toplum

Sözün İtibarı

Bir zamanlar sözle bağlanılırdı. Şimdi sözleşmeyle bile bağlanamıyoruz. Kelimelerin değer kaybı, güvenin de değer kaybı.

Sözün İtibarı

Bir insan birine bir söz verip tutmadığında —küçük bir şey, bir işi halledeceğini söyleyip unutmak gibi— karşı taraf çoğu zaman bir şey demez, belki fark etmez bile. Ama dikkatle bakan insan kendi hâlini fark eder: bir hafta içinde kaç söz veriyor, kaçını tutuyor? Cevap çoğu zaman utandırıcıdır. Bu yazının konusu, kelimelerin değer kaybının aynı zamanda güvenin değer kaybı olduğunu ve sözün itibarının nasıl kurulup nasıl aşındığını düşünmektir.

Söz vermek ne demek

Söz vermek, geleceğin bir parçasını şimdiden bağlamaktır. Bunu yaparken tuhaf bir şey olur: henüz olmamış bir zaman ipotek edilir. "Yarın şunu yapacağım" derken, yarınki insanın adına konuşulur — oysa o insanın ne hâlde olacağı bilinmez. Bu yüzden söz vermek aslında ciddi bir iştir; ama gündelik bir nezakete dönüştürülmüştür. "Ararım", "uğrarım", "bir şey yaparız" — bunlar düşünülmeden söylenir, ve söylenirken bağlayıcı oldukları hissedilmez. İsrâ sûresinde geçen bir ifade tam bunu düzeltir: verilen sözün yerine getirilmesi emredilir ve "çünkü söz, sorumluluk gerektirir" denir. Sorumluluk gerektiren bir şey bu kadar ucuza dağıtılıyorsa, bir yerde bir hata vardır.

Meşhur bir hadiste münafığın üç alameti sayılır: konuştuğunda yalan söylemek, söz verdiğinde caymak, emanete hıyanet etmek. Bu listede sarsıcı olan, muhtevasıdır — inancı değil, davranışı sayar; ve saydığı üç şeyin ortak noktası güvendir. Yani bir topluluğun sağlığı için en tehlikeli şey, sözüne güvenilmeyen insandır. Dikkatle bakılınca bu üç maddenin de bir tür zarardan, hatta bir tür hırsızlıktan söz ettiği görülür: yalan söyleyen, karşısındakinin gerçeği bilme hakkını çalar; sözünden cayan, karşısındakinin plan yapma imkânını çalar; emanete hıyanet eden, doğrudan malını çalar. Üçü de bir şeyin çalınmasıdır — ve çalınan şey, aslında güvenin kendisidir.

Sözün enflasyonu

Bir para birimi ne zaman değer kaybeder? Karşılığı olmadan çok basıldığında. Söz için de aynı şey geçerlidir: karşılığı olmayan söz çok verilince, sözün tamamı değer kaybeder. Bugün kimse kimsenin sözüne tam inanmaz — "yarın gelirim" diyene güvenilmez; teyit edilir, hatırlatılır, yedek plan yapılır. Bu güvensizlik herkesin gündelik hayatına maliyet olarak yansır: her iş iki kere kontrol edilir, her anlaşma yazıya dökülür, her ilişkide bir yedek düşünülür. Güven, bir toplumun en ucuz yakıtıdır — olduğunda hiçbir maliyeti yoktur, olmadığında her şey pahalılaşır. Bu enflasyonun güzel bir örneği "inşallah" kelimesinin geldiği hâldir. "İnşallah" aslında bir tevazu ifadesidir: geleceği insan tayin edemez, dilerse olur; Kehf sûresinde bir işi yarın yapacağını söylerken "inşallah" demenin öğretilmesi tam bu anlamdadır. Ama bugün bu kelime çoğu zaman kibar bir "hayır" ya da bir belirsizlik kalkanı olarak kullanılır — söz vermek istenmez ama reddedilmek de istenmez, arada bırakılır; ve karşıdaki de bunu bilir, "inşallah" duyduğunda içinden "olmayacak" der. Böylece bir tevekkül ifadesi bir kaçamağa dönüşmüştür — ve kelimeyi bu hâle getiren, kelime değil, onu kullananlardır.

Sözün itibarını asıl aşındıran, büyük yalanlar değil, küçük olanlardır. "Yoldayım" derken evden çıkmamış olmak, "görmedim" demek, "toplantıdaydım" demek, "çok güzel olmuş" demek. Bunların her birine bir gerekçe bulunur — kimseye zararı yok, ilişkiyi koruyor, nezaket icabı; ve bir kısmı için haklı da olunabilir. Ama bir sorun vardır: yalan söyleme kası çalıştıkça güçlenir. Küçük yalanları rahatça söyleyen bir dil, büyükleri de kolay söyler; ve daha önemlisi, insan kendine söylediği yalanlarda da kolaylaşır — başkasına rahat yalan söyleyen, kendi durumu hakkında da dürüst olamaz. Bunun çoğu zaman yeterli olan bir çaresi vardır: yalan söylemek yerine susmak. "Beğenmedim" demek zorunlu değildir, hiçbir şey söylememek de mümkündür — ve susmak hem yalan değildir hem incitmez. Abartı da yalanın en kabul görmüş biçimidir: "bin kere söyledim", "herkes böyle düşünüyor", "hayatımda gördüğüm en kötü şey" — teknik olarak yanlış cümlelerdir ama kimse itiraz etmez, çünkü herkes kullanır. Abartının zararı şudur: gerçekten büyük bir şey söylemek istendiğinde elde kelime kalmaz — her şey "muhteşem" diye tarif edilirse, gerçekten muhteşem olanı anlatacak bir söz bulunmaz. Ölçülü konuşmak sadece dürüstlük değil, dilin gücünü korumaktır; üstelik abartan insan bir süre sonra ciddiye alınmaz, söyledikleri yüzde elli indirimle dinlenir — ki bu, doğru bir şey söylediğinde bile ona zarar verir.

Dedikodu ve meclis emaneti

Sözün en zararlı kullanımı dedikodudur. Hucurât sûresinde çok nettir: zannın çoğundan sakınılması, kusur araştırılmaması, gıybet edilmemesi arka arkaya emredilir; ve gıybet için kullanılan benzetme çok serttir — ölü kardeşinin etini yemek. Bu sertliğin iki sebebi düşünülebilir. Biri, gıybet edilen kişinin orada olmaması, dolayısıyla kendini savunamamasıdır: bir tür gıyabî mahkeme kurulur ve sanık yoktur, ki bu adaletsizliğin en katıksız hâlidir. İkincisi, gıybetin verdiği zararın geri alınamamasıdır: söylenen söz dolaşır, büyür, insanların zihninde yer eder; sonradan "yanlış anlaşıldı" dense bile ilk izlenim silinmez. En zor mücadele edilen şey de budur, çünkü dedikodu sohbetin en kolay yakıtıdır — ortak bir konu yoksa, birinden konuşmak sohbeti sürdürür. Buna karşı işe yarayan bir ölçü vardır: bir kişi hakkında, onun yanında söylenemeyecek bir şeyi söylememek. Sözün bir başka boyutu da birinin anlattığı şeydir. Biri bir derdini anlattığında aslında bir emanet bırakır; o bilgiyi taşımak bir sorumluluktur. "Meclisler emanettir" diye bir ölçü vardır — bir yerde konuşulan orada kalır; çok pratik bir toplum kuralıdır bu, ama bugün neredeyse tamamen kalkmıştır: bir sohbette anlatılan şey bir saat içinde başka üç kişiye ulaşabilir, ve anlatan bunu bir ihanet değil, "sohbet" sayar. Bunun sonucu ağırdır: insanlar derdini anlatmaz, anlatamaz, çünkü anlattığı şeyin nereye gideceğini bilmez — ve bu güvensizlik insanları yalnızlaştırır. Sır tutabilen insan bugün nadir bulunan bir hazinedir. Bir söz söylendikten sonra artık söyleyenin değildir de: dolaşıma girer, yanlış anlaşılır, kısaltılır, bağlamından koparılır, aktarılırken değişir. Bu yüzden bir cümleyi kurmadan önce "bu cümle, benim olmadığım bir ortamda tekrar edilirse ne anlaşılır?" diye sormak gerekir — ki bu soru, özellikle şaka olarak söylenen, ima içeren, ironik cümlelerin çoğunu baştan kurmaktan alıkoyar. Çünkü ironi taşınmaz, ses tonu taşınmaz; geriye sadece çıplak kelimeler kalır, ve kelimeler söyleyeninden ayrıldığında savunmasızdır.

İlginç bir durum vardır: hiç bu kadar çok yazılı iletişim kurulmamıştı. Eskiden sözler havada uçup giderdi, şimdi mesajlarda durur, ne dendiği kayıtlıdır. Bu teorik olarak sözün itibarını artırmalı, kanıtlanabilir bir söz daha bağlayıcı olmalıydı; ama tam tersi olmuş gibidir. Çünkü yazışmada mesafe vardır: yüz yüze söz veren insan karşısındakinin gözüne bakar ve bu bir ağırlık yaratır, mesajla söz veren o ağırlığı hissetmez. Bir de mesajın silinebilirliği, geri alınabilirliği vardır — "öyle demek istemedim" demek kolaydır. Demek ki kayıt tutmak sorumluluğu artırmaz; sorumluluk kayıttan değil, karşılaşmadan doğar. Bunun eski hâli esnafın sözünde görülürdü: bir zamanlar el sıkışılır, iş bitmiş sayılırdı — ve bunun ekonomik bir karşılığı vardı, sözleşme masrafı yok, avukat yok, teminat yoktu; güven, işlem maliyetini sıfıra indiriyordu. Bugün en küçük iş için bile yazılı belge gerekir; bu hukuki güvence açısından iyidir ama bir kaybı vardır, ilişkinin yerini prosedür almıştır. Üstelik bir ironi ortaya çıkar: sözleşme kültürü geliştikçe güven azalır, çünkü sözleşme güvenin yerine geçen bir şeydir, ve yerine geçen şey varken aslı gelişmez. Bu bir tercih meselesi değildir — hukuki güvence gereklidir; ama sözleşmeyle korunan her ilişkinin altında hâlâ bir söz durur, ve o söze güvenilmiyorsa sözleşme de bir noktadan sonra iş görmez. Sözün en çok yıprandığı iki alan da vardır: reklam ve siyaset. Reklam dili abartıyı meslek hâline getirmiştir — hiçbir ürün reklamında söylendiği kadar iyi değildir, herkes bunu bilir ve kimse itiraz etmez, bir tür kabullenilmiş yalan; ama bu masum değildir, çünkü sürekli abartılı dil duyan bir kulak normal dili de indirimli dinlemeye başlar. Siyasetin dili ise vaat üzerine kuruludur; verilen ve tutulmayan sözler o kadar sıradanlaşmıştır ki artık kimse tutulmasını beklemez — ve beklentinin bu kadar düşmesi en büyük hasardır, çünkü bir toplum yöneticisinin sözünü tutmasını beklemekten vazgeçtiğinde, kendi standardını da düşürmüş olur.

Tutamayınca ve az söz vermek

Bazen söz verilir ve gerçekten tutulamaz — şartlar değişir, bir engel çıkar; bu kaçınılmazdır, mesele bundan sonra ne yapıldığıdır. Yaygın olan sessiz kalmaktır: konuyu açmamak, karşı taraf da unutmuşsa hiç değinmemek. Doğrusu ise haber vermektir, hem de mümkün olan en erken anda, çünkü karşıdaki insan o söze göre plan yapmış olabilir; ve gecikmeli haber, hiç haber vermemekten sadece biraz iyidir. Bir sözü tutamayacağı anlaşıldığı anda haber vermek utanç verici olabilir, ama karşı tarafın güveni o anlık utançtan daha kıymetlidir. En pratik çözüm ise söz sayısını azaltmaktır. Dikkatle bakılınca verilen sözlerin çoğunun gereksiz olduğu görülür — kimse istememiştir, insan rahatlamak için, sohbeti güzel bitirmek için, iyi görünmek için vermiştir. Bir söz vermeden önce durup "bunu gerçekten yapacak mıyım, zamanım var mı, yapmazsam ne olur?" diye sormak, cevap net değilse söz vermemek gerekir — onun yerine "bakayım", "kesin bir şey söyleyemem", "haber vereyim" demek. Bu ilk başta soğuk görünür, ama insanlar aslında bunu tercih eder: belirsiz bir "belki", tutulmayan bir "tamam"dan iyidir. Az söz veren ve verdiğini tutan insan, çok söz verip yarısını tutandan çok daha güvenilirdir. Aynı ilke kimsenin görmediği sözler için de geçerlidir: kendine verilen sözler. "Yarından itibaren şunu yapacağım", "bu sene şunu bitireceğim", "bir daha böyle yapmayacağım." Bu sözler tutulmadığında kimse hesap sormaz, ama bir şey olur — insanın kendine olan güveni aşınır; ve kendi sözüne güvenmeyen insan bir süre sonra hiçbir şeye başlayamaz, çünkü başlarken bile "nasılsa bırakacağım" diye düşünür. Bu yüzden kendine verilen sözleri de ciddiye almak gerekir, ve bunun yolu yine az söz vermektir: yapılabilecek kadar söz verip sonra yapmak. Küçük ve tutulan bir söz, büyük ve tutulmayan bir sözden çok daha fazla şey inşa eder.

En çok tutulması gereken ama en çok çiğnenen sözler, çocuklara verilenlerdir. Bir çocuğa "hafta sonu gideriz" denir, gidilmez; küçük bir şey gibi görünür, "çocuk unutur" diye düşünülür — oysa çocuk unutmaz. Çocuk sözün ne olduğunu bu tecrübelerle öğrenir: sözü tutulan çocuk sözün bağlayıcı olduğunu öğrenir, sözü tutulmayan çocuk sözün laf olduğunu öğrenir; ve büyüdüğünde öğrendiğini uygular. Bir hadiste, çocuğu kandırmak için "gel sana bir şey vereyim" deyip vermemenin yalan sayıldığı bildirilir — bu incelik dikkat çekicidir, en küçük ölçekte bile mesele ciddiye alınır. Bir çocuğa söz vermeden önce, yetişkine verir gibi düşünmek, yapamayacaksa söylememek gerekir; çünkü çocuk sözü söyleyeni değil, sözün kendisini yargılar, ve bir kere "sözler tutulmaz" sonucuna vardığında bunu değiştirmek çok zordur. Bütün bu meselenin altında ise kelimelerin ciddiyeti yatar. Kitabına "söz" diyen, yaratılışı "ol" emrine bağlayan, insanı "beyan" ile —ifade edebilme kabiliyetiyle— tarif eden bir gelenekte, söz hafif bir şey olamaz; insanı diğer varlıklardan ayıran şeyin konuşabilmesi olduğu düşünülürse, sözü ucuzlatmak insanı ucuzlatmaktır. Belki de bugün hissedilen o genel anlamsızlık duygusunun bir sebebi budur: kelimelerin ağırlığını kaybetmesi, her şeyin söylenip hiçbir şeyin kastedilmemesi. Sözün itibarını kurtaracak büyük bir kampanya yoktur; tek tek insanların tek tek sözlerini tutmasından başka bir yol da yoktur. Çünkü söz, insanın kendi kendine kurduğu bir binadır — her tutulan söz bir tuğla, her çiğnenen söz bir çatlaktır; ve yıllar sonra o binanın ne kadar sağlam olduğunu insanın kendisi değil, çevresindekiler söyler. Bütün mesele iki cümleye sığar: az söz ver, verdiğini tut — bu kadar basit ve bu kadar zor.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm toplum