Seçtiğimi sandığım şeylerin ne kadarı gerçekten benimdi? Kader ve tercih üzerine
Seçtiğimi sandığım şeylerin ne kadarı gerçekten benim seçimimdi? Bu soru, cevabından çok yaşama biçimini değiştiriyor.
Bir gece, hayatımdaki dönüm noktalarını sıraladım. Okul seçimi, işten ayrılmalar, taşınmalar, tanıştığım insanlar.
Sonra her birinin nasıl olduğunu düşündüm. Ve fark ettim ki çoğu, benim planımın sonucu değildi. Bir tesadüf, bir tanıdık, bir zorunluluk, bir kapının kapanması.
Seçtiğim sandığım şeyler, aslında önüme konan birkaç seçenek arasından yapılmış tercihlerdi. Seçenekleri kim koydu, onu ben belirlemedim.
Bu düşünce beni hem rahatlattı hem huzursuz etti.
Çok eski bir mesele
Kader ve irade meselesi, insanlığın en eski tartışmalarından biri. Her din, her felsefe bir cevap denemiş.
Ve bu mesele üzerine düşünen hemen herkesin vardığı bir yer var: bir yerde durmak gerekiyor.
Çünkü akıl, bu meseleyi sonuna kadar takip ettiğinde bir çıkmaza giriyor. İki uçtan biri seçilirse, insan hayatı anlamsızlaşıyor.
Tam belirlenmişlik (cebir): Her şey önceden yazılmışsa, benim yaptıklarımın hiçbir anlamı yok. Ne yaparsam yapayım olan olacak. Bu durumda sorumluluk da olmaz, çaba da anlamsızlaşır.
Tam serbestlik: Her şey tamamen bana bağlıysa, o zaman kaderin, takdirin, tevekkülün bir anlamı kalmıyor. Ve tecrübe de bunu doğrulamıyor — hayatımızın çoğu, kontrolümüz dışında.
İkisi de yaşanabilir bir yer değil. Bu yüzden gelenek, ikisinin arasında bir yerde durmuş.
İki tür ayet
Kur'an'a baktığımızda her iki tarafa da işaret eden ifadeler var.
Bir tarafta: her şeyin bir ölçüyle yaratıldığı, bir kitapta kayıtlı olduğu, dilemenin Allah'a ait olduğu.
Diğer tarafta: insanın kazandığının kendisine ait olduğu, herkesin yaptığından sorumlu tutulacağı, zerre kadar iyilik ve kötülüğün karşılığının görüleceği.
Bu ikisi çelişki gibi görünüyor. Ama şöyle düşünmeye başladım: belki de çelişki değil, iki farklı bakış açısı.
Yaratanın bakışından: her şey biliniyor, her şey bir düzen içinde.
Kulun bakışından: seçiyorum, sorumluyum, hesap vereceğim.
İki bakış aynı anda geçerli olabilir; çünkü konumları farklı. Bir haritayı yukarıdan gören ile yolda yürüyen, aynı yolu farklı görüyor. İkisi de yanılmıyor.
Bilmek, zorlamak değildir
Meseleyi bende en çok çözen ayrım bu oldu.
Bir şeyin bilinmesi, o şeyin zorunlu kılınması demek değil.
Yarın ne yapacağımı biri önceden biliyorsa, bu benim özgürce yapmadığım anlamına gelmiyor. Bilgi, olayı belirlemiyor; olay, bilginin konusu.
Bir örnek: bir öğretmen, öğrencisini çok iyi tanıdığı için sınavda ne yapacağını tahmin edebilir. Tahmini doğru çıkar. Ama öğrenci yine de kendi seçimiyle yapmıştır o şeyi.
Bu benzetme eksik elbette — mutlak bilgi ile tahmin aynı şey değil. Ama mantığı gösteriyor: bilmek ile zorlamak farklı kategoriler.
Bu ayrımı yaptığımda, "madem biliniyordu, benim suçum ne" itirazının zemini kayboldu.
Şartların payı
Bir şeyi de görmezden gelemeyiz: seçimlerimiz boşlukta yapılmıyor.
Nerede doğduğumu ben seçmedim. Ailemi, dilimi, zamanımı, bedenimi, mizacımı seçmedim.
Bunların hepsi, benim tercihlerimin çerçevesini kuruyor. Aynı durumda iki farklı insan, farklı seçimler yapıyor — ama ikisinin de seçenek yelpazesi baştan farklı.
Bu, sorumluluğu ortadan kaldırmıyor ama ölçeğini belirliyor.
Ve galiba adalet de burada devreye giriyor: kimseye gücünün üstünde bir yük yüklenmediği bildiriliyor. Yani herkes, kendi şartları içinde değerlendiriliyor.
Bu, beni bir başkasını yargılamaktan alıkoyan en güçlü fikir oldu. Çünkü onun şartlarını bilmiyorum. Ne taşıdığını, neyle mücadele ettiğini, nereden başladığını bilmiyorum.
Aynı davranış, iki insan için farklı ağırlıkta olabiliyor.
Kaderi bahane etmek
Bu meselenin en yaygın kötüye kullanımı bu.
"Kaderim böyleymiş" diyerek yapılmamış işlerin, alınmamış tedbirlerin, düzeltilmemiş huyların üstü örtülüyor.
Halbuki kader, geleceğe dair bir bilgi değil bizim için. Yarın ne olacağını bilmiyoruz. Dolayısıyla "nasılsa kaderim böyle" diyemeyiz — çünkü kaderimizin ne olduğunu bilmiyoruz.
Klasik bir tespit var: kader, ancak olduktan sonra bilinir. Öncesinde elimizde sadece irade ve sebep var.
Bu yüzden kaderi bahane etmek, mantıken de tutarsız. Bilmediğin bir şeyi gerekçe gösteremezsin.
Bir tedbir alınacaksa alınır. Bir hastalık varsa tedavi olunur. Bir iş yapılacaksa yapılır. Sonucu Allah'a bırakmak, sebebi terk etmek değil.
Geçmişe kader, geleceğe irade
En işe yarayan pratik ölçü bu oldu.
Geleceğe bakarken: İrade. Ne yapacağıma ben karar veriyorum, elimden geleni yapıyorum, sorumluyum.
Geçmişe bakarken: Kader. Olan oldu, takdir buymuş, "keşke" ile kendimi yemiyorum.
Bu ayrım, hem tembelliği hem pişmanlığı engelliyor.
Geleceğe kaderci bakarsan tembelleşiyorsun. Geçmişe iradeci bakarsan pişmanlıkla eziliyorsun.
Bir hadiste, bir musibet başa geldiğinde "keşke şöyle yapsaydım" dememek, "Allah takdir etti, dilediğini yaptı" demek tavsiye edilir. Gerekçesi de veriliyor: "keşke" şeytana kapı açar.
Bunu ilk okuduğumda kaderciliğe teşvik sandım. Şimdi bir ruh sağlığı tavsiyesi olarak da okuyorum. Çünkü geçmişteki bir kararı sonsuz kez yeniden yaşamak, hiçbir şeyi değiştirmiyor; sadece bugünü de tüketiyor.
Pişmanlığın iki türü
Yine de her pişmanlık kötü değil.
Faydalı pişmanlık: Hatayı fark etmek, sebebini anlamak, bir daha yapmamaya karar vermek. Bu, tövbenin ta kendisi ve ileriye bakıyor.
Zararlı pişmanlık: Aynı olayı tekrar tekrar yaşamak, kendini suçlamak, geçmişi değiştirmeye çalışmak. Bu geriye bakıyor ve hiçbir yere varmıyor.
Aradaki fark, sonucunda bir davranış değişikliği olup olmaması.
Bir pişmanlık beni değiştiriyorsa faydalı. Sadece acıtıyorsa, bırakmam gerekiyor.
Ve bırakmanın yolu, olanı takdir olarak kabul etmekten geçiyor. "Elimden gelen buydu, bilgim buydu, o zamanki ben buydu."
O zamanki beni bugünkü bilgimle yargılamak adaletsizlik. Kendime bile.
Dua ve kader
Bir soru hep sorulur: her şey takdir edilmişse dua neye yarar?
Uzun süre bu soruya iyi bir cevabım olmadı.
Şimdi şöyle düşünüyorum: dua da sebeplerden biri. Nasıl ki ekmek yemek tokluğun sebebi, dua da bazı sonuçların sebebi olabilir.
Yani takdir, sebeplerle birlikte takdir edilmiş olabilir. "Şu olacak" değil, "şu dua edilirse şu olacak" biçiminde.
Bu, meseleyi mantıken çözüyor mu bilmiyorum. Ama pratikte şunu görüyorum: dua eden insanla etmeyen insan aynı değil.
Dua, sonucu değiştirmese bile duayı edeni değiştiriyor. Aciz olduğunu hatırlatıyor, teslimiyeti öğretiyor, yalnız olmadığını hissettiriyor.
Belki de duanın asıl işi bu.
Tevekkül: bırakmak mı, yapmak mı?
Tevekkül, en çok yanlış anlaşılan kavramlardan biri.
Yaygın anlayış: bir şey yapma, Allah'a bırak.
Doğrusu ise, meşhur misalde anlatıldığı gibi: deveni bağla, sonra tevekkül et.
Yani tevekkül, sebebi terk etmek değil; sebebi yaptıktan sonra sonucu bırakmak.
İki aşama var ve sırası önemli. Önce çalış, sonra bırak. Önce bırakırsan tembellik; sonra tutmaya devam edersen kaygı.
Ben en çok ikinci kısımda zorlanıyorum. Elimden geleni yapıyorum ama sonra bırakamıyorum. Düşünüyorum, hesap yapıyorum, kontrol etmeye çalışıyorum.
Halbuki o noktadan sonra kontrol elimde değil. Ve elimde olmayan bir şeyi kontrol etmeye çalışmak, sadece kendimi yormak.
Tevekkül, bu boşa harcanan enerjiyi kesiyor.
Seçenekleri kim koydu?
Yazının başındaki tespite dönüyorum: seçeneklerimi ben belirlemiyorum.
Bir kapı açılıyor, bir kapı kapanıyor. Ben açık olanlardan birini seçiyorum.
Bu, iradenin yokluğu değil; iradenin sınırı. Ve sınırı bilmek, iradeyi daha iyi kullanmayı sağlıyor.
Çünkü enerjimi kapıları açmaya değil, açık olanlardan doğru olanı seçmeye harcıyorum.
Kapalı kapılara vurarak geçen yıllarım oldu. Sonra öğrendim: bazı kapılar kapalı çünkü orası benim yolum değil.
Bunu kabul etmek pes etmek gibi geliyor ama değil. Aksine, doğru yere bakmayı sağlıyor.
Şerrin içindeki hayır
Bir ayet var, üzerinde en çok düşündüğüm ayetlerden: hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olabilir, sevdiğiniz bir şey şerli olabilir; Allah bilir, siz bilmezsiniz.
Bu ayetin en can alıcı kısmı sonu: siz bilmezsiniz.
Yani sadece "belki hayırlıdır" denmiyor; bilgi sınırımız bildiriliyor. Neyin iyi neyin kötü olduğuna hükmedecek konumda değiliz.
Bu, hayatta yaşadığım pek çok şeyi açıklıyor. İstediğim ve olmayan şeyler var; şimdi olmadığına şükrediyorum. İstemediğim ve olan şeyler var; şimdi olduğuna şükrediyorum.
Ve muhtemelen bugün üzüldüğüm bazı şeyler için de bir gün aynı şeyi düşüneceğim.
Bu bilgi, olayları anında yargılamamı engelliyor. Bir şey olduğunda "kötü oldu" demek yerine, "göreceğiz" demeyi öğrenmeye çalışıyorum.
Sorumluluğun yeri
Bütün bu düşüncenin pratik sonucu şu: sorumluluğumun sınırını bilmek.
Elimde olan şeyler var: niyetim, çabam, davranışım, tepkim.
Elimde olmayan şeyler var: sonuç, başkalarının kararları, şartlar, zamanlama.
Huzursuzluğun büyük kısmı, bu ikisini karıştırmaktan geliyor. Elimde olmayanı kontrol etmeye çalışmak, elimde olanı ihmal etmek.
Bir liste yapmayı deniyorum bazen: bu meselede benim elimde ne var? Liste genellikle kısa oluyor. Ve o kısa listeye odaklandığımda, hem daha verimli oluyorum hem daha huzurlu.
Geri kalanı, sahibine bırakıyorum.
Başkasının kaderi hakkında konuşmak
En dikkat edilmesi gereken yer burası.
Birinin başına bir şey geldiğinde, sebebini açıklamaya çalışmak yaygın bir alışkanlık. "Şundan oldu", "şunun cezası", "şöyle yapsaydı olmazdı".
Bu cümleler, kaderi bir mekanizma gibi anlamaktan geliyor. Sanki girdi-çıktı ilişkisi var ve biz o formülü biliyoruz.
Bilmiyoruz.
Bir musibetin sebebini bilmek, bizim ölçemeyeceğimiz bir bilgi. Sınav mı, arınma mı, uyarı mı, yükselme mi — hiçbirini dışarıdan göremeyiz.
Ve daha kötüsü: bu tür açıklamalar, musibet yaşayan insanı ikinci kez yaralıyor. Hem derdi var hem de suçlanıyor.
Hz. Eyüp kıssasında dikkatimi çeken şey, sabrın uzunluğu kadar, çevresindekilerin tavrı. Bir insanın uzun süren derdi, çevresini yorar ve yorulan çevre yorumlamaya başlar.
Bu yüzden bir ölçü koydum: bir başkasının musibetini yorumlamamak. Sadece yanında durmak.
İmtihan kelimesi
Her zorluğa "imtihan" demek de bir kolaycılık olabiliyor.
Kelime doğru ama kullanımı bazen meseleyi kapatıyor. "İmtihan" dediğinde, artık üzerinde düşünülmüyor: sebebi araştırılmıyor, tedbiri alınmıyor, sorumlusu aranmıyor.
Halbuki bazı zorlukların çok somut sebepleri var: ihmal, adaletsizlik, kötü yönetim, tedbirsizlik.
Bir binanın çökmesi imtihandır ama aynı zamanda bir mühendislik meselesidir. İkisi birbirini dışlamıyor.
Kaderi, sebepleri araştırmamak için kullanmak — bu, kaderin en zararlı kullanımı. Çünkü hem sorumluları koruyor hem de aynı şeyin tekrarına zemin hazırlıyor.
Sebep aramak, kadere itiraz değil; kaderin sebeplerle işlediğini kabul etmek.
Bilmemekle yaşamak
Bu yazıyı bitirirken bir şeyi kabul etmem gerekiyor: meseleyi çözmedim.
Kader ve irade arasındaki ilişkiyi tam olarak anlamış değilim. Yüzyıllardır anlaşılamamış bir şeyi bir yazıda çözecek değilim.
Ama şunu öğrendim: bu meseleyi anlamadan da yaşanabiliyor.
Nasıl ki elektriğin ne olduğunu tam bilmeden lambayı yakabiliyorsak, kaderin nasıl işlediğini bilmeden de sorumlu bir hayat yaşayabiliyoruz.
Bazı sorular, cevaplanmak için değil; yanında yaşanmak için var.
Ve belki de bu meselenin asıl işlevi, bir cevap vermek değil — bizi hem çalışkan hem mütevazı tutmak. Elinden geleni yapan ama sonucun sahibi olmadığını bilen bir insan çıkarmak ortaya.
O gece
Dönüm noktalarını sıraladığım o geceye dönüyorum.
Hepsine baktığımda, bir düzen görüyorum. O zaman göremediğim, sonradan anlaşılan bir düzen.
Bu bir yanılsama olabilir — insan zihni her şeyde örüntü arıyor, biliyorum.
Ama bir yanılsama olsa bile, taşıması güzel bir yanılsama. Ve bende bıraktığı şey somut: daha az kaygı, daha çok çaba.
Yarın ne olacağını bilmiyorum. Bu bilgisizlik bir zamanlar beni korkuturdu.
Şimdi biraz daha rahatım. Çünkü bilmediğim şeyin, bir bilen tarafından bilindiğini düşünüyorum.
Ve bu, elimden geleni yapıp gerisini bırakmak için yeterli bir sebep.
Alışkanlık ve irade
Bir şey daha fark ettim: irade dediğimiz şeyin çoğu, aslında alışkanlık.
Her sabah kalkma kararını yeniden vermiyorum. Bir alışkanlık var ve o beni kaldırıyor.
Yani günlük hayatımızın büyük kısmı, o anda verilen kararlarla değil; geçmişte kurulmuş düzenlerle işliyor.
Bu, iradenin yerini değiştiriyor. İrade, her an kullanılan bir kas değil; ara sıra kullanılan ve düzen kuran bir araç.
Bir düzen kurduğunda, o düzen senin adına yüzlerce kararı veriyor. Bu yüzden düzen kurmak, tek tek kararlar vermekten çok daha verimli.
Ve belki de "kendini değiştirmek" dediğimiz şey, tek tek seçimlerle değil; birkaç düzeni değiştirmekle oluyor.
Yatma saatini değiştirmek, yüzlerce sabahı değiştiriyor.
Ne kadarı bize ait?
Yazıyı bitirirken bir hesap yapmayı deniyorum.
Bugün yaptıklarımın ne kadarı gerçekten benim seçimimdi?
Uyandım — alışkanlık. İşe gittim — zorunluluk. Yolda okudum — alışkanlık, ama bir zamanlar seçilmiş bir alışkanlık. Birine iyi davrandım — bu bir seçimdi. Birine ters cevap verdim — bu da.
Günün büyük kısmı otomatik. Ama içinde birkaç gerçek seçim var ve onlar, günü belirliyor.
Belki de sorumluluk tam orada: o birkaç anda.
Ve o anlarda ne yapacağımı belirleyen şey, önceki yıllarda kurduğum düzen ve karakter.
Yani kader ile irade, sandığımdan daha iç içe. Bugünkü seçimim, dünkü seçimlerimin ürünü; yarınki hâlimin de sebebi.
Zincirin bir halkasıyım — ama halkayı tutan da benim.
Kapanış
Bu meseleyle uğraşmanın bana kattığı tek somut şey şu: daha az kaygı.
Eskiden her şeyin sorumluluğunu taşıyordum. Bir şey kötü gittiğinde, mutlaka benim bir hatam olduğunu düşünüyordum. Bir şey iyi gittiğinde de benim başarım sayıyordum.
İkisi de yanlıştı ve ikisi de yorucuydu.
Şimdi sorumluluğumun sınırını daha net görüyorum. İçinde kalan alan yeterince büyük — bir ömre fazlasıyla yetiyor. Dışında kalanı ise taşımıyorum.
Bu, ne kaderciliğe ne kibre düşüyor. İkisinin ortasında bir yerde duruyor ve orada durabilmek, düşündüğümden zor bir denge.
Her gün yeniden kuruyorum o dengeyi. Bazı günler kaderci tarafa, bazı günler kontrolcü tarafa kayıyorum.
Ama ortada bir yer olduğunu artık biliyorum. Ve bilmek, oraya dönebilmek demek.
Yarın ne olacağını bilmiyorum. Ve artık bunu bilmek de istemiyorum.
Bilmemek, yaşamanın şartıymış meğer.
Bu gece de bir gün bitti. Yarın yenisi başlıyor ve içinde ne olduğunu bilmiyorum.
Elimden geleni yapacağım. Gerisi bana ait değil.
Bu kabul, teslimiyet değil; huzurun kendisiymiş. Onu bulmam yıllarımı aldı ve hâlâ ara ara kaybediyorum.
Ama yolunu biliyorum artık.
Yolu bilmek, yürümek değil. Ama yürümenin ilk şartı.
Ve yürümeye devam ediyorum.
İlgili kategori
tefekkür