Muharrem Ibis
tefekkür

Vakti doldurmakla değerlendirmek aynı şey değil: zamanın bereketi üzerine

Vakti doldurmakla değerlendirmek aynı şey değil. Asıl mesele zamanın miktarı değil, bereketi.

Vakti doldurmakla değerlendirmek aynı şey değil: zamanın bereketi üzerine

Bir akşam oturdum ve o günü hatırlamaya çalıştım. Sabah kalktım, işe gittim, çalıştım, döndüm, yemek yedim, biraz ekrana baktım, yattım.

On altı saat uyanık kalmışım ve anlatabildiğim bu kadar. Arada bir şeyler oldu ama hiçbiri hatırımda kalmamış.

O akşam şunu düşündüm: ömrümün kaç günü böyle geçti? Yaşadım ama hatırlamıyorum. Kaydedilmemiş günler, yaşanmış sayılır mı?

Zamana yemin

Kur'an'da zamana yemin edilen yerler var. Asr sûresi bunların en bilineni:

"Asra andolsun ki insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna."

Kısacık bir sûre ama üzerinde çok durulmuş. Dikkatimi çeken şey, yeminin konusu: zaman.

Bir şeye yemin edilmesi, o şeyin kıymetine işaret ediyor. Zamana yemin edilmesi, zamanın ne kadar büyük bir mesele olduğunu söylüyor.

Ve hemen ardından gelen hüküm sert: insan ziyanda. Yani varsayılan durum kayıp. Zaman geçiyor ve geçtikçe insan eksiliyor. İstisna edilenler ise dört şey yapıyor: iman, amel, hakkı tavsiye, sabrı tavsiye.

Bu dörtlü listeye baktığımda hiçbirinin "çok iş yapmak" olmadığını görüyorum. Verimlilik yok listede.

Sermaye benzetmesi

Zamanı bir sermaye gibi düşünmek işe yarıyor, ama benzetmenin sınırı var.

Benzeyen taraf: sınırlı. Harcadığın geri gelmiyor. Ne kadar olduğunu bilmiyorsun. Her gün bir miktar eksiliyor.

Benzemeyen taraf: parayı biriktirebilirsin, zamanı biriktiremezsin. Kullanmasan da gidiyor. Bu yüzden zaman, paradan daha zalim bir sermaye — kullanmama seçeneği yok.

Bir de şu var: para kazanılabilir, zaman kazanılamaz. Kaybettiğin bir milyonu yeniden kazanabilirsin; kaybettiğin bir günü hiçbir şekilde geri alamazsın.

Buna rağmen paraya gösterdiğimiz dikkatin onda birini zamana göstermiyoruz. Cüzdanımızdan on lira çalınsa fark ederiz; günümüzden iki saat çalınsa fark etmeyiz.

İki nimet

Bir hadiste, insanların çoğunun aldandığı iki nimetten söz edilir: sıhhat ve boş vakit.

Boş vaktin nimet sayılması, ilk okuduğumda beni durdurmuştu. Çünkü biz boş vakti bir problem olarak görüyoruz. Doldurulması gereken bir boşluk.

Bir de "aldanmak" kelimesi var. Aldanmak, elinde bir şey olup da kıymetini bilmemek. Yani boş vakit elimizde ama biz onu bir şey saymıyoruz.

Bu iki nimetin birlikte anılması da manidar. Sağlık ve boş vakit — biri olup diğeri olmayan çok insan var. Hasta ve vakti bol olan, sağlıklı ve vakti olmayan. İkisinin bir arada olduğu dönemler, bir ömürde sınırlı.

Ve o dönemler genellikle gençlik. Yani en çok imkânın olduğu zaman, imkânı en az fark ettiğin zaman.

Doldurmak ile değerlendirmek

Modern zaman yönetimi, boşlukları doldurmak üzerine kurulu. Bekleme süresini bir podcast'le, yolculuğu bir videoyla, sırayı bir oyunla doldur.

Bunun mantığı şu: boş geçen dakika, kayıp dakika.

Uzun süre bu mantığa uydum. Sonra fark ettim ki dolu geçen dakikalarım da kayıp. Hatta daha kayıp; çünkü boş geçseydi belki düşünürdüm.

Doldurmak ile değerlendirmek aynı şey değil. Bir günü tıka basa doldurabilirsin ve o gün hiçbir işe yaramaz. Ya da bir günü çoğunlukla boş geçirirsin, içinde bir saat gerçekten bir şey yaparsın, ve o gün verimli olur.

Ölçü, meşguliyet değil. Meşgul olmak, çalışmakla aynı şey değil.

Bunu depoda öğrendim aslında. Sürekli hareket eden ama iş bitirmeyen insanlar var; sakin çalışan ama işi bitiren insanlar var. Hareket, verimin göstergesi değil.

Bereket

Bizim geleneğimizde ilginç bir kavram var: bereket.

Bereket, miktarla açıklanamayan bir artış. Az olan bir şeyin çok iş görmesi. Küçük bir rızkın bir aileyi doyurması, kısa bir vaktin çok şey sığdırması.

Zamanın bereketi üzerine düşünüyorum sık sık. Çünkü tecrübe bunu doğruluyor: bazı iki saatlerde çok şey oluyor, bazı sekiz saatlerde hiçbir şey.

Bereketi ne artırıyor? Kendi gözlemim şunlar:

Niyet. Ne için yaptığını bilerek başlamak, işi hızlandırıyor. Niyetsiz başlanan iş dağılıyor.

Erken başlamak. Sabahın ilk saatlerinde yapılan iş, akşam yapılanın iki katı ediyor. Bunun bir sebebi zihnin taze olması, bir sebebi de o saatte kimsenin seni rahatsız etmemesi.

Tek iş. Aynı anda birkaç şey yapmaya çalışmak, hepsini uzatıyor.

Ara vermek. Kesintisiz çalışma, verimi düşürüyor. Namaz vakitlerinin günü bölmesinin bir hikmeti de bu olabilir.

Sabah vakti

Bereketin sabah vaktinde olduğuna dair rivayetler var. Ben buna tecrübeyle inandım.

Sabah erken kalktığım günlerle geç kalktığım günler arasında, iş miktarı olarak büyük fark var. Ama daha ilginci, hissiyat farkı: erken kalktığım günler daha uzun geliyor.

Zaman, saatle ölçüldüğünde eşit; yaşanırken eşit değil. Sabahın iki saati ile gece yarısının iki saati aynı şey değil.

Erken kalkmak benim için hep zor oldu ve hâlâ zor. Ama şunu fark ettim: zorluk kalkmakta değil, yatmakta. Erken yatmayı beceremediğim için erken kalkamıyorum.

Gece geç saatlere kadar ekran başında oturmak, ertesi sabahı çalıyor. Yani gece harcadığım bir saat, sabahtan iki saat götürüyor.

Bu hesabı yaptığımda gece alışkanlıklarımı gözden geçirmek zorunda kaldım. Tam beceremedim ama en azından ne olduğunu biliyorum.

Erteleme

Ertelemenin bir tembellik olduğunu düşünürdüm. Şimdi öyle düşünmüyorum.

Erteleme genellikle korkudan geliyor. Bir işi yapmaktan değil, yaptığında ortaya çıkacak sonuçtan korkuyorsun. Kötü çıkarsa? Yetersiz olursa?

Yapmadığın sürece bu sorular askıda kalıyor. Erteleme, bir tür kaçınma.

Bunu anladığımda ertelediğim işlere başka türlü bakmaya başladım. "Neden üşeniyorum" yerine "neden korkuyorum" diye sormak, daha doğru cevaplar verdi.

Bir de şu teknik işe yaradı: işi küçültmek. Büyük bir iş erteleniyor; on dakikalık bir parçası ertelenmiyor. "Bu yazıyı yazacağım" ertelenir, "ilk paragrafı yazacağım" ertelenmez.

Ertelemenin en zalim tarafı, ertelenen işin zihinde yer kaplamaya devam etmesi. Yapılmayan iş, yapılan işten daha yorucu. Çünkü yapılmadığı sürece taşınıyor.

Vakit kimin?

Bütün bu hesapların altında bir soru var: bu zaman kimin?

Eğer benimse, istediğim gibi harcarım. Kimseye hesap vermem.

Ama emanetse, durum değişiyor. Emanet olan bir şey, sahibinin isteğine göre kullanılır ve sonunda geri verilir.

Ömrün nerede tüketildiğinin sorulacağına dair rivayetler, tam da bu emanet fikrini kuruyor. Soru "ne kadar yaşadın" değil; "nerede tükettin".

Bu soruyu bugüne indirdiğimde rahatsız oluyorum. Bugünkü on altı saatimin dökümünü çıkarsam, ne kadarını savunabilirim?

Bunu bir suçluluk kaynağı yapmamaya çalışıyorum; suçluluk felç ediyor. Ama bir farkındalık kaynağı yapmaya çalışıyorum.

Çalınan zaman

Zamanımızın bir kısmı harcanmıyor; çalınıyor.

Bir uygulamayı açıyorsun, "sadece bir dakika bakayım" diyorsun, yirmi dakika sonra kendine geliyorsun. O yirmi dakikayı harcamaya karar vermedin. Alındı.

Bu, ahlaki bir zayıflık değil sadece; tasarım meselesi. O ekranlar, mümkün olduğunca uzun tutmak üzere tasarlanıyor. Karşında bir irade sınavı değil, bir mühendislik ürünü var.

Bunu bilmek beni suçluluktan kurtardı ama sorumluluktan kurtarmadı. Çünkü tasarımın ne yaptığını bildikten sonra, hâlâ oraya girmeyi seçiyorum.

Yaptığım şey basit oldu: sürtünme eklemek. Bildirimleri kapattım, birkaç uygulamayı ana ekrandan kaldırdım, telefonu yatak odasına sokmuyorum.

Bu küçük engeller iradeden daha çok işe yaradı. Çünkü irade yorulan bir şey; engel yorulmuyor.

Kimin takvimi?

Günümün ne kadarı bana ait? Bunu hesaplamak sarsıcı oldu.

Sekiz saat iş, üç buçuk saat yol, yedi saat uyku. Toplam on sekiz buçuk. Geriye beş buçuk saat kalıyor ve onun da bir kısmı yemek, temizlik, zorunlu işler.

Serbest zamanım günde belki iki saat. Ve o iki saatin nasıl geçtiği, aslında hayatımın nasıl geçtiği demek.

Bu hesabı yaptığımda o iki saate karşı tutumum değişti. Öncesinde onu "artık zaman" gibi görüyordum — günün geri kalanından arta kalan. Şimdi asıl zamanım olarak görüyorum.

Çünkü diğer saatler zaten belirlenmiş. Beni ben yapan, o iki saatte ne yaptığım.

Muhasebe

Akşamları kısa bir muhasebe alışkanlığı edinmeye çalışıyorum. Beş dakika.

Bugün ne yaptım? Kime ne dedim? Hangi vaktim boşa gitti? Yarın neyi değiştireceğim?

Bu alışkanlığı düzenli sürdüremiyorum — haftada üç dört gün oluyor. Ama yaptığım günlerin ertesi sabahları farklı başlıyor.

Muhasebenin en zor tarafı dürüstlük. İnsan kendine hesap verirken de yalan söyleyebiliyor. "Yoğundum" diyorum mesela; halbuki iki saat ekranda oyalanmışım.

Bu yüzden bazen yazarak yapıyorum. Yazınca yalan söylemek zorlaşıyor; çünkü cümle kâğıtta duruyor ve sana bakıyor.

Sayıyı azaltmak

Zamanı iyi kullanmanın en etkili yolu, daha hızlı çalışmak değil; daha az iş yapmak.

Bu, verimlilik kültürünün tam tersi. Orada mesele aynı zamanda daha çok iş sığdırmak. Bense daha az işi hakkıyla yapmayı denemeye başladım.

Çünkü on işi yarım yapmak, üç işi tam yapmaktan hem daha yorucu hem daha az faydalı. Yarım kalan işler zihinde birikiyor ve hepsi ayrı bir yük.

Neyi yapmayacağına karar vermek, neyi yapacağına karar vermekten daha önemli. Ve daha zor; çünkü bir şeyi yapmamak, bir imkânı kaybetmek gibi hissettiriyor.

Ama her "evet", başka bir şeye "hayır" demek zaten. Farkında olmadan söylediğimiz hayırlar var.

Kaydedilen günler

Yazının başındaki soruya dönüyorum: hatırlamadığım günler yaşanmış sayılır mı?

Şimdi şöyle düşünüyorum: sayılır, ama biriktirmiyor.

Bir ömür, geçen günlerin toplamı değil; biriken günlerin toplamı. Aynı günü üç yüz kez yaşarsan, otuz yıllık bir tecrüben olmuyor; bir günlük tecrübeni otuz yıl tekrar etmiş oluyorsun.

Biriktirmek için günün bir şey bırakması lazım: öğrenilmiş bir şey, düzeltilmiş bir huy, kurulmuş bir ilişki, yazılmış bir cümle.

Bu yüzden günün sonunda "bugün ne kaldı" diye sormaya başladım. Cevap çoğu zaman "hiçbir şey". Ama sormak bile bir şey; çünkü ertesi gün, cevabı olsun diye bir şey yapıyorsun.

Uzun işler

Bir şeyin kıymetli olup olmadığını anlamanın bir yolu: ne kadar sürede olduğuna bakmak.

Hızlı olan şeylerin çoğu geçici. Hızlı kazanılan para hızlı gidiyor, hızlı kurulan dostluk hızlı bitiyor, hızlı öğrenilen şey hızlı unutuluyor.

Kalıcı olan her şey uzun sürüyor: bir zanaatı öğrenmek, bir dili sökmek, bir çocuğu yetiştirmek, bir huyu değiştirmek, bir eser ortaya koymak.

Bu, tüketim çağının en zor kabul ettiği gerçek. Çünkü bize sürekli kısayol satılıyor: otuz günde şu, on adımda bu.

Kısayolların işe yaramamasının sebebi, öğrenmenin zaman gerektirmesi değil sadece; öğrenenin de zamanla değişmesi gerekmesi. Bilgiyi hızlı alabilirsin ama onu taşıyacak insan hâline gelmen zaman alıyor.

Ben uzun işlere başlamayı öğrenmeye çalışıyorum. Sonucu yıllar sonra görülecek işlere. Ağaç dikmek gibi.

Boşluğa dayanmak

Zamanı iyi kullanmanın en zor kısmı, boş anlara dayanabilmek.

Sırada beklerken, otobüs gelmezken, biri gecikirken — o birkaç dakikada içimde bir huzursuzluk beliriyor ve elim cebe gidiyor.

Bu huzursuzluğun ne olduğunu düşündüm. Sıkılmak mı? Kısmen. Ama daha çok, kendi zihnimle baş başa kalmaktan kaçınma sanırım.

Boş kalan zihin konuşmaya başlıyor. Ertelediğin işleri hatırlatıyor, kaygıları getiriyor, sorular soruyor. Bunlar rahatsız edici şeyler ve biz onları duymamak için ses açıyoruz.

Ama o sorular önemli sorular. Ve duyulmadıkları sürece cevaplanmıyorlar.

Şimdi o boşluklara dayanmayı deniyorum. İlk birkaç dakika zor geçiyor. Sonra bir şey yerleşiyor ve düşünceler sıralanmaya başlıyor.

Günün en faydalı fikirleri, hep o zorla dayandığım boşluklarda geldi.

Yavaşlık ve acele

Bir yanlış anlaşılmayı önlemek isterim: zamanın kıymetini bilmek, acele etmek demek değil.

Acele, zamanı kaybetme korkusundan doğuyor ve genellikle daha çok kaybettiriyor. Aceleyle yapılan iş yeniden yapılıyor; aceleyle verilen karar geri alınıyor; aceleyle söylenen söz özür gerektiriyor.

Zamanın kıymetini bilen insan aceleci değil, kararlı. Ne yapacağını biliyor ve onu yapıyor. Boşa dönmüyor ama koşturmuyor da.

Bu ayrımı yapmak beni rahatlattı. Çünkü bir dönem "vaktimi değerlendirmeliyim" düşüncesi bende sürekli bir gerginlik yaratmıştı. Dinlenmeyi bile suçlulukla yapıyordum.

Halbuki dinlenmek de vaktin bir kullanımı. Dinlenmemiş bir insanın yaptığı işin kalitesi düşük oluyor.

Bugünden başlamak

Bu yazıyı bitirirken saate baktım. Bir buçuk saattir yazıyorum.

Bu bir buçuk saat iyi mi geçti? Bilmiyorum. Belki de bu soruyu her an sormak, kendi başına bir zaman kaybı.

Ama şu kadarını biliyorum: bu bir buçuk saatte bir şey ortaya çıktı. Yarın buna dönüp bakabilirim, düzeltebilirim, birine gösterebilirim.

Kaydedilmiş bir gün oldu.

Ve galiba bütün mesele bu: ömrün her günü büyük olmak zorunda değil. Sadece geçtiğini fark ettiğimiz günler olsun yeter.

Sonuç yerine

Zaman üzerine yazılan her şeyin bir ironisi var: onu okumak da zaman alıyor.

Bu yazıyı okuduysanız yaklaşık on dakikanızı verdiniz. Umarım işe yaramıştır; yaramadıysa, bu da zamanın nasıl kaybedildiğine dair iyi bir örnek olur.

Şaka bir yana: ben bu yazıyı kendime yazdım. Tarif ettiğim hataların hepsini yapıyorum. Ertelemeyi, ekranda kaybolmayı, günü hatırlamadan bitirmeyi.

Ama bir farkla: artık fark ediyorum. Ve fark etmek, düzelmenin ilk şartı olmasa da, olmazsa olmazı.

Yarın sabah kalktığımda bu yazıyı hatırlamayacağım belki. Ama akşam olduğunda, bir an durup "bugün ne kaldı" diye soracağım.

O soru kaldığı sürece, gün büsbütün kaybolmuyor.

Bir de şunu ekleyeyim: zamanın kıymetini bilmek, her ânı faydalı kılmak zorunda olmak demek değil.

Bir çocuğun yanında oturup hiçbir şey yapmamak faydalıdır. Bir dostla saatlerce konuşup hiçbir sonuca varmamak faydalıdır. Bir manzaraya bakıp düşünmemek bile faydalıdır.

Verimlilik ölçüsüyle bakınca bunların hepsi israf görünüyor. Ama insan, verimlilikle ölçülen bir varlık değil.

Bu yüzden zamanı ölçerken hangi cetveli kullandığımıza dikkat etmek gerekiyor. Yanlış cetvel, doğru ölçümden daha zararlı.

Akşam oldu. Bu yazıyı bitiriyorum ve bugün ne kaldığını biliyorum.

Bu kadarı yeter.

Yarın yeni bir gün başlıyor ve onunla ne yapacağım henüz belli değil. Bu belirsizlik bir zamanlar beni korkuturdu.

Şimdi bir imkân gibi görüyorum. Boş bir sayfa, doldurulmayı bekleyen.

Ne yazacağıma ben karar veriyorum — en azından bir kısmına. Ve o kısım, bir ömre yetecek kadar büyük.

İlgili kategori

tefekkür