yolculuk

Yeniden Seccadeye Durmak

Namaza yeniden başlamak, anlatıldığı gibi olmuyor. Ne bir aydınlanma var ne bir coşku; sadece bir seccade, biraz utanç ve ertesi gün yeniden kalkma meselesi.

Yeniden Seccadeye Durmak

Uzun bir aradan sonra namaza yeniden başlamanın anlatacak bir hikâyesi çoğu zaman yoktur: bir sabah kalkılır ve kılınır, o kadar. Bir aydınlanma yaşanmaz, gözyaşı dökülmez, içeride büyük bir şey kopmaz — oysa dönüş hikâyeleri hep öyle anlatıldığı için beklenen budur. Sadece durulur, kılınır, biter; ve tuhaf biçimde hiçbir şey hissedilmez. Bu yazının konusu da o hissizlikle başlayan yolun kendisi: yeniden başlarken karşılaşılan gerçek zorlukların, anlatılan büyük sahnelerle hiç ilgisi olmaması.

His, şart değil

Yıllar sonra yeniden başlayan bir insan bir karşılık bekler: bir huzur, bir hafiflik, bir işaret. Gelmez. O zaman içine bir şüphe düşer — acaba samimi değil miyim, acaba sadece alışkanlıktan mı yapıyorum, madem bir şey hissetmiyorum ne anlamı var? Bu şüphe insanı birkaç kez durdurur, "hissetmeden kılmanın ne faydası var" dedirtip bıraktırır, sonra yeniden başlatır. Geç anlaşılan şey şudur: his, şart değildir. Bir işi yapmanın karşılığı, o işi yaparken ne hissedildiğine bağlı değildir; yorgun bir baba çocuğunu sevmediğinden değil yorgun olduğundan az konuşur, ama sevgi yerinde durur. Namaz da öyledir — bazı vakitler dolu geçer, bazıları boş; ikisi de kılınmış olur. Ve asıl önemlisi: doluluk, bekleyenlere değil devam edenlere gelir. His gelsin diye beklemek değil, his gelmese de devam etmek, o duyguyu zamanla getiren şeydir. Bunu bilmek, ilk günlerin en yıpratıcı korkusunu — "demek ki içten değilim" korkusunu — etkisiz kılar.

Yeniden başlarken en şaşırtıcı şeylerden biri, yıllarca bir kez bile okunmayan ezberlerin ağızdan kendiliğinden çıkmasıdır. Kelimeler oradadır: sıraları, ritimleri, nerede durulacağı — hepsi durur; zihin unutmuştur ama dil unutmamıştır. Bu, insanı tuhaf biçimde duygulandırır, çünkü orada duran şey kişinin kendi emeği değil, çocukken birilerinin verdiği bir emanettir — çoğu zaman kimin öğrettiği bile tam hatırlanmaz. Buradan büyük bir sorumluluk da anlaşılır: bir çocuğa bir şey öğretmek, yıllar öteye konuşmaktır. Çocuğa öğretilen şey, on yıllarca kullanılmasa bile boşa gitmez, bir yerde durur ve gün gelir işe yarar. İnsanın en karanlık döneminden geri dönerken tutunduğu ilk basamak, çoğu zaman böyle eski bir emanettir — kendi seçmediği, ama kendisine bırakılmış bir sermaye.

Vakit, borç ve telafi

Kimsenin bahsetmediği pratik bir zorluk vardır: vakitleri takip edememek. Hayatı uzun süre hiçbir dış takvime bağlı olmadan akan bir insan, saatlerin böyle bölündüğünü unutur; ilk haftalar vakit girer, fark edilmez, sonraki vakte kadar anlaşılmaz. Bir hatırlatıcı kurmak başta tuhaf gelir — ibadeti alarma bağlamak; oysa bir şeyi hatırlamak için araç kullanmak, ona verilen değerin işaretidir, unutmayı göze almamak demektir. Bir başka ağırlık, geride kalanların hesabıdır: uzun bir aranın hesabı yapılmaya kalkışılırsa, sayı o kadar büyür ki bir daha başlamamak için yeterli bir sebep gibi durur, ve "nasılsa ödeyemem" hissi bugünü de kılmama gerekçesine dönüşür. Buradan çıkışın ölçüsü basittir: geçmiş değil, bugün kılınır. Kaza ayrı bir meseledir ve zamanla yoluna girer; ama bugünü geçmişin ağırlığı yüzünden kaçırmak, borcu büyütmekten başka bir şey yapmaz — borçlu bir insan bugün de harcamaya devam ederse borcu kapanmaz, önce harcamayı durdurmak gerekir. Bu düzenin en merhametli tarafı da buradadır: kaçırılan vakti telafi eden bir sonraki vakit hep gelir; günde beş kez yeniden başlama imkânı vardır, ve bunu bilmek insanı bırakmaktan alıkoyar.

Yeniden başlarken en çok uğraşılan şey düzenli kılabilmektir: kimi hafta beş vakit tamdır, kimi hafta üçe düşer — yorgunluk, mesai, yol, uyku araya girer. Bu uzun süre bir başarısızlık olarak yaşanır; bir vakit kaçırıldığında o günün tamamı kaybedilmiş gibi hissedilir, ve o his ertesi günü de götürür. Sonra öğrenilen şey her şeyi değiştirir: bir vakti kaçırmak, düzenin bittiği anlamına gelmez. Alışkanlık, hiç aksatmamak değildir; aksadıktan sonra devam edebilmektir. Bu ayrım hayatidir, çünkü kusursuzluk hedefi insanı ilk kusurda bıraktırır, oysa devamlılık hedefi kusuru içine alır. Aynı ölçü, "amellerin en makbulü az da olsa devamlı olanıdır" hükmünde de vardır — ki bu bir hedef düşürme değil, insanın nasıl çalıştığına dair bir bilgidir: coşkuyla başlanan şey coşku bitince bırakılır, sakin ve küçük başlayan devam eder. İlk aylarda fazlası denenir — nafileler, uzun okumalar, gece kalkmaları; birkaç hafta sürer, sonra hepsi çöker ve farzlar bile tehlikeye girer. Doğru olan, yükü taşınabilecek kadar almaktır: taşıyamayacağı yükü alan insan, yükü de yolu da bırakır.

Utanç ve sessizce başlamak

Yeniden başlarken en büyük engel çoğu zaman bilgi eksikliği ya da tembellik değil, utançtır. Bir zamanlar bilinen bir şeye yeniden başlamak, hiç bilinmeyen bir şeye başlamaktan zordur, çünkü "yeni başlayan" olmayı kabul etmek gerekir — oysa içeriden bir ses "sen bunu zaten biliyorsun" der. Bir de görülme korkusu vardır: insanı yıllardır bu hâlde tanıyanların ne düşüneceği, "ne oldu buna" denmesi. Bu korku gerçekte çoğu zaman hiç yaşanmaz — kimse bir şey demez, zaten kimse bir başkasının ne yaptığıyla o kadar ilgilenmez; ama korkunun engellemesi için gerçek olması gerekmez. Bu yüzden sessizce başlamak doğru bir karardır. İlan edilseydi iki şey olurdu: bir kimlik üstlenilir ve ilk aksamada o kimlik taşınamazdı. Sessiz gitmenin faydası şudur: aksandığında sadece kişinin kendisi bilir, kimseye hesap verilmediği için utanç da olmaz, ve utanç olmayınca geri dönmek kolaydır. Aynı sebeple, "bilmiyorum" demek de zorlaşır — bir zamanlar bilinen bir konuda bilmediğini kabul etmek daha da ağırdır, ve bu yüzden insan uzun süre sormaz, yanlış yaptığını bile bile devam eder. Oysa yanlış yapmaya devam etmek, sorup öğrenmekten daha utanç vericidir; ve sorulduğunda görülür ki insanlar cevap vermekten memnun olur, kimse "sen bunu bilmiyor musun" demez. O korku da kişinin kendi içinden çıkmış bir korkudur.

Tek başına, evde kılmak da mümkündür ve evde kılınan namaz da namazdır; ama bir eksiklik hissedilir, ve galiba şudur: yalnız yapılan şey, yalnızlığını da taşır. Uzaklığın bir sebebi çoğu zaman hiçbir yere ait olmamaktır — insanı tutan bir bağ, gidişini fark eden kimse yoktur; ve tek başına yürüyen insan bir gün durduğunda kimse fark etmez. Bu yüzden cemaat bir denetim değil, bir destektir: aynı saatte aynı işi yapan insanların yanında olmak, o işi yapmayı kolaylaştırır. Ama camiye ilk adım, çoğu insan için küçük ama gerçek bir korkuyla gecikir: içeride nasıl davranılacağı, nereye durulacağı, nasıl bakılacağı bir zamanlar bilinirken artık bilinmez. Anlatılınca gülünç gelen bu yabancılık, insanı haftalarca kapıda tutabilir. Pek çok kişi aynı eşikte durur — içeri girmek ister ama nasıl görüneceğinden çekinir; ve cemaatin çoğu bunun farkında bile değildir, kapıda duran adamı görmez. Oysa o adamı görmek ve ona en küçük bir kolaylık göstermek, çoğu vaazdan daha çok iş görürdü.

Sindirmek ve öğrenmenin sırası

Yeniden başlayan bir insanın yapabileceği en iyi şey, hızlanmamaktır. Uzun sürede kaybedilen bir şey kısa sürede geri gelmez; gelirmiş gibi davranmak da bir çeşit sahteliktir. Sindirmek, öğrenilen şeyin bir yerine oturmasını beklemek demektir — bir bilgiyi alıp hemen bir başkasına anlatmak yerine, önce onunla bir süre yaşamak. Bu yüzden az okuyup okunanı uygulamak, az şey ekleyip ekleneni bırakmamak, henüz yerine oturmamış meseleleri zorla anlamış gibi yapmayıp bekletmek en sağlam yoldur. Aynı yavaşlık öğrenmenin sırasında da geçerlidir: her şeye birden dalmak — tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf — dağılmakla sonuçlanır, hiçbirinde ilerlenmez, hepsinde kaybolunur. Basit bir sıralama çok daha işe yarar: önce yapılması gerekeni öğrenmek, sonra genişletmek — önce namazın doğrusu, sonra günlük hayatın ölçüleri, sonra daha geniş meseleler. Bunun sebebi psikolojiktir: öğrenilen şeyin karşılığı hemen görülünce, o karşılık bir sonrakini öğrenmeye istek verir; karşılığı olmayan bilgi ise bir süre sonra yorar.

Namaz kılmanın insanı değiştirip değiştirmediği en çok merak edilen şeydir, ve değiştirdiği görülür — ama beklenen yerden değil. Beklenen, büyük bir manevi dönüşümdür; olan ise günün bölünmesidir. Kesintisiz akan bir gün insanı içinde kaybeder; namazla gün beş parçaya bölünür ve her bölünmede kısa bir duruş olur. O duruşlar, gün içinde insana kendine dönme fırsatı verir: sabah kızılan bir şeyin öğle vakti ne kadar küçüldüğü fark edilir, bir işe dalıp gidilmişken durulduğunda nerede olunduğu görülür. Namazı hatırlanan günlerde insan daha sabırlıdır — ölçülemez ama fark edilir: daha az patlar, daha çabuk toparlanır. Belki asıl mesele de budur. İbadetin insanı kötülükten alıkoymasına dair ifade, bir vaat olarak değil bir mekanizma olarak anlaşılmaya başlanır: günde beş kez duran insan, kendini beş kez ayarlar. Ve bir yön düzeltmesi ne kadar sık yapılırsa, yoldan o kadar az sapılır.

Telafinin yanılsaması

Yeniden başlayan bir insanın içinde ısrarlı bir ses vardır: "geç kaldın, hızlan." Kaybedilen yılların telafi edilmesi, bugün iki kat çalışılarak geri alınması gerektiğini söyler. Oysa telafi diye bir şey yoktur; geçmiş yıllar geçmiştir ve bugün iki kat ibadetle geri gelmezler. İnsanın elinde yalnızca bugün vardır — ve bugünü, geçmişin telaşıyla yaşamak da başlı başına bir kayıptır, çünkü o telaş dikkati bugünden çalar. Bu yüzden yavaş gitmeyi seçmek bir gevşeklik değil, bir olgunluktur: bir seferde bir şey — bir vakit, bir alışkanlık, bir mesele. Hızlı gidenlerin çoğunun bir süre sonra durduğu, yavaş gidenlerin ise yürümeye devam ettiği görülür. Çünkü hız, coşkuya bağlıdır ve coşku tükenir; yavaşlık ise iradeye bağlıdır ve irade, kullanıldıkça güçlenir. Telafi etme telaşını bırakmak, aslında zamanı Allah'a, çabayı kendine ait bilmenin pratik bir hâlidir.

Yeniden başlayan bir insanın kabul etmesi gereken bir gerçek daha vardır: pek çok şeyi artık bilmemek. Yıllar önce öğrenilenlerin bir kısmı eksik, bir kısmı karışmıştır; bazı meselelerin doğrusu bilinmez, bazı kelimelerin anlamı unutulmuştur. Bu eksikliği taşımak, onu hemen kapatmaya çalışmaktan daha sağlıklıdır — çünkü hemen kapatma telaşı, insanı yine her şeye birden dalmaya ve dağılmaya götürür. Eksik olduğunu bilerek, ama eksikliğin utancına teslim olmadan devam etmek; bilmediğini azar azar, temkinle sorup öğrenmek; ve henüz oturmamış meseleleri zorla anlamış gibi yapmadan bekletmek — bunların hepsi aynı olgunluğun parçalarıdır. İnsan, tam olmadan da yürüyebileceğini kabul ettiğinde rahatlar. Zaten hiçbir yolcu, yola çıkmadan önce yolun tamamını öğrenmez; öğrenmesi gereken kadarını öğrenir, gerisini yürüdükçe öğrenir. Eksikliğini taşıyabilen insan yürür; eksiksiz olmayı bekleyen insan hiç başlamaz.

Dalga, yön ve örnek

Bu yol düz gitmez: kimi hafta iyi geçer, kimi hafta dağılınır, ve dağılınan haftalarda o eski boşluk hafifçe geri gelir. Bundan çıkarılan ders şudur: bağ, sürekli beslenmezse zayıflar — bir kere kurulup biten bir şey değildir. Bu bir başarısızlık değil, bir tabiattır; insanın hâli dalgalıdır, hep aynı yoğunlukta olması beklenemez. Önemli olan, dalga çukura indiğinde bırakmamaktır, çünkü çukur geçicidir, bırakmak kalıcı. Böyle bir yoldan geçen bir insanın öğrendiği en beklenmedik şey de, uzakta duranları yargılayamamaktır: o durakta durmuş biri, oradan bakınca her şeyin nasıl göründüğünü bilir — orada çoğu zaman kötü niyet de isyan da yoktur, sadece bir sürüklenme vardır. Ve insanı geri getiren şey, kimsenin sözü ya da bağırışı değil, çoğu zaman kendi içinde büyüyen bir boşluk hissidir; sözle döndürülen insan azdır, bir hâli görüp özenen çoktur — yani insanı değiştiren söz değil, örnektir. Bütün bunların sonunda kalan şey bir varış değil, bir yöndür: bir insanın nerede olacağı bir ay sonra bilinmez, belki daha ileride belki geri düşmüş olur; ama yön bellidir, ve bir yolculukta yönü bilmek hızdan daha önemlidir. Aynı eşikte duran birine söylenebilecek tek şey de sadedir: başlamak için hazır hissetmeyi beklememek — çünkü o his gelmez; hazırlık, başlandıktan sonra gelir. İnsan hazır olduğu için başlamaz; başladığı için hazır olur. Ve düşmek de bu yolculuğun bir parçasıdır: yürümek bırakılmadıkça, düşmek yenilgi sayılmaz.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm yolculuk