Yalnızlık ve Halvet
Yalnızlıktan kaçarken tenhayı da kaybettik. Oysa insanın hem cemaate hem kendisiyle baş başa kalmaya ihtiyacı var.
Bugün bir insan, hiç yalnız kalmadan bir gün geçirebiliyor. Uyandığı an bir ses açılıyor, yolda kulaklık takılıyor, işte insanlar var, boş kalan her dakikada bir ekran. Akşam yatağa girerken, o gün kendisiyle hiç baş başa kalmamış oluyor. Bu, tarihte yeni bir durumdur. İnsanlık boyunca sessizlik kaçınılmaz bir şeydi; şimdi kaçınılabilir hâle geldi. Ve kaçınılan şey, çoğu zaman insanın ihtiyacı olan şeydir. Bu yazının meselesi, yalnızlık ile halvet arasındaki farkı ve tenhaya duyulan bu görünmez ihtiyacı düşünmektir.
Yalnızlık ile halvet
Önce bir ayrım gerekir, çünkü ikisi de aynı kelimeyle anlatılır. Yalnızlık, insanın istemediği hâlde tek başına kalmasıdır: seçilmemiş, süresiz, amaçsız. Kişiyi eksiltir. Halvet ise seçerek tenhaya çekilmektir: iradeli, süreli, amaçlı. Kişiyi toplar. Aradaki fark, irade ve süredir; halveti insan seçer ve dilediğinde bitirir, yalnızlıkta ise böyle bir kontrol yoktur. Bu ayrım yapılmadığında iki hataya birden düşülür: ya her tenhalık bir sorun sayılır, ya da sürekli kopukluk "içe dönüklük" diye normalleştirilir. Oysa insanın hem cemaate hem halvete ihtiyacı vardır; asıl mesele, birinin diğerinin yerine geçmesidir.
Neden kaçarız
Peki insan yalnız kalmaktan neden kaçar? Çünkü yalnız kalındığında insan kendisiyle karşılaşır, ve o karşılaşma çoğu zaman rahatsız edicidir. Gün boyu bastırılan şeyler yüzeye çıkar: ertelenen işler, çözülmeyen meseleler, kaçılan sorular, kırılan insanlar. Bunlar meşgulken görünmez, sessizlikte görünür. Ve görmemek için ses açık tutulur. İnsanın en çok hangi anlarda telefona uzandığına dikkatle bakılırsa, cevap çoğu zaman şudur: düşünmeye başladığı anlarda. Kaçışın haritası, tam da bu anlarda çizilir.
Sıkılmak da kötü bir şey sayılır; oysa bir işlevi vardır. Zihin, dışarıdan uyaran gelmediğinde kendi içine döner ve orada birikenleri işlemeye başlar. Bu bir tür sindirimdir. Gün boyu alınan bilgi, yaşanan olaylar, duyulan sözler — bunların yerine oturması için boş zamana ihtiyaç vardır. Hiç boşluk bırakmayan bir zihin sürekli alır ama hiç sindirmez; ve sindirilmemiş şeyler birikir. Bu birikimin adı çoğu zaman "sebepsiz yorgunluk" olur. Boşluğun doldurulması, dinlenmek gibi görünse de, aslında zihni hiç dinlendirmeyen bir meşguliyettir.
Bilgi ile anlayış arasındaki fark da tam burada belirir. Bilgi dışarıdan alınır; anlayış ise içeride oluşur. İnsan bir şeyi duyduğunda henüz onu anlamış olmaz; anlamak, o bilginin daha önce bilinenlerle bağ kurmasını, bir yere oturmasını gerektirir. Ve bu bağlar, ancak zihin serbest kaldığında, hiçbir yeni uyaranla meşgul olmadığında kurulur. Sürekli yeni bilgi akışının altında kalan bir zihin, hiçbirini gerçekten anlayamadan bir sonrakine geçer; çok şey duyar ama az şey kavrar. Bu yüzden en verimli düşünceler çoğu zaman masa başında değil, yürürken, beklerken, uykuya dalmadan önceki o boş anlarda gelir. Anlayış, boşluğun çocuğudur; ve boşluğu hiç bırakmayan biri, bilgiyle dolu ama anlayıştan yoksun kalabilir.
Tenhaya çekilme
Tenhaya çekilmenin pek çok gelenekte bir yeri vardır. İslam tarihinde Hira mağarasındaki inziva, vahyin başlangıcından önceki dönemde anılır. Ramazan'ın son on gününde itikâf, bir süre mescitte kalmak, kurumsallaşmış bir halvettir. Gece namazı, herkesin uyuduğu saatte kalkmak, bir başka tenha vakittir. Bunların ortak özelliği süreli ve amaçlı olmalarıdır. Kimse ömür boyu inzivayı tavsiye etmez; aksine, cemaate ve topluma dönmek esastır. Yani halvet, hayattan bir kaçış değil, hayata dönmeden önce bir toparlanmadır — doldurmak için çekilmedir.
Bu dengeyi anlamak için önemli bir noktaya dikkat etmek gerekir: İslam'da dünyadan büsbütün el etek çekmek teşvik edilmez; ruhbanlık, olumlanmayan bir tutum olarak anılır. Sürekli tenha bir hedef değildir. İnsan çarşıda, evde, işte, cemaatte olmalı ve arada bir çekilmelidir. Bu denge son derece gerçekçidir: sürekli kalabalıkta olan insan kendini kaybeder, sürekli tenhada olan ise dünyayla bağını yitirir. İkisi de sağlıklı değildir. Mesele, ikisi arasında bir ritim kurabilmektir — ne kalabalığın içinde eriyip gitmek ne de ondan büsbütün kopmak.
Halvet
Geleneğin içinde ilginç bir kavram vardır: kalabalıkta halvet. Yani insanlarla birlikteyken bile içeride bir sessizlik tutabilmek. İlk bakışta soyut görünür, ama kastedilen açıktır: insan, kalabalığın içinde de kendi merkezini koruyabilir, ortama tamamen kapılmayabilir. Bunun tersi çok yaygındır: bir ortama girildiğinde tamamen o ortamın hâline bürünmek — nasıl konuşuluyorsa öyle konuşmak, neye gülünüyorsa gülmek, hangi konuya giriliyorsa girmek; sonra çıkınca "ben o değildim" demek. Kalabalıkta halvet, bu savrulmayı engelleyen şeydir. Ve bunu ancak yalnızken kendini tanımış biri başarabilir. Yani halvet, kalabalıkta dik durabilmenin de şartıdır.
Halvetin bugün zorlaşmasının birkaç sebebi vardır. Sürekli erişilebilirlik bunların başında gelir: telefon açık olduğu sürece insan tam anlamıyla tenhada değildir, her an ulaşılabilir olması bile zihni tam bırakmaz. Boşluk korkusu bir diğeridir: yapacak bir şeyi olmamak bir eksiklik sayılır, "ne yapıyorsun" sorusuna "hiçbir şey" demek zorlaşır. Mekân yokluğu da eklenir: küçük evlerde, kalabalık ailelerde insanın yalnız kalabileceği bir yer bulunmaz. En belirleyicisi ise verimlilik baskısıdır: hiçbir şey üretmeyen bir saat kayıp sayılır. Oysa halvetin çıktısı yoktur, ya da hemen görünmez. Halveti verimlilik diliyle savunmak mümkün değildir; çünkü halvet bir yatırım değil, bir ihtiyaçtır.
O boşlukta ne olduğunu görmek de öğreticidir. İlk anlarda hiçbir şey olmaz, hatta huzursuzluk artar; zihin dışarıdan uyaran arar ve bulamaz. Bu, birkaç dakika süren rahatsız bir dönemdir. Sonra bir şey değişir: düşünceler sıralanmaya başlar, gün içinde yarım kalan bir mesele tamamlanır, uzun süredir hatırlanmayan bir insan akla gelir, bir işin nasıl yapılacağı belirir. Ve bazen daha derin bir şey olur: insanın kendi hâline dair bir fark ediş. "Şu son zamanlarda şöyle davranıyorum", "şu meseleden kaçıyorum" — bunlar, meşgulken hiç görünmeyen şeylerdir. Halvetin asıl faydası da budur: insanın kendi hâlini görebilmesi.
Nefs muhasebesi
Nefs muhasebesi denen şey de tenha olmadan yapılamaz. Çünkü muhasebe, kendine dışarıdan bakmayı gerektirir; ve dışarıdan bakabilmek için akıştan çıkmak gerekir. Akışın içindeyken insan yalnızca tepki verir, ancak durduğunda değerlendirebilir. Bu yüzden gün sonunda kısa bir muhasebe alışkanlığı, halvetin en pratik biçimidir: beş dakika, sessizce, "bugün ne oldu, ne yaptım, neyi yanlış yaptım." Bu düzenli yapılabildiğinde hayat daha derli toplu olur; yapılamadığında günler birbirine karışır ve bir ay sonra o ayın nasıl geçtiği hatırlanmaz bile.
Bir uyarı da gerekir: gerçekten yalnız olan bir insana "halvet güzeldir" demek, yaraya tuz basmaktır. Yalnızlık bir eksikliktir ve çözümü halvet değil, insandır. Halvet, dolu bir hayatın içinden çekilmektir; boş bir hayatta çekilecek bir yer yoktur. Bu yüzden önce bağlar kurulmalı, sonra o bağlardan geçici olarak çekilmek anlam kazanır. Cemaati olmayan bir insanın halveti, sadece yalnızlıktır. İnsanın kendi hâlini doğru okuması bu ayrıma bağlıdır: "Ben halvette miyim, yoksa yalnız mıyım?" Cevap döneme göre değişir; ve doğru cevabı bulmak, doğru çareyi de belirler.
Ters bir hâl de vardır: sürekli insan içinde olma ihtiyacı. Bazı insanlar bir dakika yalnız kalamaz; sürekli bir sohbet, bir plan, bir kalabalık arar. Bu, sosyallik gibi görünür ama her zaman öyle değildir. Çünkü sürekli kalabalık arayan insan, çoğu zaman kendinden kaçmaktadır; ve kaçılan şey, kaçıldıkça büyür. En çok kalabalık aranan dönemler, çoğu zaman en huzursuz olunan dönemlerdir. Bir huzursuzluk hissedildiğinde kalabalığa gitmek yerine bir süre yalnız kalmayı denemek, zor gelir ama huzursuzluğu daha çabuk geçirir; çünkü kaynağına bakma imkânı verir.
Bir denge
İki hâl arasında bir denge nasıl kurulur? İşe yarayan bir ölçü şudur: her gün biraz tenha, düzenli olarak topluluk. Rakamlar keyfîdir, ama oran anlamlıdır. Ve bu ikisi birbirini besler: tenhada toplanan şey cemaatte harcanır, cemaatte alınan şey tenhada işlenir. Biri olmadan diğeri de tam olmaz. Sürekli topluluk insanı yüzeyselleştirir, sürekli tenha ise katılaştırır; ikisinin arasındaki gidiş geliş ise hem derinliği hem bağı korur.
Bu gidiş gelişin bir de üretken bir yanı vardır. Tenhada insanın içinde bir şey birikir ve olgunlaşır; sonra o şey, cemaate döndüğünde dışarı çıkar. Bir söz, bir yardım, bir eser, bir ilişkinin onarımı — bunların hepsi önce sessizlikte işlenmiş bir malzeme gerektirir. Hiç tenhaya çekilmeyen insanın dışarı verecek fazla bir şeyi olmaz; yalnızca aldığını geri verir, bir aktarım kanalı gibi. Kendine ait bir söz söyleyebilmek için, insanın önce kendisiyle baş başa kalıp o sözü içeride demlemesi gerekir. Bu yüzden halvet yalnızca bir dinlenme değil, aynı zamanda bir hazırlıktır: topluluğa boş elle değil, dolu bir gönülle dönmenin şartıdır.
İşin tuhaf bir yanı da şudur: yalnızlıktan kaçmak, çoğu zaman yalnızlığı derinleştirir. Sürekli gürültüyle, kalabalıkla, ekranla örtülen bir iç boşluk kapanmaz, yalnızca görünmez olur; ve görünmez bir boşluk, üzerine gidilmediği için hiç iyileşmez. İnsan kendisiyle karşılaşmaktan kaçtıkça, kendisine daha da yabancılaşır; ve en kalabalık ortamda bile, tanımadığı bir benlikle taşıdığı bir yalnızlık hisseder. Oysa seçilmiş bir tenha, bu boşluğu örtmek yerine onunla yüzleşir. Kendisiyle barışabilen insan, kalabalığa muhtaç olmadan da huzurlu olabilir; kendisinden kaçan ise, ne kadar insan arasında olursa olsun, içten içe hep yalnız kalır.
Halvetin vakti
Halvetin en tabii vakti gecedir. Herkes uyuduğunda dünya birkaç saatliğine durur: telefon çalmaz, kimse bir şey beklemez, yapılacak bir iş kalmaz. Gece namazına yapılan vurgu bu açıdan anlamlıdır, çünkü o vakit hem en zor hem en saftır. Zordur, çünkü uykudan kalkmak gerekir. Saftır, çünkü kimse görmez; dolayısıyla gösteriş imkânı yoktur. Bir şeyi kimsenin görmediği saatte yapmak, niyeti kendiliğinden temizler. Bu yüzden gecenin tenhası, yalnızca bir sükûnet değil, aynı zamanda bir samimiyet imtihanıdır.
Bir başka biçim, açık havada yalnız kalmaktır. Şehirde bu zordur, ama yürüyerek de olsa mümkündür. Tabiatın halvet için özel bir tarafı vardır: orada hiçbir şey insandan bir talep taşımaz. Şehirde her şey bir istek taşır — reklamlar, tabelalar, sesler, insanlar. Tabiatta ise ağaç insandan bir şey istemez. Talepsiz bir ortamda zihin ilk defa gerçekten gevşer. Şehirde yaşayan biri için bu, en zor ulaşılan halvet biçimidir; ama çoğu zaman en etkili olanı da budur, çünkü insanı bir talepler ağının tamamen dışına çıkarır.
Halvetin bir sınırı da vardır: tenhaya çekilmek, kaçmanın kılığına bürünebilir. İnsan, çözmesi gereken bir meseleden kaçmak için de yalnız kalabilir; bir ilişkiyi düzeltmek yerine uzaklaşmak, bir sorumluluktan sıyrılmak için tenhaya sığınmak mümkündür. Bu, halvet değil kaçıştır. Aradaki farkı ayırmak için sorulacak soru şudur: "Bu çekilme, beni hayata döndürüyor mu, yoksa hayattan uzaklaştırıyor mu?" Halvetin sonunda insan yaptığı işe daha iyi döner; kaçışın sonunda ise dönmek daha da zorlaşır. İkisi baştan aynı görünür ve ancak sonuçlarına bakılarak ayırt edilebilir.
Kalabalık bir evde halvet kurmak ise ayrı bir zorluktur. Küçük bir dairede, çocuklarla, sürekli bir ses varken tenha bulmak kolay değildir. Burada çözüm çoğu zaman mekân değil, vakittir: herkesin uyuduğu ya da henüz uyanmadığı bir saat. Mekân bulunmadığında vakit bulunabilir. Dışarı çıkmak da bir yoldur — bir yürüyüş, bir mescit, bir park. Ve en önemlisi, kısa aralıkların da işe yaramasıdır: bir saatlik halvet bulunamıyorsa, gün içine dağılmış on dakikalık sessizlikler, tek bir uzun seanstan daha sürdürülebilir olur. Yine aynı ölçü geçerlidir: az ama devamlı.
Son olarak, sessizliğin hemen iyi gelmediğini bilmek gerekir. İlk denemelerde huzursuzluk artar ve insan "bu bana iyi gelmiyor" deyip bırakır. Oysa o huzursuzluk sürecin bir parçasıdır. Zihin uzun süre sürekli uyaranla beslendiyse, uyaran kesildiğinde bir yoksunluk yaşar; ve o yoksunluk birkaç gün sürer. Sonra bir şey değişir: sessizlik rahatsız edici olmaktan çıkar, hatta aranır hâle gelir. Eşik değişebilir; yalnızca geçiş dönemine dayanmak gerekir. Nihayetinde insanın iki ihtiyacı da gerçektir: bir arada olmak ve yalnız kalabilmek. Modern hayat ikisini de zorlaştırmıştır — birini kalabalıkla, diğerini gürültüyle. İkisini de geri kazanmanın yolu aynıdır: sürüklenmek yerine seçmek. Kiminle olunacağını ve ne zaman yalnız kalınacağını seçmek. Bu kadar sade ve bu kadar zor.