verilmişse ona çok hayır verilmiş olduğu bildirilir. Bu ifadenin dikkat çekici tarafı, hikmetin "verilen" bir şey olarak geçmesi, "kazanılan" değil. Bu, çalışmanın gereksizliği anlamına gelmez elbette; ama şuna işaret eder: hikmet tamamen kişisel emekle üretilebilen bir şey değildir. Bir insan çok okuyabilir, çok düşünebilir, çok tecrübe edebilir ve yine de isabetli hüküm veremeyebilir; bazı meselelerde ne kadar uğraşılsa da bir yere varılamaz, sonra bir gün, hiç beklenmedik bir anda mesele yerine oturur — ve o oturma anı insanın ürettiği değil, sadece zeminini hazırladığı bir şeydir.
Neden hikmete dönüşmüyor
Peki eldeki bunca bilgi neden hikmete dönüşmüyor? Birkaç sebep vardır. İlki hızdır: hikmet malzemenin dinlenmesini gerektirir, sürekli yeni bilgi alan zihin eldekini işleyecek boşluğu bulamaz — sindirmeden yemek yemeye benzer. İkincisi bağlamsızlıktır: bilgiye erişim kolaylaştı ama bilgi bağlamından koptu, bir cümle, kimin hangi şartta niçin söylediği bilinmeden okunur. Üçüncüsü uygulama eksikliğidir: bir bilgi denenmediği sürece hikmete dönüşmez — sabır üzerine on kitap okuyup hiç sabretmemek mümkündür, ve o okumalar insanı sabırlı yapmaz. Dördüncüsü, belki en önemlisi, usta yokluğudur. Klasik düzende bilgi bir insandan alınırdı; usta görülürdü — nasıl davrandığı, ne zaman sustuğu, nasıl karar verdiği. Bugün bilgi metinden alınır, ve metin davranışı göstermez. Çünkü hikmet büyük ölçüde örneklikle, anlatılarak değil görülerek aktarılır. Gelenekte tekrarlanan bir ölçü de bunu tamamlar: bildiğiyle amel edene, bilmediği öğretilir. Bu bir teşvik cümlesi olduğu kadar bir mekanizma tarifidir: bir bilgi uygulandığında, o bilgi hakkında kitabın söylemediği yeni bir şey öğrenilir — uygulamanın içinden çıkan bir bilgi, ve bu yeni bilgi bir sonraki adımı açar. Uygulamayan insan bu zincire hiç giremez; elinde bilgi birikir ama derinleşmez, sadece yatay olarak genişler. Nitekim insanı değiştiren, çok okunan değil, azıcık da olsa uygulanan şeydir.
Hikmetin gerçekten azalıp azalmadığı ölçülemez, ama azalmasını kolaylaştıran şartlar açıktır. Yavaşlığın kaybı, ustadan öğrenmenin seyrekleşmesi, tekrar okumanın yerini sürekli yeni içerik tüketiminin alması, kesin konuşmanın ödüllendirilip tereddüdün zayıflık sayılması, yaşlıların hayattan erken çekilmesi, ve uygulamanın yerini paylaşmanın alması — bunların her biri hikmetin zeminini aşındırır. Üstelik hiçbiri kolayca tersine çevrilemez, çünkü hepsi daha büyük bir düzenin parçasıdır; bu yüzden mesele bir kişinin daha çok çabalamasıyla değil, ancak bu şartların farkında olup onlara karşı bilinçli bir yavaşlık seçmesiyle bir nebze hafifler. Toplumsal düzeyde ne yapılacağı belirsizdir, ama kişisel düzeyde reçete basittir: az al, uzun tut, uygula. Daha az okuyup daha çok düşünmek, daha az kesin cümle kurmak, okunan bir şeyi hemen paylaşmayıp bir süre bekletmek — çünkü bekleyince çoğu şeyin paylaşmaya değmediği görülür, ve kalanlar gerçekten kalmış olur.
Bilge insanları ayırt eden bir şey vardır: az konuşurlar. Bu tesadüf değildir, çünkü hikmet bir şeyin karmaşıklığını görmektir, ve karmaşıklığı gören insan kesin cümle kurmakta zorlanır. "Duruma göre değişir", "bilemem", "iki tarafın da haklı olduğu yerler var" — bunlar bilgisizlik cümleleri gibi durur ama genellikle tersidir; en kesin konuşanlar çoğu zaman en az bilenlerdir, çünkü bir konuda ne kadar az bilinirse konu o kadar basit görünür. Bir insanın olgunluğunu ölçmek için "kaç konuda 'bilmiyorum' diyebiliyor?" diye bakmak bu yüzden işe yarar. Hikmetle merhamet arasında da beklenmedik bir bağ vardır: hikmet arttıkça merhamet artar. Sebebi, bir insanın davranışını anlamaya çalıştıkça arkasındaki şartların görülmesidir — ve şartları gören insan daha az yargılar. Yargı bilgi eksikliğinden beslenir: karşıdakinin hikâyesi bilinmediğinde, davranışı doğrudan karakterine bağlanır; hikâye bilindiğinde ise bağlam devreye girer. Bu yüzden sert hüküm veren birini görünce "çok kesin biliyor" diye düşünmek çoğu zaman yanıltıcıdır; genellikle tersi doğrudur. Aynı ölçü insanın kendi sertliklerine de tutulabilir: "bu kadar emin olduğuma göre, acaba yeterince bilmiyor muyum?" Klasik metinlerde susmanın hikmetle birlikte anılması da bu yüzdendir: konuşan insan bildiğini tekrar eder, susan insan ise yeni bir şey duyabilir. Bir sohbette sürekli konuşan kişi o sohbetten hiçbir şey öğrenmeden çıkar, çünkü kendi bildiklerini dışarı aktarmakla meşguldür; susan ise toplar. Bu sürekli susmak demek değildir elbette, ama konuşma ile dinleme oranına dikkat etmek demektir — bir sohbetten çıkarken "ne öğrendim?" diye sormak iyi bir ölçüdür, ve cevabın çoğu zaman "hiçbir şey" olması, çok konuşulduğunun işaretidir.
Cehaletin iki türü
Faydalı bir ayrım da cehaletin iki türüdür. Basit cehalet, bilmediğini bilmektir — aslında sağlıklı bir hâldir, çünkü soru sorulur, öğrenilir. Bileşik cehalet ise bilmediğini bilmemektir — yanlış bilindiği hâlde doğru bilindiğinin sanılması; ve bu çok daha tehlikelidir, çünkü öğrenmeye kapalıdır, bir soru yoktur, dolayısıyla bir cevap arayışı da yoktur. Bugünün bilgi ortamı ikincisini besler, çünkü bir konuda üç dakika okuyup fikir sahibi olunabilir; o üç dakika, bilmediğini bilme hâlini ortadan kaldırır ama bilgi vermez. Yüzeysel bilgi, cehaletten daha tehlikelidir, çünkü kendini bilgi zanneder. Bilgiyi ahlaktan ayırmış olmak da ayrı bir kayıptır. Klasik düzende ilim ahlaktan bağımsız düşünülmezdi; bir insanın bilgisi davranışıyla birlikte değerlendirilir, kötü ahlaklı bir âlimin bilgisine ihtiyatla yaklaşılırdı. Bugün ise bilgi tamamen teknik bir şeydir, kim söylediğinden bağımsız olarak doğru ya da yanlış. Bunun bir doğru tarafı vardır — bir önermenin doğruluğu, söyleyeninin ahlakına bağlı değildir; ama bir kayıp da vardır: bilgi taşıyan insanın kendisini bir ölçü olarak görmek bırakıldı. Oysa hikmet bilgiyle beraber taşıyıcısını da içine alır, çünkü bilgiyi ne zaman ve nasıl kullanacağını ahlak belirler. Aynı bilgiyi iki insan alır: biri onunla yardım eder, diğeri onunla üstünlük kurar — bilgi aynıdır, sonuç bambaşka.
Hikmet deyince büyük meseleler akla gelir — hayatın anlamı, kader, varlık; hâlbuki en çok ihtiyaç duyulan yer gündelik hayattır. Bir tartışmada ne zaman susulacağını bilmek, bir insana bir haberi nasıl vereceğini bilmek, ne zaman ısrar edip ne zaman geri çekileceğini bilmek, bir çocuğa ne kadar müdahale edileceğini bilmek — bunların hiçbiri kitapta yazmaz, her durum kendine özgüdür. Hikmet tam olarak budur: genel bilgiyi özel duruma uygulayabilme kabiliyeti. Kural bilmek kolaydır, kuralın bu durumda geçerli olup olmadığını bilmek zordur. Hikmetli insanların aceleci olmaması da buna bağlıdır: hikmet sonuçları görebilmektir, ve sonuçları gören insan acele bir hamlenin ne getireceğini de görür. Aceleci insan sadece bir sonraki adımı görürken, hikmetli insan üç adım sonrasını görür; bu yüzden çoğu zaman daha az hareket eder ve dışarıdan pasif görünebilir — oysa o hareketsizlik değil, zamanlamadır, ve doğru anı beklemek sürekli hareket etmekten çok daha zor bir iştir. Bir bilginin okuma niyetiyle de yakın ilişkisi vardır: bir bilgiyi ne için aradığın, ondan ne çıkaracağını belirler. Bir tartışmayı kazanmak için okuyan insan okuduğu her şeyde silah arar; anlamak için okuyan aynı metinden başka şey çıkarır. Aynı kitap, iki farklı niyetle iki farklı kitap olur; bu yüzden bir şey okumaya başlamadan önce "bunu niçin okuyorum?" diye sormak yerinde olur — cevap "haklı çıkmak için" ise, o okumadan bir şey öğrenilmeyeceği bellidir.
Nasıl aranır
Hikmet doğrudan aranmaz, ama zemini hazırlanabilir. Az ama derin okumak —yüz kitabı geçmek yerine beş kitabı defalarca okumak— hikmetin en verimli yollarından biridir; tekrar okumak, aynı metnin değişmeyip okuyanın değiştiğini gösterir. Okunanı denemek gerekir, çünkü uygulanmayan bilgi buharlaşır. Yaşlıları dinlemek, tecrübenin en kısa yoludur ve bugün en çok ihmal edilen kaynaktır: bir insanın altmış yıllık tecrübesi hiçbir kitapta olmayan bir malzemedir, ve o malzeme o insanla birlikte gider — bir yaşlıyla bir saat oturmak bazen bir kitaptan fazla öğretir, ama bunun için sabır gerekir, çünkü tecrübe düzenli bir sunum hâlinde değil, dağınık, tekrarlı ve uzun gelir; o dağınıklığa dayanabilen karşılığını alır, çünkü bir insan gittiğinde bir kütüphane gider ve o kütüphanenin kopyası yoktur. Hatayı incelemek de hikmetin en pahalı ama en etkili hammaddesidir: yapılan hatanın üzerinden, savunmadan, sadece anlamak için geçmek. Ve acele hüküm vermemek — bir mesele hakkında birkaç gün karar vermemek — çoğu meseleyi kendiliğinden netleştirir. Bunların hiçbiri hikmet garantisi vermez, ama hepsi zemini yumuşatır. Bir bilginin ne kadar anlaşıldığını ölçmenin sade bir yolu da vardır: bunu bir çocuğa anlatabiliyor mu? Anlatabiliyorsa anlamıştır, anlatamıyorsa yalnızca terimleri ezberlemiştir; çünkü karmaşık dil çoğu zaman anlamamanın kılığıdır, gerçekten anlaşılmış bir şey sade söylenebilir. Bu ölçü çoğu insanı utandırır, çünkü bildiğini sandığı pek çok şeyi sade anlatamaz — ama o utanç, öğrenmeye devam etmenin en iyi sebebidir. En dürüst ölçü ise şudur: bir bilginin hikmete dönüşüp dönüşmediği, davranışı değiştirip değiştirmediğinden anlaşılır. Değiştirdiyse bir şey olmuştur; değiştirmediyse sadece bir malumat daha eklenmiştir. Bu ölçü acımasızdır, çünkü okunan şeylerin büyük çoğunluğunun hiçbir şeyi değiştirmediğini gösterir; ama en azından dürüsttür. Nitekim hikmetin nerede olduğu tam olarak bilinmese de, nerede olmadığı bellidir: bilgi yığınının içinde değil. Bir insan her şeyi okuyup hiçbir şey anlamayabilir, bir başkası az okuyup çok düşünerek isabet edebilir; fark miktarda değil, işlemededir. Belki de hikmeti aramak baştan yanlış bir kurgudur — o aranan değil, doğru yaşayanda zamanla beliren bir şeydir; öyleyse asıl soru "nasıl yaşamalı?" hâline gelir, ve o soru bütün bir ömrü doldurmaya yeter. Bazı sorular cevaplanmak için değil, taşınmak için vardır; ve taşınan soru insanı yolda tutar, cevaplanan soru ise yolu bitirir. Bu yüzden en kıymetli soru, hiç kapanmayanıdır: bildiklerim beni değiştirdi mi? Bu soruyu her akşam sorabilen insan, hikmete herkesten yakın durur — çünkü hikmet belki de cevabı bulmak değil, doğru soruyu ömür boyu taşıyabilmektir.