tefekkür

Kader ve Tercih

Seçtiği sanılan şeylerin ne kadarı gerçekten insanın kendi seçimidir? Bu soru, cevabından çok yaşama biçimini değiştiriyor.

Kader ve Tercih

Bir insan hayatındaki dönüm noktalarını —okul seçimi, işten ayrılmalar, taşınmalar, tanıştığı insanlar— sıralayıp her birinin nasıl olduğunu düşündüğünde, çoğunun kendi planının sonucu olmadığını fark eder. Bir tesadüf, bir tanıdık, bir zorunluluk, bir kapının kapanması. Seçtiği sanılan şeyler, aslında önüne konan birkaç seçenek arasından yapılmış tercihlerdir; ve o seçenekleri kimin koyduğu, insanın kendi belirlediği bir şey değildir. Bu düşünce hem rahatlatır hem huzursuz eder. Bu yazının konusu, insanlığın en eski tartışmalarından biri olan kader ve irade meselesini çözmek değil — çünkü çözülemez — onunla nasıl yaşanabileceğini düşünmektir.

İki uç, yaşanamaz iki yer

Kader ve irade üzerine düşünen herkesin vardığı bir yer vardır: bir noktada durmak gerekir. Çünkü akıl bu meseleyi sonuna kadar takip ettiğinde bir çıkmaza girer; iki uçtan biri seçilirse insan hayatı anlamsızlaşır. Bir uçta tam belirlenmişlik vardır: her şey önceden yazılmışsa, insanın yaptıklarının hiçbir anlamı yoktur, ne yapılırsa yapılsın olan olacaktır — bu durumda sorumluluk da olmaz, çaba da anlamsızlaşır. Öteki uçta tam serbestlik vardır: her şey tamamen insana bağlıysa, o zaman kaderin, takdirin, tevekkülün bir anlamı kalmaz — ve tecrübe de bunu doğrulamaz, çünkü hayatın çoğu insanın kontrolü dışındadır. İkisi de yaşanabilir bir yer değildir; bu yüzden gelenek, ikisinin arasında bir yerde durmuştur.

Kur'an'a bakıldığında her iki tarafa da işaret eden ifadeler vardır. Bir tarafta her şeyin bir ölçüyle yaratıldığı, bir kitapta kayıtlı olduğu, dilemenin Allah'a ait olduğu bildirilir; diğer tarafta insanın kazandığının kendisine ait olduğu, herkesin yaptığından sorumlu tutulacağı, zerre kadar iyilik ve kötülüğün karşılığının görüleceği söylenir. Bu ikisi çelişki gibi görünür, ama belki de çelişki değil, iki farklı bakış açısıdır. Yaratanın bakışından her şey bilinir, her şey bir düzen içindedir; kulun bakışından ise insan seçer, sorumludur, hesap verecektir. İki bakış aynı anda geçerli olabilir, çünkü konumları farklıdır — bir haritayı yukarıdan gören ile yolda yürüyen aynı yolu farklı görür, ve ikisi de yanılmaz. Meseleyi en çok çözen ayrım da buradan çıkar: bir şeyin bilinmesi, o şeyin zorunlu kılınması demek değildir. Yarın ne yapılacağını biri önceden biliyorsa, bu onun özgürce yapılmadığı anlamına gelmez; bilgi olayı belirlemez, olay bilginin konusudur. Bir öğretmen öğrencisini çok iyi tanıdığı için sınavda ne yapacağını tahmin edebilir ve tahmini doğru çıkabilir, ama öğrenci yine de kendi seçimiyle yapmıştır o şeyi. Benzetme eksiktir elbette —mutlak bilgi ile tahmin aynı şey değildir— ama mantığı gösterir: bilmek ile zorlamak farklı kategorilerdir. Bu ayrım yapıldığında, "madem biliniyordu, benim suçum ne?" itirazının zemini kaybolur.

Şartların payı

Bir şeyi de görmezden gelmemek gerekir: seçimler boşlukta yapılmaz. İnsan nerede doğduğunu seçmedi; ailesini, dilini, zamanını, bedenini, mizacını seçmedi. Bunların hepsi tercihlerin çerçevesini kurar; aynı durumda iki farklı insan farklı seçimler yapar, ama ikisinin de seçenek yelpazesi baştan farklıdır. Bu, sorumluluğu ortadan kaldırmaz ama ölçeğini belirler — ve adalet de burada devreye girer: kimseye gücünün üstünde bir yük yüklenmediği bildirilir, yani herkes kendi şartları içinde değerlendirilir. Bu, insanı bir başkasını yargılamaktan alıkoyan en güçlü fikirdir, çünkü onun şartları bilinmez: ne taşıdığı, neyle mücadele ettiği, nereden başladığı bilinmez, ve aynı davranış iki insan için farklı ağırlıkta olabilir. Bir başkasının kaderini yorumlamak da bu yüzden en dikkat edilmesi gereken yerdir. Birinin başına bir şey geldiğinde sebebini açıklamaya çalışmak —"şundan oldu", "şunun cezası", "şöyle yapsaydı olmazdı"— yaygın bir alışkanlıktır; ve bu cümleler kaderi bir mekanizma gibi, formülü bilinen bir girdi-çıktı ilişkisi gibi anlamaktan gelir. Oysa bir musibetin sebebi insanın ölçemeyeceği bir bilgidir: sınav mı, arınma mı, uyarı mı, yükselme mi — hiçbiri dışarıdan görülemez. Daha kötüsü, bu tür açıklamalar musibet yaşayan insanı ikinci kez yaralar; hem derdi vardır hem suçlanır. Hz. Eyüp kıssasında dikkat çeken şey, sabrın uzunluğu kadar çevresindekilerin tavrıdır: bir insanın uzun süren derdi çevresini yorar, ve yorulan çevre yorumlamaya başlar. Doğru ölçü ise sadedir — bir başkasının musibetini yorumlamamak, sadece yanında durmak.

Yazının başındaki tespit de buraya bağlanır: insan seçeneklerini kendisi belirlemez. Bir kapı açılır, bir kapı kapanır; insan yalnızca açık olanlardan birini seçer. Bu iradenin yokluğu değil, sınırıdır — ve sınırı bilmek, iradeyi daha iyi kullanmayı sağlar, çünkü enerji kapıları açmaya değil, açık olanlardan doğru olanı seçmeye harcanır. Kapalı kapılara vurarak geçen yıllar olabilir; sonra öğrenilir ki bazı kapılar kapalıdır, çünkü orası insanın yolu değildir. Bunu kabul etmek pes etmek gibi gelir ama değildir; aksine, doğru yere bakmayı sağlar. Enerjiyi elde olmayanı zorlamaya değil, elde olanı iyi kullanmaya yöneltmek, hem kaderi hem iradeyi doğru yerine oturtur.

Bu meselenin en yaygın kötüye kullanımı, kaderi bahane etmektir: "kaderim böyleymiş" diyerek yapılmamış işlerin, alınmamış tedbirlerin, düzeltilmemiş huyların üstü örtülür. Hâlbuki kader, insan için geleceğe dair bir bilgi değildir — yarın ne olacağı bilinmez, dolayısıyla "nasılsa kaderim böyle" denemez, çünkü kaderin ne olduğu bilinmiyordur. Klasik bir tespit vardır: kader ancak olduktan sonra bilinir; öncesinde elde sadece irade ve sebep vardır. Bu yüzden kaderi bahane etmek mantıken de tutarsızdır — bilinmeyen bir şey gerekçe gösterilemez. Bir tedbir alınacaksa alınır, bir hastalık varsa tedavi olunur, bir iş yapılacaksa yapılır; sonucu Allah'a bırakmak, sebebi terk etmek değildir. Aynı hata, her zorluğa "imtihan" demekte de görülür. Kelime doğrudur ama kullanımı bazen meseleyi kapatır: "imtihan" dendiğinde artık üzerinde düşünülmez, sebebi araştırılmaz, tedbiri alınmaz, sorumlusu aranmaz. Oysa bazı zorlukların çok somut sebepleri vardır — ihmal, adaletsizlik, kötü yönetim, tedbirsizlik; bir binanın çökmesi bir imtihandır ama aynı zamanda bir mühendislik meselesidir, ve ikisi birbirini dışlamaz. Kaderi, sebepleri araştırmamak için kullanmak, onun en zararlı kullanımıdır, çünkü hem sorumluları korur hem de aynı şeyin tekrarına zemin hazırlar. Sebep aramak kadere itiraz değil, kaderin sebeplerle işlediğini kabul etmektir.

Geçmişe kader, geleceğe irade

En işe yarayan pratik ölçü şudur: geleceğe bakarken irade, geçmişe bakarken kader. Geleceğe bakarken ne yapılacağına insan karar verir, elinden geleni yapar, sorumludur; geçmişe bakarken ise olan olmuştur, takdir buymuş, "keşke" ile insan kendini yemez. Bu ayrım hem tembelliği hem pişmanlığı engeller: geleceğe kaderci bakan tembelleşir, geçmişe iradeci bakan pişmanlıkla ezilir. Bir hadiste, bir musibet başa geldiğinde "keşke şöyle yapsaydım" dememek, "Allah takdir etti, dilediğini yaptı" demek tavsiye edilir, ve gerekçesi de verilir: "keşke" şeytana kapı açar. Bu ilk bakışta kaderciliğe teşvik gibi görünse de, aynı zamanda bir ruh sağlığı tavsiyesidir; çünkü geçmişteki bir kararı sonsuz kez yeniden yaşamak hiçbir şeyi değiştirmez, sadece bugünü de tüketir. Yine de her pişmanlık kötü değildir: faydalı pişmanlık hatayı fark etmek, sebebini anlamak, bir daha yapmamaya karar vermektir — tövbenin ta kendisidir ve ileriye bakar; zararlı pişmanlık ise aynı olayı tekrar tekrar yaşamak, kendini suçlamak, geçmişi değiştirmeye çalışmaktır — geriye bakar ve hiçbir yere varmaz. Aradaki fark, sonucunda bir davranış değişikliği olup olmamasıdır: bir pişmanlık insanı değiştiriyorsa faydalıdır, sadece acıtıyorsa bırakılmalıdır. Ve bırakmanın yolu, olanı takdir olarak kabul etmekten geçer: "elimden gelen buydu, bilgim buydu, o zamanki ben buydu." O zamanki insanı bugünkü bilgiyle yargılamak, insanın kendine bile yaptığı bir adaletsizliktir.

Bir soru hep sorulur: her şey takdir edilmişse dua neye yarar? Bunun bir cevabı şudur: dua da sebeplerden biridir. Nasıl ki ekmek yemek tokluğun sebebiyse, dua da bazı sonuçların sebebi olabilir; yani takdir, sebeplerle birlikte takdir edilmiş olabilir — "şu olacak" değil, "şu dua edilirse şu olacak" biçiminde. Bu, meseleyi mantıken tümüyle çözer mi belirsizdir, ama pratikte açık olan bir şey vardır: dua eden insanla etmeyen insan aynı değildir. Dua, sonucu değiştirmese bile duayı edeni değiştirir — aciz olduğunu hatırlatır, teslimiyeti öğretir, yalnız olmadığını hissettirir; ve belki de duanın asıl işi budur. Tevekkül de en çok yanlış anlaşılan kavramlardan biridir. Yaygın anlayış "bir şey yapma, Allah'a bırak" biçimindedir; doğrusu ise meşhur misalde anlatıldığı gibidir: deveni bağla, sonra tevekkül et. Yani tevekkül sebebi terk etmek değil, sebebi yaptıktan sonra sonucu bırakmaktır; iki aşaması vardır ve sırası önemlidir — önce çalışılır, sonra bırakılır; önce bırakılırsa tembellik, sonra tutmaya devam edilirse kaygı olur. İnsan en çok ikinci kısımda zorlanır: elinden geleni yapar ama sonra bırakamaz, düşünür, hesap yapar, kontrol etmeye çalışır. Oysa o noktadan sonra kontrol elinde değildir, ve elinde olmayan bir şeyi kontrol etmeye çalışmak yalnızca kendini yormaktır; tevekkül, bu boşa harcanan enerjiyi keser.

Şerrin içindeki hayır

Üzerinde en çok düşünülen ayetlerden biri şudur: hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olabilir, sevdiğiniz bir şey şerli olabilir; Allah bilir, siz bilmezsiniz. Ayetin en can alıcı kısmı sonudur: siz bilmezsiniz. Yani sadece "belki hayırlıdır" denmez; bilgi sınırı bildirilir — neyin iyi neyin kötü olduğuna hükmedecek konumda değiliz. Bu, hayatta yaşanan pek çok şeyi açıklar: istenip de olmayan şeyler vardır, sonradan olmadığına şükredilir; istenmeyip de olan şeyler vardır, sonradan olduğuna şükredilir; ve bugün üzülünen bazı şeyler için de bir gün aynı şey düşünülecektir. Bu bilgi, olayları anında yargılamayı engeller: bir şey olduğunda "kötü oldu" demek yerine "göreceğiz" demeyi öğretir. Buradan çıkan pratik sonuç, sorumluluğun sınırını bilmektir. İnsanın elinde olan şeyler vardır — niyeti, çabası, davranışı, tepkisi; elinde olmayan şeyler vardır — sonuç, başkalarının kararları, şartlar, zamanlama. Huzursuzluğun büyük kısmı bu ikisini karıştırmaktan gelir: elde olmayanı kontrol etmeye çalışmak, elde olanı ihmal etmek. "Bu meselede benim elimde ne var?" diye kısa bir liste yapmak çoğu zaman işe yarar; liste genellikle kısadır, ve o kısa listeye odaklanan insan hem daha verimli hem daha huzurlu olur — geri kalanı, sahibine bırakır.

Bütün bunların sonunda bir şeyi kabul etmek gerekir: mesele çözülmüş değildir. Kader ve irade arasındaki ilişkiyi tam anlamak, yüzyıllardır anlaşılamamış bir şeyi bir yazıda çözmek mümkün değildir. Ama şu öğrenilebilir: bu meseleyi anlamadan da yaşanabilir. Nasıl ki elektriğin ne olduğu tam bilinmeden lamba yakılabiliyorsa, kaderin nasıl işlediği bilinmeden de sorumlu bir hayat yaşanabilir; bazı sorular cevaplanmak için değil, yanında yaşanmak için vardır. Belki de bu meselenin asıl işlevi bir cevap vermek değil, insanı hem çalışkan hem mütevazı tutmaktır — elinden geleni yapan ama sonucun sahibi olmadığını bilen bir insan çıkarmak. Bir gözlem de şudur: irade denen şeyin çoğu aslında alışkanlıktır. Her sabah kalkma kararı yeniden verilmez, bir alışkanlık vardır ve o kaldırır; günlük hayatın büyük kısmı o anda verilen kararlarla değil, geçmişte kurulmuş düzenlerle işler. Bu, iradenin yerini değiştirir: irade her an kullanılan bir kas değil, ara sıra kullanılıp düzen kuran bir araçtır — bir düzen kurulduğunda o düzen insan adına yüzlerce kararı verir, ve bu yüzden düzen kurmak tek tek kararlar vermekten çok daha verimlidir. "Kendini değiştirmek" denen şey de tek tek seçimlerle değil, birkaç düzeni değiştirmekle olur: yatma saatini değiştirmek, yüzlerce sabahı değiştirir. Böylece kader ile irade sanıldığından daha iç içe görünür — bugünkü seçim, dünkü seçimlerin ürünü, yarınki hâlin de sebebidir; insan zincirin bir halkasıdır, ama halkayı tutan da kendisidir. Nihayetinde bu meseleyle uğraşmanın kattığı en somut şey, daha az kaygıdır: her şeyin sorumluluğunu taşımak da, her şeyi kendi başarısı saymak da hem yanlış hem yorucudur. Sorumluluğun sınırı netleştiğinde, içinde kalan alan bir ömre fazlasıyla yeter, dışında kalan ise taşınmaz. Bu ne kaderciliğe ne kibre düşer; ikisinin ortasında, her gün yeniden kurulan zor bir dengede durur. Yarın ne olacağı bilinmez — ve bu bilgisizlik bir zamanlar korkutur, sonra rahatlatır; çünkü bilinmeyen şeyin bir bilen tarafından bilindiğini düşünmek, elden geleni yapıp gerisini bırakmak için yeterli bir sebeptir. Meğer bilmemek, yaşamanın şartıymış.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm tefekkür