nefs

Korku ile Tevekkül Arasında

Kaygı, olmamış bir şeyin acısını şimdiden çekmek. Tevekkül ise elinden geleni yaptıktan sonra gerisini bırakabilmek. Aradaki çizgiyi bulmak kolay değil.

Korku ile Tevekkül Arasında

Bazı geceler uyku gelmez. Ortada o an başa gelmiş kötü bir şey yoktur; sadece olabilecek şeyler düşünülür. İş kaybedilirse, hastalık çıkarsa, para yetmezse, bir yakına bir şey olursa. Hiçbiri olmamıştır; ama hepsinin acısı, o gece, sırayla çekilir. Sonra sabah olur, hiçbiri gerçekleşmez ve o gece boşa gitmiş olur. Bu yazının meselesi, kaygı ile tevekkül arasındaki o ince çizgiyi ve elden geleni yaptıktan sonra gerisini bırakabilmenin ne demek olduğunu düşünmektir.

Korku ile kaygı

Önce bir ayrım gerekir. Korku, gerçek ve yakın bir tehlikeye karşı verilen tepkidir; bir işlevi vardır — insanı harekete geçirir, tedbir aldırır. Kaygı ise belirsiz, uzak ve çoğu zaman olmayacak bir şeye karşı sürekli bir gerilimdir; bir işlevi yoktur, sadece tüketir. Korku bir alarmdır; kaygı ise bozulmuş bir alarm — sürekli çalar ve ne için çaldığı belli değildir. Bu ayrım yapıldığında, taşınan gerilimlerin çoğunun ikinci kategoride olduğu görülür. Ve bir şeyin adını doğru koymak, onunla uğraşmayı kolaylaştırır.

Kaygının altında bir varsayım yatar: yeterince düşünülürse kontrol edilebilir. Bu yüzden zihin, aynı meseleyi tekrar tekrar çevirir; sanki bir kez daha düşünürse bir çözüm bulacaktır. Oysa çoğu zaman düşünülecek yeni bir şey yoktur — aynı bilgi, aynı ihtimaller, aynı sonuç. Zihin çalışır ama üretmez; sadece döner. Burada işe yarayan bir soru vardır: bu düşünceden yeni bir bilgi çıkıyor mu? Çıkmıyorsa, yapılan şey düşünmek değil kuruntudur; ve kuruntunun tek çözümü, düşünmeyi kesmektir.

Tevekkülün yanlış anlaşılması

Tevekkül, bu kültürde en çok yanlış anlaşılan kavramlardan biridir. Yaygın anlayış "bir şey yapma, Allah'a bırak" biçimindedir; bu ise tembellik için mükemmel bir kılıftır ve sıkça kullanılır. Hâlbuki meşhur misalde tarif edilen şey bunun tersidir: önce deveni bağla, sonra tevekkül et. Yani iki aşama vardır ve sırası kritiktir. Önce sebep: elinden gelen her şeyi yapmak, tedbiri almak, çalışmak, hazırlanmak. Sonra bırakmak: sonucun insanın elinde olmadığını kabul etmek. Sıra bozulduğunda iki hataya düşülür — önce bırakılırsa tembellik olur, sebep yapıldıktan sonra bırakılmazsa kaygı kalır. İnsanların çoğu ikinci hatayı yapar: elinden geleni yapar ama sonra bırakamaz.

Bu noktada en işlevsel araç tek bir sorudur: "Elimden geleni yaptım mı?" Bir mesele kaygı verdiğinde önce sorulur: bu konuda yapılabilecek bir şey var mı? Varsa, kaygılanmak yerine o şey yapılır; çünkü kaygı çoğu zaman yapılması gereken bir işten kaçmanın kılığıdır, ve yapılacak iş yapıldığında kaygı düşer. Yoksa, kaygının hiçbir işlevi yoktur; çünkü değiştirilemeyecek bir şey için endişelenilmektedir. İkinci durumda bırakmak gerekir ve zor kısım burasıdır. Ama en azından uğraşılan şeyin ne olduğu bilinir: bir problem çözülmemekte, bir alışkanlıkla mücadele edilmektedir.

Rızık kaygısı

En yaygın kaygı türü rızık kaygısıdır ve en somut olanıdır. Para yetmezse, iş giderse, hastalanılırsa ne olur? Bu kaygıyı hafife almak gerçekçi değildir; geçim gerçek bir meseledir ve sıkıntıdaki insana hafifçe "tevekkül et" demek bir haksızlıktır. Ama bir ayrım vardır: tedbir almak ile kaygılanmak farklı şeylerdir. Tedbir birikim yapmak, gider kısmak, beceri geliştirmek, alternatif aramaktır; kaygı ise bunları yaptıktan sonra da gece uyumamaktır. Birincisi faydalıdır, ikincisi değildir. Dikkat edilirse kaygı çoğu zaman tedbirin yerine geçer: insan endişelenir ama harekete geçmez, çünkü endişe bir şeyler yapıyormuş hissi verir. Bu his, en pahalı yanılsamalardan biridir.

Rızkın taksim edilmiş olduğuna dair anlayış, kaygıya karşı en güçlü panzehirdir. Ama bunun da yanlış anlaşılan bir tarafı vardır: "nasılsa gelecek, çalışmaya gerek yok." Hâlbuki taksim, sebeplerle birlikte takdir edilmiştir; rızık gelir, ama çalışanın eliyle gelir. Bu anlayışın verdiği şey çalışmama izni değil, sonuç kaygısından kurtulma imkânıdır. İnsan çalışır, elinden geleni yapar ve sonucun kendisine ayrılmış olandan fazla ya da eksik olmayacağını bilir. Bu bilgi çalışmayı azaltmaz; çalışırken taşınan gerilimi azaltır. Ve gerilimsiz çalışan insan, gerilimli çalışandan daha verimlidir.

Şimdiden koparması

Kaygının en belirgin özelliği, insanı şimdiden koparmasıdır. Kaygılı insan gelecekte yaşar; bugünü, yarının provasıyla geçirir. Yarın geldiğinde de o günü yaşamaz, çünkü artık bir sonraki yarını düşünmektedir. Böylece hiçbir gün gerçekten yaşanmaz. Buna karşı en sade çare bugüne dönmektir: Şu an elde ne var? Şu an ne yapılıyor? Şu an bir sıkıntı var mı? Cevap genellikle "hayır"dır — şu an bir sıkıntı yoktur, sıkıntı hayaldedir. Bu basit sorgu kaygıyı her zaman durdurmaz, ama bir kademe düşürür. Yarın ne olacağı bilinmez; bilinmeyen bir şeyin acısını bugünden çekmek, aynı acıyı iki kez çekmek demektir — bir kere hayalde, bir kere gerçekte. Ve çoğu zaman gerçekte hiç yaşanmaz.

Kaygılıyken dua etmenin ne yaptığı ilk bakışta anlaşılmayabilir. Sonucu değiştirir mi? Belki; bu bilinmez. Ama dua eden insanı değiştirdiği görülür. Çünkü dua, meseleyi elden çıkarma hareketidir; konuşarak bir yük bir yere bırakılır, ve bırakılan yük taşınmaya devam edilmez. Bir de şu vardır: dua, aczi kabul etmektir, "ben halledemiyorum" demektir. Bu cümle, kaygının en büyük yakıtını keser — çünkü kaygı, her şeyi halletme sorumluluğunu tek başına üstlenmekten doğar. Sorumluluk doğru yere konduğunda, taşınan yük hafifler.

Gelenekte korkunun tamamen kaldırılması da istenmez; yön değiştirmesi istenir. Havf — Allah'a karşı duyulan haşyet — olumlu görülen bir korku türüdür. Bunun mantığı şudur: insan, korkma kabiliyeti olan bir varlıktır; bu kabiliyet yok edilemez, ancak yönlendirilebilir. Ve ilginç olan, doğru yere yönelen korkunun diğer korkuları küçültmesidir. Bir insanın en çok Allah'tan korkması, insanlardan, gelecekten, kayıptan korkusunu azaltır; çünkü korku kapasitesi sınırlıdır, doldurulan yere başka korku girmez. Bu, teoride tutarlı olduğu kadar zaman zaman pratikte de kendini gösteren bir haldir.

Burada da bir denge vardır ve iki tarafa da düşülür. Aşırı kaygı felce, uykusuzluğa, sürekli gerilime, kararsızlığa götürür. Aşırı gevşeklik ise tedbirsizliğe, ihmale, sorumsuzluğa — ve bunu "tevekkül" diye adlandırmaya. İkisi de zarar verir. Doğru yer ortada bir yerdedir ve sabit değildir; duruma göre değişir. İşe yarayan bir ölçü şudur: bu düşünce insanı harekete geçiriyor mu, yoksa felç mi ediyor? Geçiriyorsa faydalı bir endişedir; felç ediyorsa fazla kaçmıştır.

Pratik yollar

Kaygıyla baş etmenin birkaç pratik yolu vardır. Kaygılanılan şeyi yazmak onu küçültür; çünkü zihinde bulanık duran şey, kâğıtta sınırlanır. Kaygının içinden yapılabilir tek bir eylem çıkarıp onu yapmak, gerilimi harekete çevirir. Gece hiçbir kararı kesinleştirmemek işe yarar, çünkü gece düşünülen meselelerin çoğu sabah küçülür. Kaygıya belirli bir vakit ayırmak — gün içinde geldiğinde "akşam düşünürüm" deyip ertelemek — çoğu zaman onun kendiliğinden geçmesini sağlar. Bedeni hareket ettirmek, yürümek, yorulmak kaygıyı azaltır. Ve en etkililerinden biri uykudur: uykusuz zihin her şeyi büyütür, düzenli uyku ise en sade kaygı ilacıdır.

Yine de kaygıyı tümüyle düşman görmek doğru değildir. Kaygılı insanlar genellikle tedbirli insanlardır; öngörü sahibidirler, hazırlık yaparlar, riski görürler. Sorun kaygının dozunda ve süresindedir. Kısa süreli ve eyleme dönüşen kaygı faydalıdır; uzun süreli ve eyleme dönmeyen kaygı zararlıdır. Bu yüzden hedef kaygısız olmak değil, kaygıyı bir uyarı olarak alıp uyarının gereğini yaptıktan sonra bırakmaktır. Nitekim yazının başlığındaki soruya —neyi bırakabiliriz?— verilecek cevap açıktır: elde olmayan her şeyi. Bu cevabı vermek kolay, uygulamak zordur; çünkü zihin, elinde olmayanı bırakmakta direnir, sanki tutmaya devam ederse bir şey değişecekmiş gibi. Değişmez. Belki de olgunluk denen şey budur: elde olmayanı daha çabuk bırakabilmek.

Kaygının yalnızca bir düşünce olmadığını, bedeni de tuttuğunu fark etmek gerekir. Omuzlar yukarı çekilir, çene kilitlenir, nefes yüzeyselleşir, mide sıkışır. Ve bu ilişki çift yönlü çalışır: zihin kaygılanınca beden gerilir, ama beden gevşetilince de zihin sakinleşir. Bu yüzden kaygıyla yalnızca düşünerek değil, bedenden girerek de mücadele edilebilir: derin nefes, omuzları bırakmak, yürümek. Bu, meseleyi çözmez ama şiddetini düşürür; ve şiddeti düşen kaygı, üzerinde düşünülebilir hâle gelir. Öfke için tavsiye edilen bedensel çözümlerin —oturmak, abdest almak— mantığı da budur: duyguya bedenden müdahale etmek.

Kaygının bir de aktarılabilir olduğunu görmek gerekir. Kaygılı bir evde büyüyen çocuk, dünyayı tehlikeli bir yer olarak öğrenir; her şeyin kötü gidebileceği varsayımını içselleştirir. Bu, kimsenin kastı olmadan, sözle değil hâlle aktarılır. Ve çocuğa "kaygılanma" demek işe yaramaz, çünkü çocuk söyleneni değil görüleni alır. Bu yüzden insanın kendi kaygısıyla uğraşması, yalnızca kendisi için değil, bir sorumluluk olarak da anlamlıdır: sakin bir yetişkin görmek, bir çocuğa verilebilecek en büyük güvencelerden biridir.

Belirsizlik korkusu

Kaygının kökünde belirsizlik vardır. İnsan bilmediği şeyi zihninde tamamlar, ve genellikle en kötü ihtimalle tamamlar. Belirsizliğe tahammül, öğrenilebilen bir kabiliyettir; ama modern hayat bu kabiliyeti zayıflatır, çünkü her sorunun cevabı anında eldedir. Cevaplanmamış bir soruyla oturmak zorlaşınca, gerçekten cevabı olmayan bir belirsizlikle karşılaşıldığında dayanmak da güçleşir. Bunu güçlendirmek için küçük bir alıştırma yeterlidir: gün içinde merak edilen bir şeyi hemen aramamak, birkaç saat, bazen bir gün beklemek. Belirsizlikle oturabilme kası böyle küçük şeylerle çalışır; ve o kas güçlendikçe, büyük belirsizlikler de taşınabilir hâle gelir.

Modern hayatın bu kaygıyı sistemli biçimde beslediğini de görmek gerekir. İnsan, dünyanın her köşesinden gelen felaket haberlerine gün boyu maruz kalır; hiçbirine dokunamayacağı sayısız tehlike, sürekli önüne serilir. Zihin, bu uzaktaki tehditleri de kendi çevresindeki gerçek riskler gibi işler ve bir türlü inmeyen bir alarm hâlinde kalır. Oysa bu haberlerin büyük çoğunluğu, ne bir tedbir ne bir eylem imkânı sunar; sadece bir gerilim bırakır. Bu yüzden kaygıyı azaltmanın en somut adımlarından biri, bu akışa konan sınırdır: elin uzanamadığı bir tehlikeyi sürekli seyretmek, cesaret değil, yalnızca kendini yormaktır. Dikkatini kendi halkasına — elinin yettiği, sorumlu olduğu alana — çekebilen insan, taşıdığı kaygının önemli bir kısmının aslında kendisine ait olmadığını fark eder.

Beklenmedik ama etkili bir teknik de, kaçılan ihtimali kaçmak yerine sonuna kadar düşünmektir. Kaygı genellikle yarım kalır: "Ya iş giderse" denir ve orada durulur; o yarım cümle, zihinde belirsiz bir dehşet olarak asılı kalır. Sonuna kadar götürüldüğünde ise şu olur: iş giderse ne olur? Bir süre birikimle idare edilir, sonra iş aranır, bulunamazsa gider kısılır, en kötü ihtimalde daha küçük bir yere taşınılır. Ve o "en kötü", zihinde asılı duran belirsiz dehşetten çok daha küçük çıkar. Belirsizlik, belirli olandan hep daha korkutucudur. Bu yüzden kaygıyı kovmak yerine onu masaya yatırıp sonuna kadar konuşmak işe yarar; adı konan korku küçülür.

Tevekkülün sınırı

Bir düzeltme de gerekir: tevekkül, kaygıyı sıfırlamaz. Bunu beklemek hayal kırıklığı üretir — "tevekkül ediyorum ama hâlâ endişeliyim, demek ki tevekkülüm eksik." Hâlbuki tevekkül bir his değil, bir tutumdur. His gelmeyebilir; ama tutum, hisle beraber yürütülebilir: endişeliyken de elinden geleni yapıp sonucu bırakmak mümkündür. Yani tevekkül, endişesizlik değil; endişeye rağmen yapılan bir teslimdir. Bu anlaşıldığında, insan kendisiyle uğraşmayı bırakır: endişeli olmak ile tevekkül etmeye çalışmak aynı anda mümkündür. Üstelik tevekkül de bir alışkanlıktır; güven tekrarla büyür — her defasında bırakıp sonucun iyi geldiğini görmek, bir sonraki bırakışı kolaylaştırır.

Kaygının bir kısmı, aynı zamanda güvenin zayıf yerlerini gösterir. İnsan neye güvenmediğini, kaygılandığı şeyden anlayabilir: rızka güvenilmiyorsa rızık kaygısı büyür, takdire güvenilmiyorsa geleceğe dair kaygı büyür. Bu, kendini suçlamak için değil, teşhis için faydalı bir bakıştır. Çünkü kaygının kaynağı bir düşünce hatası olarak görülürse düşünce düzeltilmeye çalışılır; bir güven eksikliği olarak görülürse güven büyütülmeye çalışılır. İkincisi daha yavaş ama daha kalıcıdır. Sonuçta kaygıya karşı en sade çare yine bugüne dönmektir: kaygı hep gelecektedir, bugüne dönüldüğünde ise "şu anda, tam şu anda bir problem var mı?" sorusunun cevabı neredeyse her zaman hayırdır. Problem gelecektedir, hayaldedir, ihtimaldedir; şu an ise yalnızca bir oda, bir nefes, bir iştir.

Son olarak önemli bir sınır: bu yazıdaki hiçbir şey, ciddi bir kaygı bozukluğunun tedavisi yerine geçmez. Uzun süren, hayatı işlemez hâle getiren, uykuyu ve işi bozan bir kaygı, manevi bir eksiklik değil tıbbi bir durum olabilir. O durumda yapılacak şey daha çok dua etmeye çalışmak değil, bir hekime gitmektir. Bunu ayırmak önemlidir; çünkü tıbbi bir durumu manevi bir kusur sanan insan hem iyileşmez hem de kendini suçlar. Bedenin bir hakkı vardır ve tedavi de o hakkın parçasıdır. Buradaki mesele gündelik kaygıdır; ötesi başka bir konu ve başka bir uzmanlıktır. Gündelik kaygı için elde olan yöntem ise sabittir: kaygıyı tanımak, elden geleni ayırmak, gerisini bırakmaya çalışmak. Bırakabilen bir gün huzurlu geçer, bırakamayan bir gün yorar — ve bu netlik bile, yıllar süren bir karışıklıktan sonra başlı başına bir kazançtır.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm nefs