toplum

Kalabalıkta Yalnızlık

Yalnızlığı kişisel bir eksiklik sanıyoruz. Oysa şehirlerimiz, evlerimiz ve iş düzenimiz, insanları birbirine değdirmeyecek biçimde tasarlandı.

Kalabalıkta Yalnızlık

Yalnızlık üzerine konuşulurken genellikle bir duygudan söz edilir: kişinin kendini yalnız hissetmesi. Bu, meseleyi bireyin iç dünyasına hapseder ve çözümü de oraya havale eder — daha çok sosyalleş, dışarı çık, insanlarla görüş. Bu tavsiyelerin işe yaramamasının bir sebebi vardır: yalnızlık tek başına bir ruh hâli değil, bir yapı sorunudur. Bir insanın kaç kişiyle karşılaşacağı, kaç kişiyle konuşacağı, kime derdini anlatabileceği; bunlar mizacıyla olduğu kadar yaşadığı şehrin biçimiyle, çalışma düzeniyle, konut mimarisiyle ve ekonominin işleyişiyle de ilgilidir. Ve son yüzyılda bunların hepsi, teması azaltacak yönde değişti. Bu yazının meselesi, yalnızlığı bir karakter kusuru değil, kurulmuş bir düzenin çıktısı olarak görmektir.

İzolasyon ve yalnızlık

Önce bir ayrım gerekir. İzolasyon nesnel bir durumdur: etrafında insan olmaması, ölçülebilir bir şey — kaç kişiyle görüşüldüğü, kaç kişiyle yaşandığı. Yalnızlık ise öznel bir hâldir: ihtiyaç duyulan bağın olmaması, ve kalabalığın içinde de yaşanabilir. Modern şehrin ürettiği şey ikincisidir; izolasyon değildir, çünkü etraf insan doludur — ama o insanlarla arada bir bağ yoktur. Bu, tarihte yeni bir durumdur: insanlık boyunca yalnızlık genellikle fiziksel ayrılıkla gelirdi — sürgün, gurbet, hapis; bugün ise en kalabalık yerlerde, en yoğun trafiğin içinde yaşanır. Sabah metrosunda yüzlerce insanla aynı vagonda durup hiçbiriyle bir kelime etmemek, izolasyon değil, temassızlıktır.

Sosyolojide "zayıf bağ" diye bir kavram vardır: yakın dost olmayan ama düzenli olarak karşılaşılan insanlar — bakkal, komşu, esnaf, otobüs şoförü, camideki yaşlı. Bu bağlar derin değildir, ama sayıca çoktur ve gündelik hayatın dokusunu onlar örer. Bir insanın ruh sağlığı için bu bağların, birkaç yakın dosttan daha belirleyici olabildiği söylenir; sebebi şu olabilir: zayıf bağlar insanı bir yere ait kılar, tanındığını, görüldüğünü, var olduğunu hissettirir. Son yıllarda kaybedilen tam da bu katmandır. Bakkal gitti, market geldi — kasiyer her hafta değişir; nakit gitti, kart geldi — kimseyle konuşmadan ödeme yapılır; şimdi kasiyer de gidiyor, self-servis geliyor. Her adım verimlidir, ve her adım bir teması siler. Günde sıfır kelime konuşarak alışveriş yapabilen bir insan, teknik olarak "hizmet almış" olur ama sosyal olarak hiçbir şey yaşamamıştır.

Aynı boşalma, "üçüncü mekân" denen yerlerde de yaşandı. Ev birinci, iş ikinci mekândır; üçüncüsü ise insanların bir amaç gütmeden bulunabildiği yerlerdir — kahvehane, park, meydan, cami avlusu, mahalle fırını. Bu mekânların ortak özelliği, girmek için para gerektirmemeleri ya da çok az gerektirmeleri, kalış süresinin sınırsız olması ve orada bulunmanın belirli bir amacı olmak zorunda olmamasıdır. Modern şehir bu mekânları büyük ölçüde tasfiye etti; yerlerine gelenler ise ticaridir — kafe, alışveriş merkezi, spor salonu. Bunlar da insanları bir araya getirir, ama şartlı olarak: tüketen kalabilir, tüketmeyen kalamaz. Böylece kamusal alan satın alma gücüne bağlandı; parası olmayan insanın gidebileceği, oturabileceği, vakit geçirebileceği yer kalmadı. Oysa bir toplumda en çok temasa ihtiyaç duyanlar, genellikle en az parası olanlardır.

Mekân, iş ve hane

Mimari, ilişkiyi sanıldığından çok daha güçlü biçimde belirler. Sokağa açılan bir kapı, komşuyla karşılaşma ihtimali üretir; kapalı otoparktan asansöre binen bir insan, bu ihtimali sıfırlar. Balkon, avlu, ortak merdiven, çeşme — bunlar tesadüfi karşılaşma üreten yapı elemanlarıydı; yeni konut tipolojisinde ya yoklar ya da kullanılmazlar. Bir de ölçek meselesi vardır: yüz haneli bir yerleşimde insan zihni herkesi tanıyabilir, bin haneli bir sitede tanıyamaz; tanıyamadığında da tanımaya çalışmaz. Bu kimsenin kötü niyetinden değildir — belli bir sayının üstünde tanışıklık bilişsel olarak mümkün olmaktan çıkar, ve şehirler o sayıyı çoktan aştı. Çalışma düzeni de aynı yöne çalıştı: bir zamanlar insan yaşadığı yerde çalışırdı, esnaf dükkânının üstünde otururdu; bugün yaşama ile çalışma mekânları arasında saatler vardır. Bu iki yönlü bir kayıp üretir — mahalle gündüz boşalır, orada bir hayat kalmaz; iş yerindeki ilişkiler de kalıcı olmaz, çünkü bir kuşak önce insanlar aynı yerde emekli olurken şimdi birkaç yılda bir iş değişir. Sonuçta ne mahallede ne iş yerinde uzun süreli bir ilişki ağı kurulabilir. Buna son yıllarda yaygınlaşan uzaktan çalışma da eklenir; konforlu ve verimlidir, ama iş yerinin sağladığı son sosyal temas katmanını da kaldırır. Aynı sessiz devrim hanede de yaşandı: geniş aileden çekirdek aileye, oradan iki ve tek kişilik hanelere doğru bir gidiş var. Bu bir tercih olduğu kadar bir zorunluluktur da — şehirleşme, göç, ekonomik şartlar bunu üretir. Ama sonucu şudur: eskiden ailenin içinde çözülen pek çok ihtiyaç (yaşlı bakımı, hastalık, çocuk bakımı, hatta yemek) artık dışarıdan, ücretli karşılanır; ve ücretli olan ilişki üretmez.

Buna bir itiraz gelebilir: hiç bu kadar bağlantılı olmamıştık. Doğru; ama bağlantı ile bağ farklı şeylerdir. Dijital temas bazı şeyleri taşır — bilgi, haber, sohbet, hatta duygusal destek; bunları küçümsemek gerçekçi değildir, pek çok insan için gerçek bir imkândır. Taşımadığı şey ise bedendir. Hastalanınca yanına gelemez, taşınırken eşya taşıyamaz, cenazede omuz veremez, ağlarken elini tutamaz — ve insanın en çok ihtiyaç duyduğu anlar, tam da bunların gerektiği anlardır. Bir de şu vardır: dijital temas seçilmiş temastır, kiminle konuşulacağı seçilir; hâlbuki fiziksel ortamda seçilmez — komşu kim ise odur, iş arkadaşı kim ise odur. Seçilmemiş insanlarla kurulan ilişki insanı genişletir, yalnızca seçilenlerle konuşmak ise daraltır. Yalnızlığın sadece bir hüzün meselesi olmadığını, sağlık üzerindeki etkilerine dair çalışmalar da gösterir: uzun süreli yalnızlığın bedensel sağlık üzerinde ciddi bir yük oluşturduğu çeşitli araştırmalarda ortaya konmuştur. Mekanizması ne olursa olsun işaret ettiği şey açıktır: insan temas gerektiren bir varlıktır, ve bu bir tercih değil bir tasarımdır. Yalnız bırakılan insan sadece üzülmez, bozulur; ve bir toplumun bu bozulmayı görmezden gelmesi, uzun vadede sağlık sisteminden iş verimliliğine kadar her yere yansır.

Dağınıklığa karşı bir yapı

İslam'ın ibadet düzeninde dikkat çekici bir ısrar vardır: bir arada olmak. Namazın cemaatle kılınmasına verilen ağırlık, sadece bir sevap meselesi olarak okunamayacak kadar sistematiktir — günde beş kez, aynı mahalledeki insanların aynı mekânda buluşması, âdeta bir sosyal mimaridir. Cuma haftada bir kez daha geniş bir toplanma kurar, bayram yılda iki kez daha da genişini, hac ise ölçeği ümmete çıkarır. Bu halkalı yapı tesadüfi görünmez; insanı gündelikten yıllığa kadar farklı ölçeklerde bir topluluğa bağlar. Ve dikkat çekici olan, bu buluşmaların hiçbirinin ücretli olmaması, hiçbirinin davet gerektirmemesi, hiçbirinin sınıf ayırmamasıdır — zengin ile fakir aynı safta durur, ki modern hayatta neredeyse hiçbir yerde olmayan bir şeydir. Bugün camiye gidenlerin çoğu namazdan sonra dağılır; buluşma vardır ama tanışma yoktur, yani mekân durur, işlevin bir kısmı kaybolmuştur — yine de altyapı ayaktadır, ve bu, yeniden kurulacak her şey için bir zemindir. Geleneğin içinde, bugün "nezaket" sayılan ama aslında işlev gören pratikler de vardır: tanıdığa da tanımadığa da verilmesi tavsiye edilen selam, bir teması başlatır ve insanı görünür kılar; hasta ziyareti zorunlu sayılmıştır, yani hastalanan insanın yalnız kalması bir toplumsal kusur olarak tanımlanmıştır; taziye, yasın kolektif taşınmasıdır; sıla-i rahim, akrabayı ziyaret etmenin kesilmesi ağır sayılan bir bağ olarak tanımlanmasıdır. Bu pratiklerin ortak özelliği, karşılaşmayı tesadüfe bırakmamalarıdır: belirli olaylarda, belirli insanların bir araya gelmesini kural hâline getirirler. Modern hayatta bu ritüellerin çoğu ya kısaldı ya da sembolikleşti — taziye mesajla, tebrik gönderiyle, ziyaret aramayla karşılanır oldu; kolaylaştı, ama işini görmüyor.

Burada bir ayrım daha gerekir, çünkü gelenekte yalnızlığın olumlu bir biçimi de vardır. Uzlet ya da halvet, seçilmiş, süreli ve amaçlı bir yalnızlıktır — insanın kendisiyle ve Rabbiyle baş başa kalması; ruhî bir ihtiyaçtır ve pek çok gelenekte karşılığı vardır. Yalnızlık ise seçilmemiş, süresiz ve amaçsız bir kopukluktur. İkisi arasındaki fark iradedir: halveti insan seçer ve istediğinde bitirir, yalnızlıkta ise böyle bir kontrol yoktur. Bu ayrımı gözden kaçırmak iki hatayı birden üretir — ya her yalnızlık bir hastalık sayılır ve insanın tenhaya olan meşru ihtiyacı yok sayılır, ya da sürekli kopukluk "içe dönüklük" diye normalleştirilir. İnsanın hem cemaate hem halvete ihtiyacı vardır; asıl sorun, birinin diğerinin yerine geçmesidir.

Görünmeyen yalnızlıklar

Bazı yalnızlıklar dışarıdan hiç yalnızlık gibi görünmez. Bunların biri, yetişkin erkeklerin arkadaşlık ağlarının yaşla birlikte hızla daralmasıdır. Erkek arkadaşlıkları genellikle bir faaliyet üzerine kuruludur — okul, askerlik, iş, maç, kahve — ve faaliyet bitince ilişki de biter. Buna, duygusal paylaşımın erkekler arasında hâlâ zayıf olması eklenir: sohbet edilir ama dert anlatılmaz, bir sıkıntı olduğunda "iyiyim" denir. Üstüne, yardım istemenin bir zayıflık, bir konum kaybı gibi kodlanması gelir. Sonuçta ortaya, etrafında insan olan ama kimseye bir şey anlatamayan bir yığın insan çıkar; ve bu dışarıdan yalnızlık gibi görünmediği için, bedeli genellikle geç ortaya çıkar. Yalnızlığın en yoğun yaşandığı grup ise yaşlılardır, ve bu bir toplumun kendisi hakkında verdiği en açık bilgidir. Bir insan üretmeyi bıraktığında görünürlüğü de azalır: iş yerinden ayrılır, çocukları büyüyüp gider, akranları azalır, hareket kabiliyeti düşer, ve bir noktada evinden çıkmayan biri hâline gelir. Eskiden yaşlı hanenin içindeydi ve bir işlevi vardı — torun bakmak, tecrübe aktarmak, evin düzenini gözetmek; çekirdek ailede bu işlevlerin hiçbiri yoktur, ve işlevi olmayan insan misafir hâline gelir, misafir ise kendi evinde bile rahat olamaz. Ana babaya ihsan emrinin, ibadet emrinin hemen ardından gelmesi bu açıdan çok manidardır: yaşlıya bakış, bir toplumun verimlilik dışında bir değer tanıyıp tanımadığının testidir.

Yalnızlık yapısal bir mesele olduğu için, tavsiyelerin de yapısal olması gerekir. "Daha çok sosyalleş" demek, sokakta oturacak yeri olmayan, komşusunun kim olduğunu bilmeyen, günde üç saat yolda geçiren birine pek bir şey söylemez. Yapısal çözümler bellidir: insanların araba olmadan gidebildiği yürünebilir mahalleler, tüketim şartı olmayan ücretsiz kamusal alanlar, konutun ve işin iç içe olduğu, gündüz boşalmayan karma yerleşimler, tanışıklığın mümkün olduğu daha küçük ölçekli birimler. Bunlar tek tek insanların değil, karar verenlerin meselesidir — ama tek tek insanların talep etmesiyle gündeme gelir. Bu arada bireysel olarak yapılabilecek şeyler de vardır ve küçük oldukları için küçümsenmemeleri gerekir: haftada bir, aynı gün, aynı yerde düzenli bir buluşma kurmak (süreklilik, kendiliğindenliğin yerini tutar); aynı yerden alışveriş etmek, aynı kişiye gitmek (tekrar tanışıklık üretir); cemaate düzenli gitmek ve çıkışta beş dakika durmak; bir ihtiyaç sahibini düzenli ziyaret edip karşılıksız bir ilişki kurmak; ve isim öğrenmek — çünkü bir insanın ismini bilmek, onu kategoriden çıkarıp kişi hâline getirir. Bunların hiçbiri yalnızlığı bitirmez, ama yönünü değiştirir; büyük yapı değiştirilemiyorsa, insanın kendi etrafında küçük bir yapı kurması bile mümkündür, ve beş kişilik bir ağ hiç yoktan sonsuz kere iyidir.

Bakmak

Son olarak, sorumluluğun yerini doğru koymak gerekir: yalnız insan, yalnızlığından sorumlu tutulmamalıdır. "Kendini kapatmışsın", "çaba göstermiyorsun" gibi cümleler, yapısal bir sorunu bireysel bir kusura çevirir ve yalnız insana ikinci bir yük bindirir — hem yalnız hem suçlu. Hâlbuki bir insanın etrafında kimse yoksa, bunun sebeplerinin çoğu onun elinde değildir; sorumluluk yalnız olanda değil, onu görebilecek konumda olanlardadır. Zaten yalnızlık, üzerine konuşulması zor bir meseledir, çünkü itiraf edeni zayıf gösterir: "yalnızım" demek, "kimse beni istemiyor" demek gibi anlaşılır, ve bu yüzden yalnız insanların çoğu susar. Oysa mesele kişisel bir çekicilik meselesi değil, kurulan düzenin bir çıktısıdır; bunu söyleyebilmek bile bir rahatlama sağlar, çünkü insan bozuk değildir, içinde yaşadığı yapı öyle kurulmuştur. Bir mahallede kimin yalnız olduğunu bilen bir insan varsa, o mahalle henüz tamamen dağılmamış demektir; bilen kimse yoksa orada sadece binalar vardır, ve binalar kimseyi tutmaz. Yalnızlık, kimsenin olmadığı yerde değil, kimsenin bakmadığı yerde büyür; ve bakmak, en ucuz ama en zor müdahaledir. Bakabilmek için ise önce başı ekrandan kaldırmak gerekir — bütün mesele belki de bu kadar sıradan bir hareketle başlar, ve o hareket her gün yeniden verilen bir karardır.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm toplum