tefekkür

Şükür: Bir Görme Biçimi

Şükrü genellikle iyi bir şey olduğunda hissedilen bir duygu sanıyoruz. Oysa şükür, olağan olanı olağanüstü görebilme yetisi; hep orada olan ama görmediğimiz şeyleri fark etme melekesi.

Şükür: Bir Görme Biçimi

Bir şeyin kıymetini, çoğu zaman ancak kaybedince anlıyoruz.

Sağlık, oradayken görünmez. Bir diş ağrısı başlayınca, ağrımayan bütün dişlerin bir nimet olduğunu fark ediyoruz.

Su, açtığında akar; ama bir gün akmayınca, o musluğun ne büyük bir kolaylık olduğunu görüyoruz.

Yakınlarımız yanımızdayken sıradan; ayrılınca ya da kaybedince, ne taşıdıklarını anlıyoruz.

Bu, insanın tuhaf bir kusuru: sahip olduğunu görmemek, kaybedince değerini anlamak.

Şükür, tam da bu kusurun panzehiri.

Şükrü yanlış anlamak

Şükrü çoğu zaman bir duygu sanıyoruz. Bir iyilik geldiğinde içimizde beliren o hoş his.

Ama bu tanım eksik. Çünkü bu tanıma göre şükür, sadece iyi bir şey olduğunda mümkün. Hayat olağan akışında giderken, şükredecek "özel" bir şey olmadığında, şükür de yok.

Halbuki asıl mesele, olağan olanı görebilmek.

Sağlığın yerinde olması olağan. Ama bu olağanlık, bir nimet olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Sadece görünmez kılıyor.

Şükür, işte bu görünmezliği kaldırmak. Hep orada olan ama fark etmediğimiz şeyleri, yeniden görünür hâle getirmek.

Yani şükür bir duygu değil, bir görme biçimi.

Alışkanlığın körlüğü

Neden olağan olanı göremiyoruz? Çünkü alışıyoruz.

İnsan zihni, tekrarlanan şeyi arka plana atacak şekilde çalışıyor. Yeni bir şey dikkat çekiyor; tanıdık olan görünmez oluyor.

Bunun bir mantığı var: eğer her an her şeyi eşit yoğunlukta algılasaydık, boğulurduk. Zihin, tanıdık olanı susturarak bize yeni olana odaklanma imkânı veriyor.

Ama bu mekanizmanın bir bedeli var: sahip olduğumuz her şey, zamanla arka plana düşüyor.

Yeni bir eve taşındığında bir hafta o evin güzelliğini yaşarsın. Bir ay sonra artık görmezsin. Ev aynı ev; değişen, senin dikkatin.

Şükür, bu körlüğe karşı bilinçli bir direniş. Alışkanlığın susturduğu şeyi, irade ile yeniden duyabilmek.

Nimeti saymanın imkânsızlığı

Kur'an'da çarpıcı bir ifade var:

"Eğer Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, sayamazsınız." (İbrahim, 34)

Bu cümle üzerinde durmaya değer. Nimetler o kadar çok ki, saymak bile mümkün değil.

Bir an durup gerçekten saymayı denesek — attığımız her nefes, kalbimizin her atışı, gözümüzün gördüğü her renk, kulağımızın duyduğu her ses — bir ömür yetmezdi.

Ama biz bunları hiç saymıyoruz. Çünkü hepsi olağan. Hepsi arka planda.

Bu ayet, aslında bir uyarı: fark etmediğin devasa bir zenginliğin içinde yaşıyorsun.

Zenginlik orada. Eksik olan, onu görecek göz.

Şükrün yönü

Şükrün ilginç bir özelliği var: onu ne kadar uygularsan, o kadar çoğalıyor.

Bir şeye şükretmeye başladığında, benzer başka şeyleri de fark etmeye başlıyorsun. Dikkatin o yöne ayarlanıyor.

Tersi de doğru. Şikâyet etmeye başladığında, şikâyet edilecek şeyler çoğalıyor. Çünkü dikkatin eksiklere ayarlanıyor.

Aslında dünya değişmiyor. Aynı hayatın içinde, hem şükredecek hem şikâyet edecek çok şey var. Hangisini gördüğün, dikkatini nereye çevirdiğine bağlı.

Bu yüzden şükür, bir bakıma bir seçim. Dünyanın hangi yüzüne bakacağını seçmek.

Ve bu seçim, zamanla bir alışkanlığa, sonra bir karaktere dönüşüyor. Şükreden insan, giderek daha çok şükredecek şey görüyor; şikâyet eden, daha çok şikâyet.

Beklentinin şükrü öldürmesi

Şükrü sessizce yok eden bir şey daha var: beklenti.

Bir şeyi hak ettiğimizi düşündüğümüzde, o geldiğinde şükretmiyoruz. Çünkü zaten bize aitmiş gibi görüyoruz. "Bu benim hakkımdı" dediğimiz şey için şükür duyulmaz.

Ve modern insan, giderek her şeyi hak ettiğini düşünüyor. Sağlık bir hak, konfor bir hak, hizmet bir hak. Bunlar sağlandığında bir memnuniyet değil, olması gerekenin olması hissi doğuyor. Sağlanmadığında ise öfke.

Bu, şükrü imkânsız kılan bir zihin durumu. Çünkü her şeyi hak ettiğini düşünen biri, hiçbir şeye şükredemez — sadece eksik kaldığında şikâyet eder.

Halbuki dikkatle bakıldığında, sahip olduğumuz hemen hiçbir şey "hak edilmiş" değil. Doğduğumuz yeri seçmedik. Sağlıklı bir bedenle doğmayı hak etmedik. Bizi büyütenleri, gördüğümüz ilgiyi hak ederek almadık. Bunların hepsi, ödediğimiz bir bedelin karşılığı değil; karşılıksız verilen şeyler.

Bunu fark etmek, beklentiyi kırıyor. Ve beklenti kırıldığında, şükür yeniden mümkün oluyor. Çünkü hak etmediğim bir şeyi aldığımı bildiğimde, onu bir lütuf olarak görebiliyorum.

Belki de şükrün ilk şartı, kendini bir alacaklı olarak görmekten vazgeçmek.

Kıyasın şükrü bozması

Şükrü en çok bozan şey, kıyas.

Sahip olduğun şeye bakıp şükredecekken, başkasının sahip olduğuna bakıp eksiğini görüyorsun.

Bir evin var — ama komşununki daha büyük. Bir işin var — ama arkadaşınınki daha iyi. Sağlığın yerinde — ama bir başkası daha güçlü.

Kıyas, elindeki nimeti bir eksiklige çeviriyor. Sahip olduğun şey değişmiyor; sadece onu artık yetersiz görüyorsun.

Bu, şükrün tam karşıtı. Şükür sahip olduğuna bakar; kıyas, sahip olmadığına.

Bir hadiste, "kendinizden aşağıda olana bakın, üstünde olana değil; bu, Allah'ın nimetini küçümsememeniz için daha uygundur" deniyor.

Bu, bir aşağılık öğüdü değil. Bir dikkat yönlendirmesi. Sürekli yukarı bakan göz, hiçbir zaman doymuyor; çünkü yukarıda hep daha fazlası var. Aşağı da bakabilen göz, elindekinin kıymetini görebiliyor.

Dilin şükrü şekillendirmesi

Kullandığımız dil, şükrümüzü de biçimlendiriyor.

Sürekli şikâyet dilini kullanan biri, giderek dünyayı o dille görüyor. "Yine mi", "bir türlü olmuyor", "hep aynı" — bu kalıplar, dikkati eksige sabitliyor.

Şükür dili ise tersini yapıyor. "İyi ki", "ne güzel", "elhamdülillah" gibi ifadeler, dikkati var olana çeviriyor.

Bu sadece bir söz meselesi değil. Dil, düşünceyi yönlendiriyor. Neyi sık söylüyorsan, onu sık görmeye başlıyorsun.

Eski kültürde gündelik dile yerleşmiş şükür ifadeleri vardı. Bir işe başlarken, bir nimet görünce, bir haber alınca söylenen kalıplar. Bunlar, şükrü bir alışkanlık hâline getiren küçük araçlardı.

Bu ifadeler dilden çekildikçe, şükür de zeminini kaybetti. Çünkü şükür, büyük anların değil, gündelik tekrarların işi. Ve o tekrarları taşıyan şey, dildi.

Bugün o dili yeniden kazanmak — yapmacık olmadan, içten bir biçimde — şükrü geri getirmenin bir yolu olabilir. Söylediğin şey, zamanla gördüğün şeyi değiştiriyor.

Zorlukta şükür

Şükrün en zor hâli, işlerin kötü gittiği zamanki şükür.

İyi bir şey olduğunda şükretmek kolay. Peki zorluk anında?

Burada şükrün daha derin bir katmanı açılıyor. Çünkü zorluk anında bile, hâlâ sayısız nimet duruyor. Bir sıkıntı, bütün nimetleri silmiyor; sadece dikkati kendine çekiyor.

Hasta olduğunda ağrı bütün dikkatini alıyor. Ama o an bile nefes alıyorsun, sevenlerin var, belki bir yudum su içebiliyorsun. Ağrı, bunları görünmez kılıyor — ama yok etmiyor.

Zorlukta şükür, ağrının perdelediği o nimetleri hatırlayabilmek. Bu, ağrıyı inkâr etmek değil; onun her şeyi karartmasına izin vermemek.

Bir de şu var: bazı zorluklar, sonradan nimete dönüşüyor. O an kötü görünen şeyin, zamanla bir hayır taşıdığı anlaşılıyor. "Olur ki bir şey sizin için hayırlı iken siz onu hoş görmezsiniz" deniyor.

Bunu bilmek, zorluk anında bile bir güven veriyor. Göremediğim bir hikmet olabilir.

Şükür ve hafıza

Şükrün beslendiği yer, hafıza.

Bir nimeti fark etmek için, çoğu zaman onun olmadığı bir zamanı hatırlamak gerekiyor. Zorluk çekmiş biri, kolaylığın kıymetini bilir; çünkü zorluğu hatırlar.

Bu yüzden hafızasını kaybeden, şükrünü de kaybediyor. Nereden geldiğini unutan insan, bulunduğu yeri hak ettiğini sanıyor.

Kur'an'ın İsrailoğulları'na tekrar tekrar "size verdiğim nimeti hatırlayın" demesi bu açıdan anlamlı. Nankörlük, çoğu zaman kötü niyetten değil, unutmaktan doğuyor. Kurtarıldığını unutan, kurtarıcıya sırt çeviriyor.

Kişisel hayatta da böyle. Bir dönem çok zorlanıp sonra rahata eren insan, zamanla o zorluğu unutuyor ve rahatı olağan sayıyor. Oysa o rahatın kıymetini bilmek için, geçmişteki zorluğu canlı tutmak gerekiyor.

Bu yüzden geçmişi hatırlamak — özellikle zor günleri — bir tür şükür eğitimi. "Bir zamanlar bu yoktu" diyebilmek, bugün olanı görmenin yolu.

Nankörlük ve unutkanlık, aynı kökten iki dal. Şükür ve hatırlama da öyle.

Şükrün eyleme dönüşmesi

Şükür sadece bir iç hâl değil; bir davranış da doğuruyor.

Bir nimetin kıymetini gerçekten bilen insan, onu israf etmiyor. Suyun kıymetini bilen, boşa akıtmıyor. Sağlığın kıymetini bilen, onu koruyor. Zamanın kıymetini bilen, boşa harcamıyor.

Yani şükür, nimeti korumaya ve iyi kullanmaya götürüyor.

Ayrıca şükür, paylaşmaya da götürüyor. Elindekinin bir lütuf olduğunu bilen insan, onu kendine ait bir hak gibi değil, emanet gibi taşıyor. Ve emaneti, ihtiyacı olanla paylaşmak, o emanetin hakkını vermek oluyor.

Bu yüzden gerçek şükür, sadece "teşekkür ederim" demek değil. Nimeti hak edecek şekilde yaşamak.

Klasik gelenekte şükrün üç mertebesinden söz edilir: kalple şükür (nimeti bilmek), dille şükür (ifade etmek) ve organlarla şükür (nimete uygun davranmak). Üçü tamamlanmadan şükür eksik kalıyor.

Bolluğun şükrü zorlaştırması

Tuhaf bir paradoks var: bolluk, şükrü kolaylaştıracakken zorlaştırıyor.

Az olan yerde her şey kıymetli. Bir portakalın nadir olduğu bir çağda, bir portakal büyük bir sevinçti. Bugün portakal her zaman var; ve tam da her zaman var olduğu için, kıymeti görünmez.

Bolluk, nimeti sıradanlaştırıyor. Her şeye kolayca ulaşabildiğimizde, hiçbirinin kıymetini tam duyamıyoruz.

Bu yüzden en çok sahip olan çağ, belki de en az şükreden çağ. Çünkü şükür, bir yokluğun ya da nadirliğin arka planında beliriyor; bolluğun içinde eriyip gidiyor.

Bunu aşmanın yolu, sanırım, yapay bir yokluk yaratmak değil — bu da bir gösteriş olabilir. Aksine, bolluğun içinde bilinçli bir dikkatle nadirliği hatırlamak. "Bu su her zaman akıyor ama akmayabilirdi" diyebilmek. Olağanın arkasındaki kırılganlığı görmek.

Çünkü sahip olduğumuz hiçbir şey garanti değil. Her nimet, aynı zamanda kaybedilebilir bir şey. Ve bu kaybedilebilirliği hatırlamak, ona bugünden şükretmeyi sağlıyor — kaybedene kadar beklemeden.

Oruç, belki de bu yüzden bu kadar merkezî bir ibadet. Bilinçli bir yokluk yaratarak, bolluğun körleştirdiği gözü yeniden açıyor. Aç kalan, ekmeğin kıymetini yeniden öğreniyor. Susuz kalan, suyun ne olduğunu yeniden anlıyor.

Yokluk, şükrün öğretmeni. Ve hiç yokluk görmeyen, çoğu zaman şükrü de öğrenemiyor.

Küçük bir uygulama

Bu meseleyi düşününce, kendime küçük bir alışkanlık edinmeye çalıştım.

Gün içinde, olağan bir anı — bir yudum su, bir nefes, bir güneş ışığı — bilinçli olarak fark etmek. Bir saniyeliğine durup, "bu bir nimet" demek.

Kulağa basit geliyor. Ama etkisi şaşırtıcı.

Çünkü bu küçük duruş, alışkanlığın körlüğünü bir an için deliyor. Görünmez olanı, bir saniyeliğine görünür kılıyor.

Ve o bir saniyeler biriktikçe, dünyaya bakışım değişiyor. Aynı hayat, aynı ev, aynı sıradan günler — ama içlerinde artık göremediğim bir zenginlik olduğunu biliyorum.

Şükür beni daha mutlu ediyor mu, emin değilim. Ama daha uyanık kılıyor, bundan eminim. Ve uyanıklık, mutluluktan daha kalıcı bir şey.

Son olarak

Şükrün en derin yanı, sanırım şu: şükreden insan, hiçbir zaman tam olarak yoksul değil.

Çünkü elindeki en küçük şey bile, ona bir zenginlik olarak görünüyor. Ve elindekini zenginlik gören insan, zengin demektir — malının miktarı ne olursa olsun.

Şikâyet eden insan ise, ne kadar çok şeye sahip olursa olsun, hep bir eksik görüyor. Ve eksik gören insan, yoksul demektir — malının miktarı ne olursa olsun.

Demek ki zenginlik, sahip olunanla değil, sahip olunanı görebilmekle ilgili.

Bu, ekonomik bir gerçek değil. Ama daha derin bir gerçek.

Ben zengin olmak istiyorum — bu anlamda. Sahip olduğumu görebilen biri olmak. Kaybedince değil, elimdeyken.

Henüz o gözü tam kazanmış değilim. Çoğu şeyi hâlâ görmüyorum, çoğu nimeti hâlâ arka planda bırakıyorum.

Ama en azından bakmayı öğreniyorum. Ve bakmayı öğrenmek, görmenin başlangıcı.

Bir de şu

Şükrün karşıtı, çoğu zaman nankörlük sanılır. Ama bence asıl karşıtı, fark etmemek.

Nankörlük, en azından farkındalık gerektirir — bir şeyi görüp değerini reddetmek. Oysa çoğumuzun hâli bu bile değil. Sadece görmüyoruz. Nimet orada, göz orada, ama aralarında bir bağ kurulmuyor.

Bu, aktif bir kötülük değil; bir uykuya benziyor. İçinde yaşadığımız zenginliği göremeden geçip gitmek.

Ve galiba hayatın büyük bir kısmı böyle geçiyor: sahip olduklarımızı görmeden, onları olağan sayarak, bir sonraki eksige bakarak.

Şükür, bu uykudan uyanmak. Etrafımızı saran ama görmediğimiz şeyleri, bir an için de olsa fark etmek.

Bu uyanış sürekli olmuyor; ben de sürekli uyanık kalamıyorum. Ama arada bir uyandığımda, gördüğüm şey her zaman aynı: çok şeyim var, ve çoğunu görmüyordum.

O görüş anları, hayatın en berrak anları. Ve onları çoğaltmak, belki de tefekkürün en somut meyvesi.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm tefekkür