tefekkür

Bakmak ile Görmek Arasında

Hiç bu kadar çok şeye bakmamıştık ve hiç bu kadar az şey görmemiştik. Tefekkür, bakışı yeniden derinleştirme çabası.

Bakmak ile Görmek Arasında

Bugün bir insanın günde ortalama kaç görüntüye baktığını hesaplamak neredeyse imkânsızdır; sayı, anlamını yitirecek kadar büyüktür. Yüzlerce fotoğraf, onlarca video, sayısız başlık, yüz, mekân, haber, reklam. Hepsine bakılır. Hiçbiri görülmez.

Bakmak ile görmek arasında bir fark var ve bu fark, sadece dikkat meselesi değil. Bakmak gözün işi; görmek ise bütün insanın işi. Bir şeyi gerçekten görmek için ona zaman ayırman, onunla bir ilişki kurman, onu bir bağlama oturtman gerekir. Görmek, bakışın içine düşüncenin katılmasıdır.

Bu çağın bize verdiği şey görme değil, bakma imkânı. Hem de sınırsız. Ve tuhaf olan şu: bakma imkânı arttıkça görme kabiliyeti azalıyor.

Malumat, bilgi, hikmet

Aralarındaki farkı ayırt etmek işe yarıyor.

Malumat, dağınık verilerdir. Bir olayın olduğu, bir sayının şu kadar olduğu, birinin şunu söylediği. Malumat biriktirmek kolaydır; bugün neredeyse zahmetsizdir. Bir insan hiç düşünmeden, sadece kaydırarak, günde binlerce malumat toplayabilir.

Bilgi, malumatın bir düzene oturmasıdır. Parçaların birbiriyle ilişkisini görmek, sebebi sonuçtan ayırmak, bir şeyin niçin öyle olduğunu anlamak. Bilgi zaman ister; çünkü ilişki kurmak zaman alır.

Hikmet ise bilginin hayata dokunmasıdır. Ne bildiğin değil, bildiğinle ne yaptığın. Hangi bilginin ne zaman kullanılacağını, neyin söyleneceğini, neyin susulacağını bilmek. Hikmet en yavaş olanıdır; genellikle yaşla, tecrübeyle, hatayla gelir.

Bugün malumat patlaması yaşıyoruz ama bilgi ve hikmet aynı oranda artmıyor. Aksine, malumatın çokluğu diğer ikisini boğuyor. Çünkü zihin, sürekli yeni veri işlemekle meşgulken, eldeki veriyi derinleştirecek boşluğu bulamıyor.

Bir bahçe düşünün: sürekli yeni tohum atılıyor ama hiçbiri sulanmıyor. Toprak dolu görünür, ama hiçbir şey yetişmez.

Tefekkür, İslam düşüncesinde merkezî bir kavram; ama çoğu zaman soyut bir şey gibi anlaşılıyor — sanki gözleri kapatıp derin derin düşünmek. Oysa Kur'an'daki kullanımı çok daha somut. Tefekkür, çoğunlukla bakılan bir şey üzerinden yapılıyor.

Âl-i İmrân sûresinin sonundaki âyetler bunun en güzel örneğidir: göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için işaretler bulunduğu, bu kişilerin ayakta, otururken ve yatarken göklerin ve yerin yaratılışını düşündükleri anlatılır (bk. Âl-i İmrân, 190-191).

Buradaki tefekkür, dünyadan kaçarak değil, dünyaya bakarak yapılıyor. Gökyüzü, gece ve gündüzün değişmesi — bunlar herkesin her gün gördüğü sıradan şeyler. Ayet, olağanüstü bir şeye bakmayı emretmiyor; olağan olana başka türlü bakmayı öneriyor.

Bir başka âyette bu bakış insanın kendisine de yöneltilir: kendi nefislerinde de işaretler olduğu hatırlatılıp "hâlâ görmüyor musunuz?" diye sorulur (bk. Zâriyât, 21).

Bu soru, bakanların çokluğuna rağmen görenlerin azlığına işaret ediyor gibi. Yani mesele yeni bir manzara bulmak değil; aynı manzaraya bakan gözü değiştirmek.

Ayet: işaret demek

Türkçede "ayet" deyince yalnızca Kur'an'ın cümlelerini anlıyoruz. Oysa kelimenin kök anlamı "işaret", "alâmet", "delil". Kur'an kendi cümlelerine de ayet der, kâinattaki olgulara da. Yani iki tür ayet var: okunan ve görülen.

Bu, bakma biçimimizi değiştiren bir kavram. Eğer bir şey işaretse, bir şeye işaret ediyor demektir. Bir işaret levhasına bakıp da levhanın kendisini seyretmeye dalmak tuhaf olurdu; levha bize bir yön gösterir.

Kâinata işaret olarak bakmak, ondaki her şeyi bir yöne bakan bir levha gibi görmek demek. Yağmurun yağışı, bir çocuğun büyümesi, bir yaranın kapanması, mevsimlerin dönüşü — bunlar sadece olaylar değil, işaretler.

Bu bakış, dünyayı değersizleştirmiyor; tam tersine anlamlandırıyor. İşaret olan şey, işaretsiz olandan daha kıymetlidir.

Felsefenin hayretle başladığı söylenir. İslam düşüncesinde de benzer bir vurgu var: insanı düşünmeye sevk eden ilk şey, alışılmış olanın birden yabancılaşmasıdır.

Hayret, cehalet değil. Bir şeyi bilmemek başka, bir şeyin tuhaflığını görmek başka. Suyun kaynadığını herkes bilir; suyun neden kaynadığına hayret eden kişi ilim yapar. Çocuğun büyüdüğünü herkes bilir; bir bedenin kendi kendini kurmasına hayret eden kişi tefekkür eder.

Modern hayatın en sinsi kaybı belki de bu: hayret etme kabiliyeti. Her şeyin bir açıklaması olduğunu bildiğimiz için, hiçbir şeye şaşırmıyoruz. Oysa açıklamayı bilmek, hayreti ortadan kaldırmaz. Yağmurun nasıl oluştuğunu bilmek, gökten su düşmesinin tuhaflığını azaltmaz.

Açıklama ile anlam farklı katmanlar. Bir şeyin nasıl olduğunu bilmek, niçin olduğuna dair hiçbir şey söylemez. Biz nasıl'ı öğrendikçe niçin'i sormayı bıraktık; sanki ilki ikincisinin cevabıymış gibi.

İbret: karşıya geçmek

Kur'an'da sık geçen bir kelime: ibret. Kökü, "geçmek", "karşıya geçmek" anlamına gelir. Aynı kökten "ibare" (ifade), "tabir" (rüya yorumu) gelir. Hepsinde bir şeyden başka bir şeye geçiş var.

İbret almak, gördüğün şeyde takılıp kalmamak; oradan bir yere geçmek demek. Bir harabeyi görüp "harabe" demek, bakmaktır. O harabede bir zamanlar kurulmuş bir hayat görmek, sonra kendi kurduklarının da bir gün öyle olacağını anlamak — ibrettir.

Yani ibret, bakışın bir yolculuğa dönüşmesi. Nesneden manaya geçiş.

Bugün gördüğümüz görüntülerin bize ibret vermemesinin sebebi belki de bu: geçiş için gereken süre yok. Bir görüntüden diğerine geçmek yarım saniye sürüyor. Oysa bir görüntüden bir manaya geçmek dakikalar sürer.

Bir fark daha var, üzerinde az durulan. Kelimeyle görüntü zihinde farklı çalışır.

Kelime yavaştır ve senden bir şey ister: hayal etmeni. "Yaşlı bir adam kapının önünde oturuyordu" cümlesini okuyan herkes farklı bir adam görür, çünkü boşlukları kendi doldurur. Okuma, bu yüzden katılımcı bir eylemdir; zihin çalışır.

Görüntü hızlıdır ve senden bir şey istemez. Adamı sana hazır verir. Hiçbir boşluk bırakmaz, dolayısıyla hiçbir katılım talep etmez.

Bu, görüntünün kötü olduğu anlamına gelmiyor. Ama bir zihin, günlerce sadece görüntüyle beslenirse, hayal kurma kası zayıflar. Ve hayal kurma kası zayıflayan insan, sadece sanat üretemez hâle gelmez; başkasının yerine kendini koyamaz hâle gelir. Çünkü empati de bir hayal işidir: görmediğin bir hâli zihninde canlandırmak.

Merhametin azalmasıyla hayal gücünün azalması arasında bir bağ vardır. Vahyin bir kitap olarak, yani kelimeyle gelmiş olması bu açıdan da manidardır.

Ezber ile anlama

Bizim geleneğimizde ezberin özel bir yeri var ve bu, modern zihne çoğu zaman garip geliyor. Bilginin her an erişilebilir olduğu bir çağda, niçin bir şeyi ezberleyesin?

Cevap sanırım şu: ezberlenen şey, aranan şeyden farklı bir yerde durur. Aradığın bilgi dışarıdadır; ezberlediğin bilgi içeride, seninle birlikte yürür. Yolda, işte, uykusuz bir gecede yanındadır. Ve orada olduğu için, düşüncenin hammaddesi olabilir.

Zihin, ancak elinde tuttuğu malzemeyle düşünebilir. Her şeyi dışarıya yerleştirdiğimizde, düşünme anında elimiz boş kalıyor.

Ama ezber tek başına da yetmiyor. Anlamadan ezberlenen şey, taşınan ama açılmayan bir sandık gibi. Geleneğin ısrarı hep ikisinin birlikteliği üzerine olmuş: hıfz ve fehm — ezberlemek ve anlamak.

Fussilet sûresinde, ayetlerin hem ufuklarda hem nefislerde gösterileceği bildirilir. Ufuklar: dışarısı, kâinat, tabiat. Nefisler: içerisi, insanın kendisi. İki yön de gösterilecek.

Ama gösterilmek yetmiyor; bakan gözün de hazır olması gerekiyor. Ve işte modern hayatın asıl tahribatı burada: gözü hazırsız bırakıyor.

Sürekli uyarana maruz kalan bir dikkat, eşiğini yükseltir. Yüksek eşikli bir dikkat, sessiz olanı fark edemez. Gürültüye alışmış kulak, fısıltıyı duymaz. Hızlı kesimlere alışmış göz, durağan bir manzarada sıkılır. Bu bir zevk meselesi değil, fizyolojik bir eşik meselesi.

Sonuçta ortaya şu çıkıyor: kâinat hâlâ aynı işaretleri veriyor, ama alıcı bozulmuş.

Dikkatimizi neye verdiğimiz bu yüzden ahlaki bir mesele. İsrâ sûresindeki "kulak, göz ve kalp; bunların hepsi sorumludur" ifadesi tam da bunu söylüyor. Baktığımız şeyden sorumluyuz — sadece o şey iyi ya da kötü olduğu için değil, bakışımızı biçimlendirdiği için.

"Oku" emri neyi emretti?

İlk vahyin "Oku" ile başlaması üzerine çok konuşulur. Ama asıl dikkat çekici olan, emrin devamıdır: yaratan Rabbin adıyla okumak, O'nun insanı bir "alak"tan yarattığı, kalemle öğrettiği, insana bilmediğini öğrettiği anlatılır (bk. Alak, 1-5).

Emir sadece "oku" değil; "Rabbinin adıyla oku". Yani bir çerçeveyle oku. Okumanın bir yönü, bir niyeti, bir bağlamı olmalı.

Bugün okuma eyleminin başına gelen şey tam da bu çerçevenin kaybolması. Çok okuyoruz — belki tarihin en çok okuyan nesliyiz, gün boyu metin tüketiyoruz. Ama çerçevesiz okuyoruz. Ne için okuduğumuzu bilmediğimiz için, okuduğumuz şey bizde birikmiyor; içimizden geçip gidiyor.

Çerçevesi olan okuma, azı da çoğa çevirir. Çerçevesi olmayan okuma, çoğu da hiçe indirir.

Aynı sûrede kalemle öğretmekten söz edilmesi de tesadüf değil. Kalem, yavaşlatan bir alettir. Yazarken düşünmek zorunda kalırsın; çünkü el, zihinden yavaştır ve bu yavaşlık düşünceyi olgunlaştırır. Kalemin öğretmesi, yavaşlığın öğretmesidir.

Tefekkürün sınırsız bir zihin gezintisi olmadığını da söylemek gerekiyor. Gelenekte tekrarlanan bir uyarı var: yaratılan üzerine düşünün, Yaratan'ın zatı üzerine değil.

Bu uyarı ilk bakışta düşünceye konan bir yasak gibi durabilir. Oysa daha çok, aletin kapasitesine dair bir bilgidir. Bir terazi belli bir ağırlığa kadar tartar; üstüne çıkarsan tartmaz, bozulur. Akıl da öyle: kendi cinsinden olanı kavrar, olmayanı kavramaz. Kendi sınırının ötesine zorlandığında sonuç bilgi değil, kuruntu olur.

Bu sınırı bilmek insanı özgürleştiriyor aslında. Cevaplayamayacağın soruların peşinde ömür tüketmiyorsun. Elinin uzandığı yerde çalışıyorsun — ki orası da bir ömre fazlasıyla yeter.

Bir de şu var: tefekkür ile dalgınlığı ayırmak gerekiyor. Zihnin başıboş dolaşması tefekkür değil; çoğu zaman kaygının başka bir adı. Tefekkürün bir konusu, bir yönü ve genellikle bir sonucu vardır — insanı bir kanaate, bir şükre ya da bir amele götürür. Hiçbir yere varmayan, sadece dönüp duran düşünce, tefekkür değil evham.

Bunu ayırt etmenin bir yolu şudur: insan düşündükten sonra hafifliyorsa tefekkür etmiştir, ağırlaşıyorsa kuruntuya kapılmıştır.

Yavaşlık bir yöntemdir

Yavaşlığı bir yaşam tarzı süsü olarak değil, bir bilgi yöntemi olarak düşünmek gerekiyor. Bazı şeyler ancak yavaş yaklaşana görünür.

Bir kitabı hızlı okuyabilirsin, ama hızlı okunan kitap sadece bilgi verir; seni değiştirmez. Değiştiren okuma, durup düşündüğün, bir cümlenin üzerinde beklediğin, kitabı kapatıp tavana baktığın okumadır. O duraklamalar israf değil; kitabın asıl işini yaptığı anlardır.

Bir insanı hızlı tanıyamazsın. Bir mesele hızlı anlaşılmaz. Bir huy hızlı düzelmez. Bir kanaat hızlı yerleşmez.

Bunlar birer eksiklik değil, bir tabiat. Ve bu tabiata karşı hız dayatan her düzen, aslında insanın öğrenme kabiliyetine karşı çalışıyor demektir.

Tefekkürün gündelik birkaç pratiği, büyük laflar etmeden sıralanabilir.

Bir şeye uzun bakmak. Günde bir kez, herhangi bir şeye — bir ağaca, bir yüze, bir bardağa — alışılmıştan uzun bakmak. İlk saniyelerde sıkıntı gelir. Sonra o şeyin daha önce fark edilmeyen ayrıntıları belirmeye başlar. Sıkılma anı, görmenin başladığı eşiktir.

Soruyu açık bırakmak. Akla bir soru takıldığında, hemen cevabını aramamak. Cevabı üç saniyede bulmak, soruyu öldürür. Oysa cevaplanmamış bir soru, günlerce zihinde çalışır ve genellikle aranıp bulunan cevaptan daha derin bir yere varır.

Yazmak. Düşünüldüğü sanılan pek çok şeyin, yazmaya oturulunca aslında düşünülmemiş olduğu görülür. Yazı, düşüncenin sınavıdır. Bir fikir yazılamıyorsa, muhtemelen o fikir henüz anlaşılmamıştır.

Tekrar etmek. Aynı kitabı ikinci kez okumak, yeni bir kitap okumaktan çoğu zaman daha verimli. Çünkü ikinci okuyuşta metin değişmez, okuyan değişmiştir; ve bu fark, insana kendini gösterir.

Sessizlik. Kulaklıksız yürümek. Bu, listedeki en zor madde ve en çok işe yarayanı.

Gecenin işi

Tefekkür için gecenin ayrı bir yeri vardır. Kur'an'da gece namazından, gecenin bir bölümünde kalkmaktan söz edilmesi tesadüf değildir.

Gecenin bir özelliği, uyaranın azalması. Gürültü kesilir, ışık azalır, talepler durur. Gündüz boyunca dışarıdan gelen şeylerle dolu olan zihin, gece kendi içine dönecek boşluğu bulur. Bu yüzden geceleri düşünceler daha berrak gelir — hem iyileri hem kaygı verici olanları.

Pek çok insan için okumak ve yazmak ancak gece mümkün olur. Gündüz denendiğinde cümleler kurulmaz; çünkü zihnin bir kısmı hâlâ dışarıda, yapılacak işlerdedir.

Ama gecenin bir tehlikesi de vardır: aynı sessizlik, evhamı da büyütür. Gece düşünülen meselelerin bir kısmı sabah gülünç gelir. Bu yüzden gece düşünüp sabah karar vermek daha isabetlidir. Gece anlamak için, sabah hükmetmek için iyidir.

Bütün bunların işaret ettiği şey şudur: aslında yeni bir şey öğrenmeye çalışmıyoruz. Kaybettiğimiz bir kabiliyeti geri istiyoruz.

Çocuklar görmeyi bilir. Bir çocuk bir böceğin yürüyüşünü yirmi dakika seyredebilir. Onun için o böcek, dünyanın en ilginç şeyidir — çünkü henüz alışmamıştır. Alışkanlık, görmenin en büyük düşmanı. Bir şeye alıştığımızda ona bakmayı bırakırız; artık ne olduğunu bildiğimizi sanırız.

Tefekkür, bu alışkanlığı bozma çabası. Bildiğini sandığın şeye yeniden bakmak. Her gün doğan güneşi, ilk kez doğuyormuş gibi görebilmek.

Bunu sürekli başarmak mümkün değildir. İnsan çoğu gün, herkes gibi, bakıp geçer. Ama arada bir olur — bir akşam vakti, bir yağmur sonrası, bir çocuğun sorusunda — ve o an, gün boyu toplanan bütün malumattan daha fazlasını öğretir.

Belki de mesele şu: dünya bize sürekli bir şeyler gösteriyor. Biz sadece bakmakla meşgul olduğumuz için göremiyoruz.

Bu bir eksikliktir, bir suçlama değil. Kimse bakışını kasten körleştirmez; sadece herkesin bakışı, farkında olmadan, başkalarının kurduğu bir düzene göre biçimleniyor. O düzeni fark etmek bile başlı başına bir görme biçimi.

Ve galiba tek yapabileceğimiz bu: küçük aralıklar açmak. Günde birkaç dakika, kimsenin bizim için seçmediği bir şeye bakmak. Bir ağacın gövdesine, bir çocuğun elindeki çizgilere, tavandaki bir lekeye. Hiçbir şey öğrenmeyeceğimiz, hiçbir işe yaramayacak bir bakış.

Çünkü işe yaramayan bakış, aslında en çok işe yarayanı. Faydası hemen görünmediği için de en çok ihmal edileni.

Belki bir gün, o aralıklar genişler. Belki genişlemez. Ama en azından, baktığımız şeyi seçmiş oluruz — ve bir insanın kendi bakışını seçmesi, sanıldığından büyük bir hürriyet.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm tefekkür