yolculuk

Marifet: Bilmek ile Tanımak

Bir şey hakkında her şeyi bilip onu hiç tanımamak mümkündür. Malumat ile marifet, yani bilgi ile tanıma arasındaki fark ve dinî bilginin hangisini hedeflediği üzerine.

Marifet: Bilmek ile Tanımak

Türkçe, iki farklı bilme hâlini iki ayrı kelimeyle ayırır: "bilmek" ve "tanımak." Bir insanı, hakkındaki bütün bilgileri —doğum tarihini, geçmişini, alışkanlıklarını— okuyarak bilebilirsiniz; ama onunla hiç karşılaşmamışsanız, onu tanımıyorsunuzdur. Bir başkası aynı insanla yalnızca bir kez oturup konuşmuştur, hakkındaki verilerin çoğunu bilmez, ama onu tanır. Bu iki hâl arasındaki fark, modern kullanımda çoğu zaman silinir; her ikisine birden "bilgi" denir ve aralarındaki uçurum görünmez olur. Bu yazının meselesi, o uçurumu yeniden görünür kılmak: bilgi ile tanıma arasındaki farkı, ve dinî bilginin gerçekte hangisini hedeflediğini düşünmektir.

İki tür bilgi

Bilginin iki farklı biçimi vardır. Birincisi, bir şey hakkında bilgidir: önermelerle ifade edilen, aktarılabilen, kitaba geçirilebilen bilgi. Suyun iki hidrojen ve bir oksijenden oluştuğunu bilmek böyledir. İkincisi ise bir şeyi doğrudan bilmektir: onunla temas etmiş olmanın, onu tatmış, yaşamış olmanın verdiği bilgi. Suyun tadını bilmek böyledir — ve bu bilgi, hiçbir kimyasal formülle aktarılamaz. Birini haritaya, ötekini araziye benzetebiliriz: harita araziyi tarif eder, ama araziyi hiç yürümemiş biri, ne kadar iyi harita okursa okusun, o toprağı tanımaz.

Modern eğitim, ağırlıklı olarak birinci tür bilgiyi önemser; çünkü o ölçülebilir, sınanabilir, aktarılabilir. Oysa bazı gerçeklikler yalnızca ikinci kipte var olur. Bir acıyı, bir sevgiyi, bir korkuyu "hakkında bilgi" düzeyinde tarif edebilirsiniz; ama onu tanımak, ancak yaşamakla mümkündür. Ve en önemli şeylerin çoğu, tam da bu ikinci türdendir. Hakkında en çok konuşulan gerçeklikler —sevgi, ölüm, adalet, iman— haritası en çok çizilen ama en az yürünen topraklardır.

Malumat yığını ile marifet

Buradan önemli bir sonuç çıkar: bir şey hakkında sınırsız bilgi biriktirip yine de o şeye yabancı kalmak mümkündür. İnsan, bir konuda binlerce veri toplayabilir —tarihini, kavramlarını, tartışmalarını ezbere bilebilir— ve bütün bu birikime rağmen, o konunun işaret ettiği gerçekliği hiç tanımamış olabilir. Malumat, yani bilgi yığını, kendiliğinden marifete, yani tanımaya dönüşmez. Aradaki geçiş kendiliğinden olmaz; hatta çoğu zaman hiç olmaz.

Daha da incesi şudur: biriktirilen bilgi, bazen tanımanın önünde bir perdeye dönüşebilir. İnsan, bir şey hakkında o kadar çok şey bilir ki, artık o şeyle doğrudan karşılaşmaya ihtiyaç duymadığını sanır; bilgisi, onu gerçeklikle temastan alıkoyar. Her şeyi bilip hiçbir şeyi tatmayan bir zihin, kendi birikiminin içine kapanır. Bu yüzden bir alanda uzman olmak ile o alanın işaret ettiği hakikate yakın olmak, her zaman aynı şey değildir. Kimi zaman en çok bilen, en uzak olandır — çünkü bilgisi ona, aramayı bıraktıracak kadar çok gelmiştir.

Enformasyon bolluğunun yanılsaması

Bugünün dünyası, bu ayrımı görmeyi her zamankinden zorlaştırır. Her konuda sınırsız bilgiye anında ulaşılabilen bir çağ, insana her şeyi "bildiği" yanılsamasını verir. Bir konu hakkında birkaç dakikada geniş malumat toplanabildiği için, o konuyu gerçekten tanımak ile hakkında hızlıca bilgi edinmek arasındaki fark silinir. İnsan, parmak ucundaki bilgiyle, o bilginin işaret ettiği gerçekliğe de sahip olduğunu sanır; oysa çoğu zaman yalnızca haritanın daha ayrıntılı bir kopyasına sahip olmuştur.

Bu bolluğun sinsi bir etkisi vardır: tanımaya duyulan ihtiyacı köreltir. Bir şeyi doğrudan yaşamak, tatmak, onunla vakit geçirmek zahmetlidir ve yavaştır; hakkında bilgi toplamak ise hızlı ve kolaydır. İnsan, kolay olana yönelir ve zamanla, tanımanın o yavaş, zahmetli sürecini hiç göze almaz olur. Böylece bilgisi sürekli artarken, tanıması giderek zayıflar. Gitgide daha çok şey hakkında bilgi sahibi olup, gitgide daha az şeyi gerçekten tanıyan bir insan tipi ortaya çıkar.

Tanımanın ilişkisel doğası

Bilmek ile tanımak arasındaki en temel fark, tanımanın ilişkisel oluşudur. Bir olguyu bilmek, bileni değiştirmez; suyun formülünü öğrenen kişi, o bilgiden önceki hâliyle aynı kalır. Oysa bir şeyi gerçekten tanımak, tanıyanı da içine alır ve dönüştürür. Bir insanı tanımak, onunla bir ilişki kurmak demektir; ve hiçbir ilişki, taraflarını olduğu gibi bırakmaz. Tanıma, bilinen kadar bileni de ilgilendirir; bilgi ise yalnızca bilineni.

Bu yüzden marifet, mesafeli ve nesnel bir işlem değildir. Bir şeyi tanımak için ona yaklaşmak, onunla temas etmek, bir bakıma ona açılmak gerekir. Uzaktan, dokunmadan, etkilenmeden tanımak mümkün değildir. Tanıma, bir katılım ister. İşte bu yüzden bazı bilgiler, ne kadar zeki olursa olsun, uzak duran birine kapalı kalır; çünkü onları açan anahtar, zekâ değil, temas ve katılımdır. Kendini kapatan, ne kadar çok okursa okusun, tanıyamaz.

Yaşayarak açılan bilgi

Bazı bilgiler yalnızca yaşanarak açılır. Sabrı bir kavram olarak inceleyebilir, tanımını yapabilir, üzerine ciltler okuyabilirsiniz; ama sabrı gerçekten bilmek, ancak sabretmekle olur. Sabırlı olmayı yaşamamış biri, sabır "hakkında" ne kadar bilgili olursa olsun, onu tanımaz. Aynı şey merhamet, tevekkül, tövbe gibi bütün ahlaki ve manevi hakikatler için geçerlidir. Bunlar, bilgi nesnesi olmadan önce, yaşanacak hâllerdir; ve yaşanmadıkça, haklarındaki bilgi boş bir kabuk olarak kalır.

Bu, dinî bilginin en ayırt edici özelliğidir. Din, esasen "hakkında bilinecek" bir konu değil, "yaşanarak tanınacak" bir gerçekliktir. Onu yalnızca bir bilgi alanı gibi ele almak —kavramlarını, hükümlerini, tarihini öğrenip orada durmak— haritayı ezberleyip araziyi hiç yürümemeye benzer. Bilgi, yola çıkmak için gereklidir; ama yolun kendisi yürünmedikçe, varılacak yer tanınmaz. Marifet, yürüyenin bilgisidir; malumat ise yalnızca haritaya bakanın.

Aktarmanın sınırı

Bilgi ile tanıma arasındaki farkın en açık göründüğü yerlerden biri, aktarılabilirlikleridir. Bir şey hakkında bilgi, sözle, yazıyla, bir dersle bir başkasına eksiksiz aktarılabilir; öğreten bilir, öğrenen de öğrenir, ve aktarılan şey aynı kalır. Tanıma ise böyle devredilemez. Bir usta, çırağına bir hüneri anlatabilir, ama o hüneri onun yerine yaşayamaz; bir yol gösterici, yolu tarif edebilir, ama yolu onun adına yürüyemez. Marifet, ancak işaret edilebilen, gösterilebilen, ama sonunda herkesin kendi ayağıyla varması gereken bir bilgidir.

Bu, dinî bilginin neden yalnızca kitaptan öğrenilemediğini de açıklar. Kitap, bilgiyi aktarır; ama tanımayı aktaramaz, yalnızca ona doğru işaret edebilir. Geleneğin, ilmi hep bir insandan, bir sohbetten, bir beraberlikten almayı önemsemesinin sebebi budur: tanıma, bilginin kuru aktarımıyla değil, onu yaşamış birinin yakınında bulunmakla geçer. Bir hâl, ancak başka bir hâlden tutuşur. Yine de en iyi kılavuz bile, sonunda yolcuyu kendi adımlarıyla baş başa bırakır; çünkü tanımanın son kısmı, hiç kimsenin bir başkasının yerine yürüyemeyeceği bir mesafedir.

Marifetullah

Geleneğin manevi yolculuğu, tam da bu ayrımın üzerine kuruludur. Amaç, Allah "hakkında" bilgi biriktirmek değil, marifetullaha, yani O'nu tanımaya ulaşmaktır. İlahiyatın kavramlarını bilmek bir başlangıçtır; ama o bilginin kalbe inip bir tanımaya, bir yakınlığa dönüşmesi ayrı bir şeydir. Kalp, bu tanımanın organı olarak görülür; akıl bilgiyi toplar, kalp ise tanır. Ve bu tanımanın en belirgin işareti, bilginin insanda bıraktığı hâldir. Nitekim kulları içinde Allah'a hakkıyla saygı duyanların, gerçek anlamda bilenler olduğu hatırlatılır (bk. Fâtır, 28) — yani asıl bilgi, insanı derinden etkileyen, ona bir hâl kazandıran bilgidir, salt bir malumat değil.

Bu ölçü, bilginin niteliğini belirler. İnsanı hiç etkilemeyen, davranışına yansımayan, kalbinde bir iz bırakmayan bir dinî bilgi, henüz marifete dönüşmemiş demektir. Çünkü bir şeyi gerçekten tanıyan, ondan etkilenmeden kalamaz; tanıma, tarafsız bir gözlem değil, dönüştürücü bir temastır. Bilgisi arttıkça hâli değişmeyen kişi, henüz haritanın başındadır.

Zamanla derinleşen tanıma

Bilgi ile tanıma arasındaki bir başka fark, zamanla ilişkileridir. Bir olgu hakkında bilgi, bir kez edinilir ve orada durur; suyun formülünü bir kez öğrenen, onu bir daha "daha çok" öğrenmez. Tanıma ise hiçbir zaman tamamlanmaz; sürekli derinleşir. Bir insanı yıllarca tanıyan biri, onu her geçen yıl biraz daha tanır; ilk karşılaşmadaki bilgisi, yılların içinde bambaşka bir derinlik kazanır. Tanıma, bir kerede elde edilen bir mülk değil, zamanla olgunlaşan bir ilişkidir.

Bu, manevi bilginin neden bir varış değil bir yolculuk olduğunu açıklar. Marifet, bir noktada "tamamlandı" denip bırakılabilecek bir bilgi değildir; bir ömür boyunca derinleşen, her tecrübeyle biraz daha açılan bir tanımadır. Aynı hakikat, insanın hayatının farklı dönemlerinde farklı derinliklerde tanınır; gençlikte kavranan bir şey, yıllar sonra bambaşka bir ağırlıkla yeniden kavranır. Bu yüzden bir insanın dinî bilgisi, biriktirdiği malumatın hacmiyle değil, aynı hakikatleri ne kadar derinden tanır hâle geldiğiyle ölçülür. Bilgi yatayda genişler; tanıma dikeyde derinleşir.

Bilgi ile amelin birliği

Buradan, bilgi ile amel arasındaki kopmaz bağ da anlaşılır. Gerçek tanıma, davranışı da beraberinde getirir; bir şeyi hakkıyla tanıyan, ona göre yaşamadan edemez. Bir tehlikeyi gerçekten tanıyan ondan sakınır; tanımıyorsa, "hakkında bilgisi" olsa da sakınmaz. Bu yüzden bilinen ama yaşanmayan bir şey, çoğu zaman gerçekte bilinmiyor —yalnızca hakkında malumat sahibi olunuyor— demektir. Amelin bilgiden kopması, aslında bir bilgi eksikliğinin değil, bir tanıma eksikliğinin işaretidir.

Bu, "bildiğini yapmamak" denen hâlin de kökenini açıklar. İnsan çoğu zaman bir şeyin doğru olduğunu "bilir" ama yapmaz; ve bu tutarsızlık, iradesizlikten önce, bilginin türüyle ilgilidir. O bilgi, henüz kalbe inmiş, insanı içine almış bir tanıma değil, yüzeyde duran bir malumattır. Kalbe inen bilgi, kendiliğinden amele dönüşür; yüzeyde kalan bilgi ise, ne kadar doğru olursa olsun, davranışı harekete geçirmez. Demek ki mesele çoğu zaman "bilip yapmamak" değil, henüz gerçekten bilmemektir.

Şüphe karşısında

Bu iki bilgi türü, şüphe karşısında da farklı davranır. Bir şey hakkındaki önermesel bilgi, karşı argümanlara açıktır; onu bir delil kurar, bir başka delil sarsar, ve insan sürekli bir ispat-çürütme sarkacında kalabilir. Salt "hakkında bilgi" düzeyinde kurulan bir inanç, bu yüzden kırılgandır: onu ayakta tutan akıl yürütme sarsıldığında, inanç da sarsılır. Tanımaya dayanan bilgi ise başka türlü durur. Bir insanı yıllarca tanıyan biri, onun hakkında ortaya atılan bir iddiayla, tanımadığı biri gibi hemen sarsılmaz; çünkü onun bilgisi bir argümana değil, bir ilişkiye dayanır.

Bu, imanın neden salt bir çıkarım meselesi olmadığını gösterir. Yalnızca delillerle kurulmuş bir iman, delillerin gücüne bağlı kalır ve onlarla birlikte iner çıkar. Bir tanımaya dönüşmüş iman ise, bir zeminden çok bir bağa benzer; onu sınayan sorular, o bağı büsbütün koparmaz, olsa olsa derinleştirir. Bu, aklı ve delili dışlamak değildir; yalnızca, tanımanın verdiği sağlamlığın, tek başına aklın veremeyeceği bir şey olduğunu görmektir. Bilgi ikna eder; tanıma ise bağlar.

İki yönlü tehlike

Bu ayrım, iki farklı tehlikeye karşı uyanık olmayı gerektirir. Birincisi, biriktirilen bilgiyi tanıma sanmaktır: çok okumuş, çok öğrenmiş olmayı, hakikate yakınlıkla karıştırmak. Bu, bilgili ama uzak kalmanın tehlikesidir; insan, malumatının çokluğuna aldanıp aramayı bırakır. İkincisi ise tam tersidir: tanımayı yüceltip bilgiyi küçümsemek. "Ben kalben biliyorum, kitabi bilgiye ihtiyacım yok" diyerek ilmi hor görmek, marifeti temelsiz bir duyguya indirger. Oysa bilgi, tanımanın yolu ve zeminidir; onu atlayan, çoğu zaman tanıma sandığı şeyde yanılır.

Doğru tutum, ikisini birbirinin düşmanı değil, birbirinin tamamlayıcısı görmektir. İlim yoldur, marifet varış; ama varmak için yola ihtiyaç vardır. Haritasız yürüyen kaybolur, yürümeyen harita ise hiçbir yere ulaştırmaz. Bilgi olmadan tanıma temelsiz, tanıma olmadan bilgi ise ölüdür. Geleneğin dengesi, ikisini birlikte tutmakta; bilgiyi tanımaya açılan bir kapı olarak görüp, o kapıda durup kalmamaktadır.

Haritadan araziye

Sonuçta bilmek, haritaya sahip olmaktır; tanımak ise o toprağı yürümüş olmaktır. İkisi de değerlidir, ama aynı şey değildir; ve en büyük yanılgı, birincisine sahip olmayı ikincisi sanmaktır. Bir konuda ne kadar bilgi biriktirilirse biriktirilsin, o bilgi insanı gerçeklikle temasa geçirmedikçe, bir tanımaya dönüşmez. Ve bir tanımaya dönüşmeyen bilgi, insanı ne değiştirir ne de ona eşlik eder; yalnızca zihninde durur, hayatına inmez.

Bu yüzden dinî hayatta asıl mesele, ne kadar bilindiği değil, bilinenin ne kadar tanındığıdır. Az bilip çok tanıyan, çok bilip hiç tanımayandan ileridedir; çünkü onun bilgisi kalbine inmiş, hâline yansımış, hayatını biçimlendirmiştir. Bilginin nihai ölçüsü, miktarı değil, insanı nereye taşıdığıdır. Ve gerçekten tanınan bir hakikat, sahibini artık eskisi gibi bırakmaz — onu, haritaya bakan biri olmaktan çıkarıp, o toprakta yürüyen birine dönüştürür.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm yolculuk