Muharrem Ibis
yolculuk

Yıllar sonra yeniden seccadeye durmak: zor olan başlamak değil, ertesi gün yine kalkmakmış

Namaza yeniden başlamak sandığım gibi olmadı. Ne bir aydınlanma vardı ne bir coşku. Sadece bir seccade, biraz utanç ve ertesi gün yeniden kalkma meselesi.

Yıllar sonra yeniden seccadeye durmak: zor olan başlamak değil, ertesi gün yine kalkmakmış

Yeniden başladığım günü hatırlıyorum ama anlatacak bir şey yok.

Bir sabah kalktım ve kıldım. Bu kadar.

Bir aydınlanma yaşamadım, ağlamadım, içimde büyük bir şey kopmadı. Beklediğim buydu aslında — dönüş hikâyelerinde hep öyle anlatılıyor. Bende olmadı.

Sadece durdum, kıldım, bitti. Ve garip biçimde, hiçbir şey hissetmedim.

Hissetmemekten korkmak

İlk günlerin en zor tarafı buydu.

Yıllar sonra yeniden başlıyorsun ve bir karşılık bekliyorsun. Bir huzur, bir hafiflik, bir işaret. Gelmiyor.

O zaman içine bir şüphe düşüyor: acaba samimi değil miyim? Acaba sadece alışkanlıktan mı yapıyorum? Madem bir şey hissetmiyorum, ne anlamı var?

Bu şüphe beni birkaç kez durdurdu. "Hissetmeden kılmanın ne faydası var" diye düşündüm ve bıraktım. Sonra tekrar başladım.

Uzun sürdü anlamam: his, şart değilmiş.

Bir işi yapmanın karşılığı, o işi yaparken ne hissettiğine bağlı değil. Yorgun bir baba, çocuğunu sevmediğinden değil yorgun olduğundan az konuşuyor. Sevgi yerinde duruyor.

Namaz da öyle. Bazı vakitler dolu geçiyor, bazıları boş. İkisi de kılınmış oluyor.

Ve şunu fark ettim: doluluk, devam edenlere geliyor. Beklemekle değil, devam etmekle.

Ezberin yerinde durması

Beni en çok şaşırtan şey buydu.

On iki yıl boyunca bir kez bile okumadığım şeyler, ağzımdan kendiliğinden çıktı.

Kelimeler oradaydı. Sıraları, ritimleri, nerede duracağım — hepsi duruyordu. Zihnim unutmuştu ama dilim unutmamıştı.

Bu, beni tuhaf biçimde duygulandırdı. Çünkü orada duran şey benim emeğim değildi; çocukken birilerinin bana verdiği bir emanetti. Kimin öğrettiğini bile tam hatırlamıyorum.

O gün anladım ki çocuğa öğretilen şey, boşa gitmiyor. On iki yıl kullanılmasa bile, bir yerde duruyor.

Bunu şimdi bir sorumluluk olarak taşıyorum: bir çocuğa bir şey öğretirken, otuz yıl sonrasına konuşuyorsun.

Vakitleri öğrenmek

Pratik bir zorluk vardı ve kimse bundan bahsetmiyor: vakitleri bilmiyordum.

Yani kabaca biliyordum ama gün içinde ne zaman girdiğini takip edemiyordum. Yıllarca hayatım hiçbir dış takvime bağlı olmadan aktığı için, saatlerin böyle bölündüğünü unutmuşum.

İlk haftalar sürekli kaçırdım. Vakit girmiş, ben fark etmemişim; sonraki vakte kadar anlamamışım.

Sonra telefona bir hatırlatıcı kurdum. Bunu yapmak bana biraz tuhaf geldi başta — ibadeti alarma bağlamak.

Şimdi öyle düşünmüyorum. Bir şeyi hatırlamak için araç kullanmak, o şeye verilen değerin işareti. Unutmayı göze almamak demek.

Kaza borcunun ağırlığı

Bir de şu mesele var: geride kalanlar.

On iki yılın hesabını yapmaya kalkışırsan, altında kalıyorsun. Sayı o kadar büyük ki, bir daha başlamamak için yeterli bir sebep gibi duruyor.

İlk aylarda bu düşünce beni epeyce zorladı. "Nasılsa ödeyemem" hissi, bugünü de kılmama gerekçesi oluyordu.

Sonra bir ölçü buldum kendime: geçmişi değil, bugünü kılıyorum.

Kaza meselesi ayrı bir konu ve zamanla yoluna girer. Ama bugünü, geçmişin ağırlığı yüzünden kaçırmak — bu, borcu büyütmekten başka bir şey yapmıyor.

Borcu olan adam, bugün de harcamaya devam ederse borcu kapanmıyor. Önce harcamayı durdurmak lazım.

Düzen kurmanın zorluğu

Şu an en çok uğraştığım şey bu: düzenli kılabilmek.

Bazı haftalar beşi de tam. Bazı haftalar üçe düşüyor. Yorgunluk, mesai, yol, uyku — hepsi araya giriyor.

Uzun süre bunu bir başarısızlık olarak yaşadım. Bir vakit kaçırdığımda, o günün tamamını kaybetmiş gibi hissediyordum. Ve o his, ertesi günü de götürüyordu.

Sonra şunu öğrendim: bir vakti kaçırmak, düzenin bittiği anlamına gelmiyor.

Alışkanlık, hiç aksatmamak değil; aksadıktan sonra devam edebilmek.

Bu cümle bana pek çok şeyden daha çok yardım etti. Çünkü kusursuzluk hedefi, ilk kusurda insanı bıraktırıyor. Devamlılık hedefi ise kusuru içine alıyor.

Şimdi bir vakit kaçırdığımda kendime söylediğim şey şu: sıradaki vakit birazdan giriyor.

Az ama devamlı

Amellerin en makbulünün az da olsa devamlı olanı olduğuna dair ölçüyü, artık bir teselli olarak değil bir yöntem olarak okuyorum.

Çünkü bu, bir hedef düşürme değil; nasıl çalıştığına dair bir bilgi.

İnsan, coşkuyla başladığı şeyi coşku bitince bırakıyor. Sakin ve küçük başlayan ise devam ediyor.

Ben ilk aylarda fazlasını yapmaya çalıştım. Nafileler, uzun okumalar, gece kalkmalar. İki hafta sürdü, sonra hepsi çöktü ve farzlar da tehlikeye girdi.

Şimdi daha az şey yapıyorum ama bırakmıyorum.

Ve galiba doğru olan da bu: yükü taşıyabileceğin kadar almak. Taşıyamayacağın yükü alan insan, yükü de yolu da bırakıyor.

Utanç meselesi

Bunu yazmak zor ama en gerçek kısmı bu.

Yeniden başlarken karşılaştığım en büyük engel bilgi eksikliği değildi, tembellik de değildi. Utançtı.

Bir zamanlar bildiğin bir şeye yeniden başlamak, hiç bilmediğin bir şeye başlamaktan zor. Çünkü "yeni başlayan" olmayı kabul etmen gerekiyor — halbuki içinden bir ses "sen bunu zaten biliyorsun" diyor.

Bir de görülme korkusu var. Beni yıllardır bu hâlde tanıyan insanların ne düşüneceği. "Ne oldu buna" denmesi.

Bu korku, gerçekte hiç yaşanmadı. Kimse bir şey demedi. Zaten kimse benim ne yaptığımla o kadar ilgilenmiyordu.

Ama korkunun gerçek olması gerekmiyor ki engellesin. Aylarca engelledi.

Sessizce gitmek

Bu yüzden başlarken kimseye söylemedim ve bunun doğru bir karar olduğunu düşünüyorum.

İlan etseydim iki şey olurdu: bir kimlik üstlenirdim ve ilk aksamada o kimliği taşıyamazdım.

Sessiz gitmenin faydası şu: aksadığında sadece sen biliyorsun. Kimseye hesap vermediğin için, utanç da yok. Ve utanç olmayınca, geri dönmek kolay.

Bugün de kimse bilmiyor. Bu yazıyı okuyanlar hariç — ki onlar da beni tanımıyor.

Camiye gelen sıra

Şimdi bir eşikteyim.

Yıllardır cami, benim için bir bina. İçinden geçtiğim, önünden yürüdüğüm, bazen bakıp geçtiğim bir yer.

Vakit namazlarını orada kılmayı düşünüyorum. Belki bu hafta.

Bunu yazarken bile bir tereddüt var içimde ve tereddüdün ne olduğunu biliyorum: yabancılık.

İçeride nasıl davranılır, nereye durulur, kimler olur, bana nasıl bakılır — bunların hiçbirini bilmiyorum artık. Bir zamanlar biliyordum.

Bu, çok küçük bir korku. Anlatınca gülünç bile geliyor. Ama beni haftalardır durduran şey bu.

Sanırım pek çok insan aynı eşikte duruyor. İçeri girmek istiyor ama nasıl görüneceğinden çekiniyor.

Ve cemaatin çoğu bunun farkında değil. Kapıda duran adamı görmüyor.

Neden cemaat?

Tek başıma kılabiliyorum. Evde kılınan namaz da namaz.

Ama bir şeyin eksik olduğunu hissediyorum ve galiba şu: yalnız yapılan şey, yalnızlığını da taşıyor.

On iki yıllık uzaklığımın bir sebebi, hiçbir yere ait olmamamdı. Beni tutan bir bağ yoktu, gidişimi fark eden kimse yoktu.

Şimdi aynı hatayı tekrarlamak istemiyorum. Tek başına yürüyen insan, bir gün durduğunda kimse fark etmiyor.

Cemaat, bir denetim değil bir destek. Aynı saatte aynı işi yapan insanların yanında olmak, o işi yapmayı kolaylaştırıyor.

Bunu henüz yaşamadım. Ama olacağını düşünüyorum.

Sindirmeye çalışmak

Şu an yaptığım şeyi en iyi anlatan kelime bu: sindirmek.

Hızlı gitmeye çalışmıyorum. Bir anda çok şeyi düzeltmeye, çok şey öğrenmeye, bambaşka bir insan olmaya çalışmıyorum.

Çünkü on iki yılda kaybedilen bir şey, iki ayda geri gelmiyor. Gelirmiş gibi davranmak da bir çeşit sahtelik.

Sindirmek, öğrendiğin şeyin bir yerine oturmasını beklemek demek. Bir bilgiyi alıp hemen bir başkasına anlatmak yerine, önce onunla bir süre yaşamak.

Bu yüzden yavaş gidiyorum. Az okuyorum ama okuduğumu uygulamaya çalışıyorum. Az şey ekliyorum ama eklediğimi bırakmamaya çalışıyorum.

Bir de şu var: içimde henüz yerine oturmamış çok şey var. Bazı meseleleri hâlâ anlamıyorum. Onları zorla anlamış gibi yapmıyorum; bekletiyorum.

Hayata yansıması

En çok merak ettiğim şey buydu: namaz kılmak beni değiştirir mi?

Değiştirdiğini görüyorum ama beklediğim yerden değil.

Beklediğim: büyük bir manevi dönüşüm.

Olan: günün bölünmesi.

Kesintisiz akan bir gün, insanı içinde kaybediyordu. Şimdi gün beş parçaya bölünüyor ve her bölünmede kısa bir duruş oluyor.

O duruşlar, gün içinde kendime dönme fırsatı veriyor. Sabah kızdığım bir şeyin öğle vakti ne kadar küçüldüğünü fark ediyorum. Bir işe dalıp gitmişken, durduğumda nerede olduğumu görüyorum.

Bir de şu: hatırladığım günlerde daha sabırlıyım. Bunu ölçemem ama fark ediyorum. Daha az patlıyorum, daha çabuk toparlanıyorum.

Belki de asıl mesele buydu. İbadetin insanı kötülükten alıkoymasına dair ifadeyi, bir vaat olarak değil bir mekanizma olarak anlamaya başlıyorum: günde beş kez duran insan, kendini beş kez ayarlıyor.

Gevşeme dönemleri

Dürüst olmam gerekiyor: düz gitmiyor.

Bazı haftalar iyi geçiyor, bazı haftalar dağılıyorum. Ve dağıldığım haftalarda o eski boşluk hafifçe geri geliyor.

Bu bana bir şey öğretti: bağ, sürekli beslenmezse zayıflıyor. Bir kere kurulup bitmiş bir şey değil.

Eskiden bunu bir başarısızlık sayardım. Şimdi bir tabiat olarak görüyorum. İnsanın hâli dalgalı; hep aynı yoğunlukta olması beklenemez.

Önemli olan, dalga çukura indiğinde bırakmamak. Çünkü çukur geçici; bırakmak kalıcı.

Nerede olduğum

Bu yazıyı bir varış noktasından yazmıyorum.

Namaza yeniden başladım ve elimden geldiği kadar düzenli kılmaya çalışıyorum. Bazı vakitler kaçıyor. Camiye henüz gitmedim ama gideceğim.

İmanımı güçlendirmeye çalışıyorum — ve bunun bir düğmesi olmadığını, tekrarla, sabırla, yavaş yavaş olduğunu öğreniyorum.

Bu kadarı. Daha fazlasını iddia edemem.

Ama şunu söyleyebilirim: on iki yıl önceki hâlimle bugünkü hâlim arasında, sallanmanın durması var.

Hâlâ zorlanıyorum, hâlâ eksiğim, hâlâ pek çok şeyi bilmiyorum. Ama ayağımın bastığı bir yer var ve o yer sabit duruyor.

Geri kalanı zamanla.

Aynı eşikte duran birine

Bu yazıyı okuyup benzer bir yerde duran biri varsa, ona söyleyeceğim tek şey şu:

Hissetmeni bekleme. Başla, his sonra gelir.

Ve büyük başlama. Bir vakitle başla. Hepsini birden yapmaya çalışan insanların çoğu iki hafta sonra bırakıyor.

Bir de: kimseye söyleme. En azından başlarda. Kendi başına, sessizce, kimseye hesap vermeden.

Çünkü bu iş, kimsenin görmediği yerde tutuluyor.

Ve bir gün, kimsenin görmediği o yerde bir şeyin yerine oturduğunu fark ediyorsun.

Bilmediğim şeyler

Bir şeyi daha itiraf etmem gerekiyor: pek çok şeyi bilmiyorum.

Yıllar önce öğrendiklerimin bir kısmı eksik, bir kısmı karışmış. Bazı meselelerin doğrusunun ne olduğunu bilmiyorum. Bazı kelimelerin anlamını unutmuşum.

Ve bunu sormak zor geliyor. Çünkü sormak, bilmediğini kabul etmek; bir zamanlar bildiğin bir konuda bilmediğini kabul etmek ise daha da zor.

Bu yüzden uzun süre sormadım. Yanlış yaptığımı bile bile devam ettim.

Sonra şunu düşündüm: yanlış yapmaya devam etmek, sorup öğrenmekten daha utanç verici.

Şimdi soruyorum. Az, temkinli, ama soruyorum.

Ve fark ettim ki insanlar cevap vermekten memnun oluyor. Kimse "sen bunu bilmiyor musun" demiyor.

O korku da benimmiş.

Öğrenmenin sırası

Bir hata daha yaptım başlarken: her şeyi aynı anda öğrenmeye çalışmak.

Tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf — hepsine birden daldım. Sonuç, dağılmak oldu. Hiçbirinde ilerlemedim, hepsinde kayboldum.

Sonra sıralamayı basitleştirdim: önce yapmam gerekeni öğren, sonra genişlet.

Yani önce namazın doğrusu. Sonra günlük hayatın ölçüleri. Sonra daha geniş meseleler.

Bu sıralama, çok daha işe yaradı. Çünkü öğrendiğim şeyin karşılığını hemen görüyorum ve gördüğüm karşılık, bir sonrakini öğrenmeye istek veriyor.

Karşılığı olmayan bilgi, bir süre sonra sıkıyor.

Acele etmemek

En çok tekrarladığım şey bu.

İçimden bir ses "geç kaldın, hızlan" diyor. On iki yılı telafi etmem gerektiğini söylüyor.

Ama telafi diye bir şey yok. Geçmiş yıllar geçti; onları bugün iki kat çalışarak geri alamıyorum.

Elimde sadece bugün var. Ve bugünü, geçmişin telaşıyla yaşamak da bir çeşit kayıp.

Bu yüzden yavaş gitmeyi seçiyorum. Bir seferde bir şey. Bir vakit, bir alışkanlık, bir mesele.

Hızlı gidenlerin çoğunun durduğunu gördüm. Yavaş gidenler yürümeye devam ediyor.

Kimseyi yargılamamak

Bu yolculuğun bana öğrettiği en beklenmedik şey bu oldu.

On iki yıl uzakta duran biri olarak, uzakta duranları yargılayamam.

Çünkü onların yerinde durdum ve oradan bakınca her şeyin nasıl göründüğünü biliyorum. Kötü niyet yok orada. İsyan yok. Sadece bir sürüklenme var.

Bir zamanlar bana bağıranlar oldu. Hiçbiri işe yaramadı — aksine, daha da uzaklaştırdı.

Beni geri getiren şey, kimsenin sözü değildi. Bir boşluk hissiydi ve o boşluğun ne olduğunu kendim buldum.

Bu yüzden şimdi kimseye bir şey söylemiyorum. Soran olursa anlatıyorum, sormayana anlatmıyorum.

Ve şuna inanıyorum: insanı değiştiren şey söz değil, örnek. Sözle döndürülen insan az; bir hâli görüp özenen çok.

Şimdilik

Bu yazıyı bir ara noktadan yazıyorum.

Namaza başladım, düzenli tutmaya çalışıyorum, bazı vakitler kaçıyor. Camiye gitmeyi düşünüyorum ve henüz gitmedim.

Bir ay sonra nerede olacağımı bilmiyorum. Belki daha ileride, belki geri düşmüş olarak.

Ama bir şey biliyorum: yön belli.

Ve bir yolculukta yönü bilmek, hızdan daha önemli.

Bir okuyucuya

Bu yazıyı okuyup uzun süredir uzakta olan biri varsa, ona tek bir cümle:

Başlamak için hazır hissetmeni bekleme. O his gelmiyor.

Ben de beklemiştim. Yıllarca "bir gün, kendimi hazır hissettiğimde" diye düşündüm.

Hazır hissetmedim. Sadece bir gün başladım.

Ve hazırlık, başladıktan sonra geldi.

Ve galiba çoğu şey böyle: hazır olduğun için başlamıyorsun; başladığın için hazır oluyorsun.

Bunu on iki yıl geç öğrendim. Ama öğrendim.

Bu hafta camiye gidebilirsem, bir sonraki yazıyı oradan yazacağım.

Gidemezsem de yazacağım — çünkü gidememek de bu yolculuğun bir parçası.

Çünkü bu yolculukta düşmek de yürümenin bir parçası. Yürümeyi bırakmadıkça, düşmek yenilgi sayılmıyor.

Yarın sabah alarm çalacak. Kalkmaya çalışacağım.

Kalkamazsam da öğleyi kılarım. Sıradaki vakit hep geliyor ve her vakit yeni bir başlangıç sayılıyor.

Bu düzenin en merhametli tarafı bu galiba: günde beş kez yeniden başlama imkânı.

Kaçırdığın vakti telafi eden bir vakit hep var. Bunu bilmek, insanı bırakmaktan alıkoyuyor.

Yol uzun ama adım küçük. O kadarı elimden geliyor.

İlgili kategori

yolculuk