nefs

Kibrin Küçük Hâlleri

Kibri hep büyük kibirle tanımlıyoruz — böbürlenen, üstünlük taslayan adam. Oysa asıl yaygın olanı, gün içinde fark bile edilmeyen küçük hâlleri.

Kibrin Küçük Hâlleri

Kendini kibirli sayan bir insana pek rastlanmaz. Bu tek başına bir işarettir: bir kusur bu kadar yaygın kabul görürken bu kadar az sahipleniliyorsa, ya gerçekten nadirdir ya da görünmez bir biçimde işliyordur. Kibir görünmez biçimde işler, çünkü kafalardaki kibir tanımı fazla iridir — böbürlenen, kendini öven, insanları açıkça küçümseyen adam. Böyle insanlar vardır ama azdır; yaygın olan başka bir şeydir: gün içinde onlarca kez yapılan, adı konmamış küçük hareketler. Bu yazının meselesi, kibri bu küçük hâllerinde tanımak ve onunla neden doğrudan mücadele edilemediğini düşünmektir.

Tanımı genişletmek

Bir hadiste kibrin iki unsurla tarif edildiği bildirilir: hakkı reddetmek ve insanları hor görmek. Bu tarif, yaygın tanımdan çok daha geniştir. Hakkı reddetmek, doğru olduğu bilinen bir şeyi, söyleyen kişiden dolayı ya da kendi konumu sarsılmasın diye kabul etmemektir. İnsanları hor görmek ise bir insanı kendinden aşağı bir kategoriye yerleştirmektir. Dikkat edilirse ikisi de sessiz işleyebilir: kimseye bağırmadan, hiçbir övünme cümlesi kurmadan ikisi de yapılabilir. Ve insan bunları günde kaç kez yaptığını saymaya başladığında şaşırır. Kibrin ilk örneği olarak anlatılan sahnede de dikkat çekici olan itaatsizliğin kendisi değil, gerekçesidir: "ben ondan hayırlıyım" denir — yani önce bir kıyas yapılır, sonra o kıyasın sonucunda emir reddedilir. Buradaki yapı bugün de aynıdır: bir tavsiyeyi kimden geldiğine bakarak değerlendirmek, bir eleştiriyi söyleyenin konumuna göre tartmak, bir bilgiyi kaynağı hoşa gitmediği için almamak — hepsi aynı hareketin küçük ölçekli tekrarıdır. Ve insan bu hareketi yaparken kendini kibirli değil, sadece "haklı" hisseder.

Kibrin gündelik kılıkları saymakla bitmez. Sözü kesmek bunların en yaygınıdır; altındaki varsayım şudur: ne söyleyeceğini zaten biliyorum ve benim söyleyeceğim daha önemli. Dinlerken cevap hazırlamak da öyledir — fiziksel olarak dinlenir ama zihin karşılığı kurar, ki bu dinlemek değil, sıra beklemektir. Özür dilememek, hatalı olunduğu bilinmesine rağmen konuyu geçiştirmek, açıklamak, bağlamı hatırlatmaktır; çünkü özür konumu düşürüyor gibi hissettirir. Tavsiye almamak, sorup da yapmamak, ya da hiç sormamaktır — çünkü sormak, bilmediğini kabul etmektir. "Ben zaten biliyordum" cümlesinin tek işlevi, yeni bir bilgiyi almak yerine konumu korumaktır. Bir sohbette önemsiz bir ayrıntıyı düzeltmek, sohbete hiçbir katkı sağlamayan bir üstünlük işaretidir. Küçümseyen bir sessizlik —bir şey söylenince cevap vermemek, hafifçe gülümsemek, konuyu değiştirmek— de aynı işi görür. Zorlanıldığı hâlde yardımı reddetmek çoğu zaman bağımsızlık sanılır, oysa genellikle muhtaç görünme korkusudur. Bunların hiçbirinde kimse bağırmaz, kimse övünmez; ama hepsi aynı kökten çıkar.

Bilgi kibri ve dindarlık kibri

Kibrin en sinsi türleri, meşru bir şeyin üstüne kurulanlardır. Bilgi kibri bunların başında gelir: insan bir konuyu gerçekten bilir, bilmek iyi bir şeydir, öğrenmek için emek verilmiştir — ama o bilgi, insanlara bakışı değiştirmeye başlar. Bilmeyenler "cahil" kategorisine yerleşir, bir sohbette karşıdakinin seviyesi ölçülüp ona göre konuşulur, farklı düşünene karşı sabır azalır çünkü onun "yanlış bildiği" bilinir. Hâlbuki bilginin kendisi sahibine bir üstünlük vermez; bilgi bir emanettir, kimin taşıdığından bağımsız olarak kıymetlidir. Üstelik her bilen, başka bir alanda bilmez: bir işi bilmek hayatı bilmek anlamına gelmez, ve insanın kendi alanının dışına çıkıp cehaletiyle karşılaşması onu hızla hizaya sokar. En tehlikelisi ise dindarlık kibridir. Bir insan ibadetini düzeltmeye başladığında, farkında olmadan bir ölçü kurar ve o ölçüyle etrafına bakar: kimin nasıl namaz kıldığı, kimin ne giydiği, kimin ne dinlediği bir sıralama malzemesine dönüşür. Sonra çok tuhaf bir şey olur — nefsi terbiye etmek için yapılan ameller, nefsi şişirmenin aracı hâline gelir. Bunun bu kadar tehlikeli olmasının bir sebebi vardır: diğer kibirlerin bir sınırı vardır, zenginlik kibri daha zenginle karşılaşınca kırılır, bilgi kibri daha bileni görünce sarsılır; dindarlık kibri ise kendini sürekli doğrulayabilir, çünkü ölçüyü de kendisi koyar. Klasik metinlerde "günahına üzülen kişinin, ibadetiyle övünen kişiden hayırlı olabileceği" mealinde uyarılar bulunması, tam da bu tehlikeye karşı konmuş görünür.

Kibrin en incelmiş hâli, mütevazı görünme çabasıdır. "Ben bir şey bilmem", "benim ne haddime" gibi cümleler bazen gerçekten tevazudan, bazen de tam tersinden gelir; çünkü bu cümleleri söyleyen kişi çoğu zaman bir itiraz bekler — "estağfurullah, siz çok iyi bilirsiniz" cevabını. Yani reddedilmek üzere kurulan bir alçalmadır bu, ve alçalma değil, dolaylı bir yükselme talebidir. Bunu kendinde fark etmek rahatsız edicidir, çünkü mütevazı davranmak bir erdem sanılırken meğer bazen bir teknikmiş. Gerçek tevazu ise sessizdir: kendini küçük göstermeye çalışmaz, sadece kendisiyle meşgul olmaz. Nitekim tevazunun ne olmadığını da görmek gerekir: tevazu, kendini küçültmek değildir. Kendini değersiz görmek bir erdem değil, farklı bir hastalıktır — ve tuhaf biçimde kibirle aynı yerden beslenir, çünkü ikisi de kişinin sürekli kendisiyle meşgul olmasını gerektirir. Kibirli insan "ben çok iyiyim" diye düşünür, kendini küçülten "ben çok kötüyüm" diye; ikisi de "ben" ile başlar. Tevazu ise kendiyle meşgul olmayı bırakmaktır — ne yükseltmek ne alçaltmak, sadece yerini bilmek ve işine bakmak. Bir hadiste tevazu edenin yükseltileceği bildirilir; bunu bir ödül vaadi olduğu kadar bir tespit olarak da okumak mümkündür: kendini öne sürmeyen insan, işiyle öne çıkar.

Kibrin altındaki

Beklenmedik bir gözlem, kibirli davranılan anların çoğunda insanın kendini güçlü değil, tehdit altında hissetmesidir. Bir eleştiri geldiğinde savunmaya geçmek güçten değil kırılganlıktan gelir; bir bilgiyle üstünlük kurmaya çalışmak, yeterli hissedilmediği içindir. Gerçekten sağlam duran insanların kibre ihtiyacı olmaz: hata yaptıklarını rahatça söyler, bilmediklerini kolayca kabul eder, eleştiriyi savunmaya geçmeden dinlerler — çünkü konumları bir gösteriye bağlı değildir. Bu yüzden kibri bir "fazlalık" değil, bir "eksiklik" belirtisi olarak görmek daha doğrudur: içeride bir boşluk vardır ve dışarıdan doldurulmaya çalışılır. Bunu bilmek, kibirli insanlara karşı tavrı da değiştirir — öfkelenmek yerine orada bir yara olduğunu düşünmek mümkün olur. Kibrin imkânla ilgili sanılması da bir yanılgıdır. Zenginin kibri görünürdür, mal ve mevki üzerinden işler, herkes onu tanır; ama yoksulluğun da bir kibri vardır ve daha az konuşulur: ahlaki üstünlük iddiası. "Onlar zengin ama biz temiziz", "paraları var ama vicdanları yok" cümleleri bazen doğru olabilir, ama kurulma biçimleri aynı hareketi yapar — bir grubu topluca aşağı yerleştirmek. Aynı şey mazlumiyet için de geçerlidir: haksızlığa uğramak insanı ahlaken üstün kılmaz, sadece haksızlığa uğramış kılar. Çünkü kibir imkândan değil, kıyastan doğar; ve kıyas yapmak için imkâna ihtiyaç yoktur.

Bu kıyasın en yaygın işlediği yerlerden biri de mesleklerdir; her mesleğin kendine göre bir üstünlük dili vardır. Zihinsel iş yapanlar beden işiyle uğraşanlara, eğitimliler eğitimsizlere, şehirliler taşralılara, bir alanın uzmanları o alana dışarıdan bakanlara farklı bir yerden bakar. Bunlar açıkça söylenmez; ses tonuyla, cümlenin kuruluşuyla, bir şeyin gereğinden fazla basitleştirilerek anlatılmasıyla belli olur. Bir insanın belli bir işte çalıştığı bilgisi, bazılarının onunla konuşma biçimini kendiliğinden değiştirir. Oysa bir insanın neyi bildiğine bakıp neyi bilmediğini görmemek, kibrin en yaygın kaynağıdır; çünkü bir işi iyi bilen biri, başka yüzlerce şeyde, karşısındakinin bildiğini bilmez. Kendi ustalığının dar sınırını görebilen insan, başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadan hizaya gelir.

Kibri ölçmek için birkaç durum işe yarar; kesin değildirler ama açık ederler. Bir eleştiri geldiğinde ilk tepki nedir — savunma mı, merak mı? "Haklı olabilir mi?" diye düşünmeden açıklamaya başlanıyorsa, orada bir şey vardır. Kendisine bir şey veremeyecek, daha düşük konumdaki birine nasıl davranıldığı, insanın gerçek ahlakını gösterir. "Bilmiyorum" demek zor geliyorsa, bilgi bir kimliğe dönüşmüş demektir. Görünmeyen, teşekkür edilmeyen bir işi —sofra toplamak, temizlik yapmak, birinin işini üstlenmek— yapabilmek de bir ölçüdür. Ve hata ile özür arasında geçen süre, kibrin en somut ölçüsüdür. Bu ölçülerin işaret ettiği çare ise hizmettir. Klasik terbiye yollarında hizmetin merkezî bir yeri vardır, çünkü hizmet insanı fiilen aşağı konuma yerleştirir, ve fiil düşünceden daha güçlüdür: bir insana "mütevazı ol" demek işe yaramaz, ona sofra toplattırmak yarar. Fiziksel, herkesin gözü önünde yapılan sıradan bir iş de aynı etkiyi gösterir — kimse orada kişinin kim olduğuyla ilgilenmez, işini yapıp yapmadığıyla ilgilenir; bu sarsıcı ama sağaltıcı bir tecrübedir. En çok işe yarayan pratik ise kimsenin görmediği bir işi yapmaktır. Görünen hizmetin bir karşılığı vardır —takdir, teşekkür, itibar— ve bu karşılık hizmeti bir alışverişe çevirir; görünmeyen hizmette ise karşılık yoktur, sadece iş vardır. Bir çöpü almak, bir kapıyı tutmak, birinin ardından bir şeyi düzeltmek, kimsenin bilmediği bir yardımı yapmak — bunlar tam da küçük oldukları için işe yarar, çünkü büyük fedakârlıklar insanı kendi gözünde büyütebilirken, küçük ve görünmez işler büyütmez. Zor kısmı ise kimseye anlatmamaktır; anlatıldığı anda iş biter.

Eleştiriyle imtihan

Kibri ölçmenin en hızlı yolu, bir eleştiri karşısındaki ilk üç saniyedir. O üç saniyede bedende bir gerilme, zihinde bir savunma cümlesi, yüzde bir değişim olur; ve neredeyse her seferinde aynı sıra işler — önce savunma gelir, sonra düşünce. Bu sıra bu şekilde olduğu sürece hiçbir eleştiri işe yaramaz, çünkü savunma kurulduktan sonra zihin artık doğruyu değil kendi haklılığını arar. Yapılması gereken, bu sırayı tersine çevirmektir: önce düşünmek, sonra gerekiyorsa savunmak. Basit görünür ama çok zordur. İşe yarayan bir yöntem vardır: eleştiri geldiğinde hemen cevap vermemek, "düşüneyim" demek. Bu cümle savunma refleksini keser ve zihne çalışma alanı açar; bir gün sonra bakıldığında, eleştirilerin çoğunda bir haklılık payı görülür — o an görülemez, çünkü o an savunmadadır. Bunun bir de öbür yüzü vardır: kibirli davranan birine eleştiri yaparken, çoğu zaman aynı hareket yapılır — onu aşağı bir konuma yerleştirip oradan konuşmak. "Sen kibirlisin" cümlesi kendisi bir üstünlük iddiası taşır, çünkü bu teşhisi koyabilmek için insanın kendini o kusurdan azade görmesi gerekir. Bu yüzden başkasının kibrini düzeltmeye çalışmak genellikle iki kibrin çarpışmasıyla sonuçlanır; yapılabilecek tek şey, kendi payına bakmak ve kibirsizliğin nasıl bir şey olduğunu göstermektir — çünkü gösterilen şey, söylenenden daha çok öğretir.

Kibir, muhtemelen en son düzelecek huydur. Çünkü diğer kusurlarda bir rahatsızlık hissedilir: öfkelenildiğinde utanılır, haset edildiğinde huzursuz olunur. Kibirde ise iyi hissedilir — insan kendini haklı, üstün, yerinde hisseder; ve rahatsızlık üretmeyen bir kusuru fark etmek çok daha zordur. Bu yüzden kibirle doğrudan mücadele mümkün değildir, ancak dolaylı yoldan yürür: hizmet ederek, eleştiri alarak, zorlukla karşılaşarak, bilinmeyen alanlara girerek. Yani insanın kendini kibirden arındırmaya çalışması yerine, kibrin barınamayacağı ortamlarda bulunması daha etkilidir. Zaten kibir üzerine konuşmanın kendisi bile kibrin bir kılığı olabilir — kusuru tarif eden kişi, kusurun dışında duruyormuş gibi görünür; oysa dürüst olan, bu hâllerin herkeste bir yerde bulunduğunu kabul etmektir. Belki de kibri en çok azaltan şey, onu bir başkasında değil kendinde aramaktır, çünkü kendinde arayan insan, arayışın kendisiyle zaten alçalmış olur. Çıkış, kibri büsbütün yenmek değil, ona teslim olmamaktır: kendini sürekli izleyen bir insan, kibrini tamamen yenemese de direksiyonu ona vermez. Ve nihayetinde kibir, insanın kendisiyle fazla meşgul olmasından doğar; şifası da meşguliyeti başka yere çevirmektir — bir işe, bir insana, bir hizmete. Kendinden başka bir şeye bakan göz, kibri besleyecek vakit bulamaz; boş kalan zihin ise kendini büyütmekle uğraşır. Belki de çalışmanın en görünmeyen faydası budur: insanı kendiyle uğraşmaktan kurtarması, ve kim olduğunu değil, işini yapıp yapmadığını sorması.

En çok saygı duyulan insan hâli de burada belirir: hata ettiğini sakince söyleyebilmek. Bunu yapabilen çok azdır, ve onlara bakıldığında görülen şudur — tevazu bir zayıflık değil, ancak sağlam insanların kaldırabildiği bir yüktür. Bir insanın ardından "kibirli değildi" denmesi, pek çok başarıdan daha kıymetli bir sözdür; ama oraya varmak, büyük kararlarla değil, küçük hareketlerin tekrarıyla olur. Bir sohbette sözü kesmeden durabilmek, bir eleştiri karşısında hemen savunmaya geçmemek, bir özrü geciktirmemek — bunların her biri küçük şeylerdir, ve kibrin küçük hâllerinin ilacı da tam bu yüzden küçüktür. Durabilen her sefer, bir öncekinden biraz daha kolay olur; ve yön bilmek, bu yolda katedilen mesafeden daha önemlidir.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm nefs