Kaçırdığımız Ölçü
Tabiatta her şey bir ölçü üzerine kurulu; ne fazla ne eksik. İnsan ise ölçüyü bilerek kaçırabilen tek varlık. Dengenin bir estetik, ahlaki ve varoluşsal ilke olarak düşünülmesi üzerine.
Tabiata dikkatle bakıldığında en çarpıcı olan şey, her şeyin bir ölçü üzerine kurulu olmasıdır. Su belli bir sıcaklıkta donar, belli bir sıcaklıkta kaynar; dünya güneşe öyle bir mesafededir ki biraz yakın olsa her şey yanar, biraz uzak olsa donardı; havadaki oksijen oranı bellidir, azı da çoğu da öldürücüdür. Her yerde ince, hassas, tam ayarlanmış bir denge vardır. Ve bu dengeyi bilerek kaçırabilen tek varlık insandır. Bu yazının meselesi, ölçüyü —dengeyi— yalnızca bir doğa yasası olarak değil, aynı zamanda bir estetik, ahlaki ve varoluşsal ilke olarak düşünmektir.
Ölçünün her yere sinmişliği
Ölçü, geleneğin dünyaya bakışının da merkezinde durur. Her şeyin bir ölçüye göre yaratıldığı (bk. Kamer, 49), göğün yükseltilip bir mizanın —bir denge, bir tartı— konduğu ve bunun ardından insana "ölçüde taşkınlık etmeyin, tartıyı adaletle tutun" denildiği hatırlatılır (bk. Rahman, 7-9). Bu sıralama dikkat çekicidir: önce kâinattaki ölçüden söz edilir, hemen ardından insanın davranışındaki ölçüye geçilir. Yani evrenin dengesi ile insanın tutumundaki denge, aynı ilkenin iki tezahürü olarak sunulur.
Bu bağlantı, ölçü fikrini soyut bir kural olmaktan çıkarıp kâinatın dokusuna bağlar. Tabiattaki her şey sınırını bilir: su donma noktasını, mevsim süresini, beden kendi işleyişini aşmaz. İnsan ise sınırını sürekli zorlar. Kâinat ölçüye zorunlu olarak uyar; insandan ise ölçüye iradesiyle uyması istenir. İşte insanı ayrı kılan da tam budur — o, evrende ölçüye uymayabilen tek varlıktır; ve bu istisna, hem büyüklüğünün hem tehlikesinin kaynağıdır.
Ölçünün beklenmedik bir yüzü, güzellikle kurduğu bağdır. Güzel bulunan hemen her şeyde bir oran, bir denge vardır: bir yüzün güzelliği hatlarının orantısında, bir müziğin güzelliği seslerin ölçülü dizilişinde, bir yapının güzelliği parçalarının uyumundadır. Ölçü bozulduğunda güzellik de bozulur; orantısız bir yapı, uyumsuz bir ses, aşırıya kaçmış bir süsleme rahatsız eder. Demek ki güzellik, büyük ölçüde ölçünün görünür hâlidir; estetik denen sezgi, aslında dengeyi fark etme yetisidir.
Bu, ölçüyü kuru bir ahlaki buyruk olmaktan çıkarıp somut bir sezgiye bağlar. İnsan, güzeli sevdiğinde farkında olmadan ölçüyü sevmektedir. Ve belki ahlaki ölçü ile estetik ölçü aynı kaynaktan beslenir: ölçülü bir hayat, ölçülü bir eser gibi güzeldir; ölçüsüz bir hayat, orantısız bir yapı gibi rahatsız edicidir. Eski düşünürlerin güzellik, iyilik ve doğruluğu birbirine bağlaması belki bu yüzdendir — üçü de bir dengenin tezahürüdür, ve ölçüyü bulan aynı anda hem iyiye hem güzele yaklaşır.
İnsanın ölçüsüzlük kapasitesi
İnsanın ayırt edici özelliği, belki tam olarak ölçüsüz olabilme kapasitesidir. Bir hayvan açlığını giderince yemeyi bırakır; insan tokken de yiyebilir. Bir hayvan ihtiyacı kadar biriktirir; insan ihtiyacının çok ötesinde biriktirebilir. Sınır tanımama yeteneği, insana özgü bir güçtür — ama aynı zamanda bir tehlikedir. Çünkü doğal sınırların ötesine geçebilme, hem büyük başarıların hem büyük yıkımların kaynağıdır.
İnsan, ölçüyü aşabildiği için medeniyet kurabilir; doğanın dayattığı sınırları zorlayarak barınak, tıp, sanat üretir. Ama aynı yetenek onu aşırılığa, israfa ve yıkıma da götürür. Ölçüsüzlük, bu yüzden insanın hem gücü hem zaafıdır; ve asıl mesele, bu gücü tümüyle bastırmak değil, onu bir ölçü içinde tutabilmektir. Sınır tanımayan bir güç, sahibini de çevresini de yıkar; ölçüye tabi kılınan aynı güç ise bir medeniyet kurar.
Bugün yaşanan çağ, belki tarihin en ölçüsüz çağıdır. Her şey aşırıdır: aşırı bilgi, aşırı uyaran, aşırı seçenek, aşırı tüketim. Eskiden insan ancak ulaşabildiği kadar bilgiye maruz kalırken, bugün taşıyamayacağı kadar bilgi sürekli üzerine akar. Eskiden mevsimine göre yenen yiyecekler artık her mevsim vardır; eskiden belli saatlerde biten gün artık hiç bitmez — ışık her zaman açık, ekran her zaman erişilebilirdir. Doğanın koyduğu sınırların neredeyse hepsi aşılmıştır.
Bu sınırsızlık çoğu zaman bir özgürlük olarak sunulur. Oysa ölçüsüz bir özgürlük, sıklıkla bir esarete dönüşür; çünkü sınırı olmayan şey, insanı yönetmeye başlar. En çok seçeneğe sahip çağ, en çok kararsızlık yaşayan çağdır; en çok bilgiye sahip olan, en çok kafası karışık olandır; en çok imkâna sahip olan, en çok tatminsiz olandır. Bu paradokslar, ölçünün kaçırılmasının bedelidir. Sınırsızlık, vaat ettiği doyumu vermez; çünkü doyum, bir ölçünün, bir "yeter" noktasının içinde mümkündür.
Fazlalığın değeri azaltması
Ölçüyü kaçırmanın tuhaf bir sonucu, fazlalığın elde olanın değerini azaltmasıdır. Bir şey nadir olduğunda kıymetlidir, bollaştığında kıymetini yitirir; su çölde altından değerli, ırmak kenarında bedavadır. Bu yüzden her şeyin bol olduğu bir çağda hiçbir şeyin tam kıymeti duyulamaz: bilgi boldur, o yüzden hiçbir bilgi derinleşmez; iletişim boldur, o yüzden hiçbir bağ derinleşmez; imkân boldur, o yüzden hiçbir imkân tam kullanılmaz.
Ölçü, bu açıdan bir yoğunlaştırma aracıdır. Sınırladığında, geriye kalanın değeri artar: az yendiğinde yemek daha lezzetli, az konuşulduğunda söz daha ağır olur. Bazı geleneklerin bilinçli sınırlamayı bir erdem sayması bundandır — oruç, sükût, inziva, hepsi birer azaltma pratiğidir; ve bu azaltma, azalttığı şeyin değerini yeniden hissettirir. Sınır, bir yoksullaştırma değil, çoğu zaman bir zenginleştirmedir: bir şeyi az ama gerçekten yaşamak, onu çok ama yüzeysel tüketmekten daha doludur.
Ölçüsüzlüğün en tehlikeli yanı, çoğu zaman fark edilmemesidir. Bir uca doğru yavaşça kayıldığında, her adım küçük olduğu için savrulma hissedilmez; bugün dünden biraz fazla, yarın bugünden biraz fazla, ve bir noktada başlanan yerden çok uzağa düşülmüş olur. Buna alışkanlık da eklenince aşırılık normal görünmeye başlar. Herkes aynı ölçüsüzlükte yaşadığında, o ölçüsüzlük bir standart hâline gelir; ve standartlaşmış bir aşırılığı fark etmek neredeyse imkânsızdır, çünkü kıyaslanacak bir denge kalmamıştır.
Bugün "normal" sayılan pek çok şey aslında bir aşırılıktır: normal görülen tüketim düzeyi, normal görülen meşguliyet, normal görülen uyaran miktarı — hepsi, birkaç kuşak öncesinin ölçüsüne göre taşkındır. Bu görünmezlik, ölçüyü geri kazanmayı zorlaştırır; çünkü bir sapma önce görülmeli, sonra düzeltilebilir. Görülmeyen bir sapma düzeltilemez. İşte bu yüzden ara sıra durup kendi hâline dışarıdan bakabilmek, "bu gerçekten gerekli mi, yoksa alışıldığı için mi normal geliyor?" diye sorabilmek önemlidir. Bu soru, görünmez hâle gelmiş aşırılıkları yeniden görünür kılar.
Orta yol
Ölçü fikrinin ahlaka uygulanışı, orta yol —vasat— kavramında billurlaşır. Gelenekte topluluk, "vasat bir ümmet" olarak tanımlanır (bk. Bakara, 143); buradaki "orta", sıradanlık değil, iki aşırı uç arasındaki dengeli konumdur. Klasik ahlak düşüncesi hemen her erdemi bu şekilde tanımlar: cömertlik, cimrilik ile savurganlığın ortasıdır; cesaret, korkaklık ile pervasızlığın ortasıdır. Her erdem bir dengedir; her kötülük, o dengenin bir yöne bozulmasıdır. Erdem aşırılıktan kaçınmak, kötülük bir uca savrulmaktır.
Dikkat çekici olan şudur ki orta yol, iki ucun tam ortasında sabit bir nokta değildir; duruma göre değişen, dinamik bir dengedir. Bazı durumlarda cömertlik daha çok vermeyi, bazılarında tutmayı gerektirir; bir yerde cesaret ilerlemeyi, başka bir yerde geri durmayı ister. Bu yüzden ölçüyü bulmak, bir kez öğrenilip bırakılacak bir kural değil, her durumda yeniden kurulması gereken bir dikkattir. Orta yol, bir konum değil, sürekli yenilenen bir ayardır.
Ölçüyü bulmak bu kadar zordur, çünkü ölçü bir formül değildir. "Şu kadar ye, bu kadar konuş, şu kadar çalış" diye bir liste yoktur; ölçü, her durumda yeniden bulunması gereken bir dengedir. Bu da onu sürekli bir uyanıklık meselesi kılar: dikkati gevşeyen kolayca bir uca savrulur, ölçüyü tutturan her an dikkatini koruyandır. Ölçü, uykuda tutulamaz; sürekli açık bir gözün işidir.
Bir de nefsin doğal eğilimi aşırılığa doğrudur. Az yemek zor, çok yemek kolaydır; ölçülü konuşmak zor, boşboğazlık kolaydır. Dengeyi tutmak bir iradeyle olurken, dengeyi kaçırmak kendiliğinden olur. Su nasıl doğal olarak aşağı akıyorsa, nefis de doğal olarak aşırılığa akar; ve dengeyi korumak, bu akışa karşı durmaktır. Bu yüzden ölçü hiçbir zaman bir kez kazanılıp bitmez; sürekli, akıntıya karşı verilen bir çabadır.
Duyguların ölçüsü
Ölçü meselesi yalnızca yeme, harcama, konuşma gibi dış davranışlarda değil, iç dünyada, duygularda da geçerlidir. Bir duygu, ölçüsünde kaldığında sağlıklı, aştığında zararlı hâle gelir. Korku ölçüsünde bir koruma, aştığında bir felçtir; üzüntü ölçüsünde bir olgunlaşma, aştığında bir çöküştür; sevinç bile ölçüsünü aştığında bir sarhoşluğa, gerçeği görmemeye dönüşebilir. İyi sayılan duygular da ölçü ister: sevgi ölçüsünü aştığında bir bağımlılığa, karşı tarafı boğan bir sahiplenmeye; bir şeye bağlılık ölçüsünü aştığında bir saplantıya dönüşebilir.
Klasik gelenek, duyguların yok edilmesini değil, dengelenmesini öğütler. Öfke tümüyle söndürülmez —çünkü haksızlık karşısında bir tepki gereklidir— ama dizginlenir; arzu yok edilmez —çünkü hayatı sürdüren odur— ama sınırlanır. Bu, duyguları düşman görmeyen bir yaklaşımdır: her duygunun bir işlevi vardır, ve mesele onu yok etmek değil, ölçüsünde tutmaktır — bir atın gücünü yok etmek değil, dizginini elde tutmak gibi. İçsel ölçü, dışsaldan daha zordur, çünkü duygular davranışlardan daha az denetlenebilir görünür; ama duygular da zamanla, bastırılarak değil, doğru bir ilişki kurularak terbiye edilebilir.
Ölçüsüzlüğün en çok hissedildiği yerlerden biri zamandır. Bir günün belli bir uzunluğu vardır, ama zaman sanki sınırsızmış gibi kullanılır; her şeye yer açmaya çalışılır, sonra hiçbirine tam yer verilemez. Zamanı ölçüsüz kullanmak onu değersizleştirir: her ana bir şey sıkıştırıldığında hiçbir an tam yaşanmaz. Ölçülü bir zaman kullanımı ise her ana hakkını vermektir — az şey yapmak ama tam yapmak, ve boşluk bırakmak; çünkü boşluk da bir ölçünün parçasıdır.
Tabiatta boşluk vardır: gece vardır, kış vardır, dinlenme vardır. Sürekli üretim, sürekli faaliyet, tabiatın ölçüsüne aykırıdır; toprak bile her yıl ekilmez, dinlensin diye nadasa bırakılır. İnsan ise kendine nadas tanımaz; sürekli üretmeye, sürekli meşgul olmaya çalışır, ve bu ölçüsüzlük onu tüketir. Belki de dinlenmeyi, boşluğu, sükûtu bir zaman kaybı değil, ölçülü bir hayatın zorunlu unsurları olarak görmek gerekir. Bir hayatın dolu olması, her anının doldurulmasıyla değil, doğru yerlerde boş bırakılmasıyla mümkündür.
Adalet: ölçünün en yüksek hâli
Ölçü kavramının belki en yüksek karşılığı adalettir. Arapçada adaleti karşılayan kökün anlamlarından biri denge ve eşitliktir; terazinin iki kefesinin eşitlenmesi gibi, adalet de bir dengenin sağlanmasıdır. Zulüm ise bu dengenin bozulmasıdır: bir şeyi olması gereken yerden başka yere koymak, hakkı sahibinden alıp başkasına vermek — hepsi bir ölçü bozulmasıdır. Bu açıdan adalet, soyut bir kural değil, kâinattaki ölçünün insan ilişkilerine yansımasıdır; nasıl gökler bir denge üzerine kuruluysa, insan ilişkileri de bir denge üzerine kurulmalıdır.
Göğün yükseltilip mizanın konduğu, ardından "tartıyı adaletle tutun, teraziyi eksik tutmayın" denilen ayet dizisi tam da bunu söyler: kâinatın ölçüsünden doğrudan insanın terazisine geçilir. Yani tartıda hile yapmak —somut bir alışveriş meselesi gibi görünse de— aslında kâinatın ölçüsüne aykırı davranmaktır; küçük bir haksızlık, evrensel bir dengesizliğin parçasıdır. Bu bağlantı, adaleti sıradan bir toplumsal kural olmaktan çıkarıp kozmik bir ilkeye bağlar: adaletli olmak, kâinatın ölçüsüne uyum sağlamak; zalim olmak, ona aykırı düşmektir.
Ölçü ile şükür arasında da bir bağ vardır. Elindekinin ölçüsünü bilen insan ona şükreder; ölçüyü kaçıran ise sürekli daha fazlasını isteyip elindekini görmez. Bu yüzden ölçüsüzlük, aynı zamanda bir nankörlük biçimidir: "yeter" diyememek, sahip olunanı yeterli görmemektir; ve "yeter" diyemeyen insan hiçbir zaman doymaz. "Yeter" demek ise bir olgunluktur — bir sınır çizebilmek, bir noktada durabilmek, sınırsız arzunun peşinde koşmayı bırakıp elindekiyle huzur bulabilmek.
Bu, mutlaka azla yetinmek anlamına gelmez; ölçü, azlık değil dengedir. Bazen ölçü, eksik olan yerde daha fazlasını istemektir; ama çoğu zaman, ve özellikle bu çağda, ölçü "yeter" diyebilmektir. Çünkü çağın hastalığı eksiklik değil, fazlalıktır; ve fazlalığın panzehri, bir sınır koyabilmektir.
Zorunluluk ile irade arasında
Kâinatın her yerinde bir ölçü vardır: yıldızların düzeni, mevsimlerin dönüşü, bedenin işleyişi, hepsi ince bir dengeye oturmuştur. İnsanın hayatına bakıldığında ise çoğu zaman ölçüsüzlük görülür: fazla istek, fazla telaş, fazla meşguliyet, fazla söz. Aradaki fark üzerinde durmaya değer — bütün kâinat ölçüye uyarken, insan neden uymaz? Cevap, belki de insana verilen imtihanın kendisindedir: kâinat ölçüye zorunlu olarak uyar, seçeneği yoktur; insana ise seçenek verilmiştir, ölçüye uymak ya da uymamak onun elindedir. Ve bu seçim, insanı hem özgür hem sorumlu kılar.
Ölçüyü bulmak, bu özgürlüğü doğru kullanmaktır: kâinatın zorunlu olarak yaptığını, insanın iradesiyle yapması. Bu, kolay ulaşılan bir durum değil, ömür boyu süren bir çabadır; çünkü nefis sürekli aşırılığa akar, çağ sürekli sınırsızlığı över, ve sapma çoğu zaman görünmezdir. Ama ölçünün bir değer, dengenin bir erdem olduğunu görmek, aramanın başlangıcıdır. Ölçüyü değerli bilen onu aramaya başlar; ve arayan, düşe kalka da olsa, zamanla ona biraz daha yaklaşır. Kâinat ölçüyü zorunlulukla taşır; insanın payına ise, onu iradesiyle taşımanın hem zorluğu hem şerefi düşer.