tefekkür

Niçin Buradayız?

Anlam sorusu, rahat zamanlarda susuyor. Ama bir gün mutlaka geliyor ve cevabı olmayan insan, o gün ayakta duracak bir şey bulamıyor.

Niçin Buradayız?

Niçin buradayız? Bu, insanın kaçamadığı tek sorudur. Yıllarca ertelenebilir, meşguliyetle bastırılabilir; ama bir gün, çoğu zaman beklenmedik bir anda gelir. Bir hastalıkta, bir kaybın ardından, ya da hiçbir sebep yokken, sıradan bir akşamda: bütün bunlar ne için? Ve o an, insanın elinde bir cevap yoksa, ayağının bastığı zemin kayar. Bu yazının meselesi, bu sorunun neden bu kadar temel olduğunu ve ona verilen cevabın hayatı nasıl taşıdığını düşünmektir.

Anlamın tuhaflığı

Anlamın tuhaf bir yanı vardır: olduğunda görünmez, kaybolduğunda belirir. İnsan hayatını anlamlı bulduğu sürece bunu düşünmez bile; sabah kalkar, işine gider, yorulur ama taşır. Anlam kaybolduğunda ise aynı hayat taşınamaz hâle gelir. Değişen dışarısı değildir: iş aynıdır, ev aynıdır, insanlar aynıdır. Değişen, geçen günlerin bir yere gittiğine dair histir. O his gidince, en kolay işler bile ağırlaşır. Anlamsızlık, çoğu zaman yorgunluktan daha yorucudur; çünkü yorgunluk bedeni, anlamsızlık ise iradeyi tüketir.

İnsanlar anlamı farklı yerlerden alır. Kimi yaptığı işin bir fayda üretmesinden, kimi sevdiği ve kendisine ihtiyaç duyan insanlardan, kimi bir amaçtan, bir davadan, kimi de bir topluluğa ait olmaktan. Bunların hepsi gerçek anlam kaynaklarıdır ve küçümsenmemelidir. Ama hepsinin ortak bir zayıflığı vardır: geçici olmaları. İş biter, insanlar gider, hedeflere ulaşılır, topluluklar dağılır. Ve o an, o kaynağa bağlanmış anlam da gider. Emeklilikte, çocuklar evden ayrıldığında, uzun süre peşinden koşulan bir hedefe varıldığında insanların bir boşluğa düşmesi bundandır: anlamlarını, tabiatı gereği geçici olan bir şeye bağlamışlardır.

Ödünç ve kalıcı anlam

Burada ödünç alınmış anlam ile kalıcı anlam arasındaki fark belirir. Geçici bir kaynağa bağlanan anlam, aslında ödünçtür; kaynak durduğu sürece işler, kaynak çekildiğinde geri alınır. İnsan böyle bir anlamı üretmez, yalnızca kiralar; ve kiralanan hiçbir şeyin üstüne kalıcı bir hayat kurulamaz. Bir hedefin ardındaki anlam, hedefe varıldığında tükenir; bir ilişkideki anlam, ilişki bozulduğunda dağılır. Oysa asıl aranan, bir kaynağa değil, kaynakların da ötesinde duran bir zemine bağlı olan anlamdır. Böyle bir zemin, tek tek kayıpların hepsini taşıyabilir; çünkü onlardan birine değil, hepsini kuşatan bir yöne dayanır.

Sorunun kendisi de üzerinde durmayı hak eder. Hiçbir canlı niçin var olduğunu sormaz; sadece yaşar. İnsan sorar, ve sorduğu için huzursuzdur. Bu huzursuzluk bir arıza mı, yoksa bir işaret midir? Bir benzetme yardımcı olabilir: açlık, yiyeceğin var olduğunun kesin delili değildir, ama bir uyuma işaret eder — aç olan varlık, doyabileceği bir dünyada yaşamaktadır. Susuzluk suyun, yorgunluk uykunun karşılığını bulur. Anlam ihtiyacının da bir karşılığı olabilir mi? Bu bir ispat değildir; ama ciddiye alınmayı hak eden bir sorudur.

Modern hayat bu soruyu hem daha çok bastırır hem de daha keskin hâle getirir. Konfor ve dikkat dağınıklığı, insana soruyu erteleme imkânı sunar; ekran, meşguliyet ve sürekli bir uyaran akışı, o sessiz aralığı doldurarak sorunun sesini kısar. Ama bastırılan soru yok olmaz, yalnızca birikir. Ve ne kadar uzun ertelenirse, geldiği gün o kadar sarsıcı olur. Geçmişte insan bu soruyla daha erken, daha yavaş yüzleşirdi; bugün ise çoğu zaman onunla ancak bir kriz anında, hazırlıksız yakalandığı bir yerde karşılaşır. Sorudan kaçmanın kolaylaşması, onunla yüzleşmeyi kolaylaştırmaz; yalnızca zamanını geciktirir ve bedelini ağırlaştırır.

Geleneğin cevabı

Gelenek bu soruya çok kısa bir cevap verir: insanların ve cinlerin ancak kulluk etsinler diye yaratıldığı bildirilir (bk. Zâriyât, 56).

Bu cevap ilk bakışta dar görünebilir. "Kulluk" kelimesi yalnızca ibadet olarak anlaşıldığında, hayatın amacı birtakım ritüelleri yerine getirmeye indirgenmiş gibi olur — bir ömür, birkaç ritüel için mi? Oysa kelime çok daha geniştir. Kulluk yalnızca namaz ve oruç değil, bir yönelme hâlidir; hayatın tamamını bir yöne göre kurmaktır. İbadet, kulluğun bir parçasıdır, tamamı değil. Bu okuma, cevabı bambaşka bir yere taşır.

Bu genişleme anlaşıldığında gündelik hayata bakış değişir. Çalışmak, aileye bakmak, bir insana yardım etmek, işini düzgün yapmak, hatta dinlenmek — niyetle yapıldığında bunların da bir karşılığı olur. Böylece hayat, "dinî hayat" ile "gündelik hayat" diye iki ayrı alana bölünmekten çıkar. Tek bir hayat vardır ve niyet, onun her parçasına dokunur. Sıradan bir mesaide geçen sekiz saat, ibadet vaktinin dışında kalan boş bir aralık değildir; nasıl çalışıldığına, kime nasıl davranıldığına göre o da hesaba girer. Bu, bir insanın hayatının çok daha büyük bir kısmını anlamlı kılar.

Kulluk bir yönelme

Kulluğu bir yönelme olarak anlamak, onu bir kurallar listesinden ayırır. Kurallar listesi hayatın küçük bir kısmını kaplar; gerisi denetim dışında, anlamsız bir alan olarak kalır. Bir yön ise hayatın tamamına siner: aynı işi, aynı sıradan günü, bağlı olduğu yöne göre yeniden anlamlandırır. Bu yüzden kulluk, insanı daraltan değil, aslında genişleten bir çerçevedir; çünkü hiçbir anı hesabın dışında bırakmaz, ama hiçbir anı da boğmaz. Bir yöne göre yaşamak, her adımı emirle doldurmak değil, her adımın nereye baktığını bilmektir. Böyle bir hayatta özgürlük ortadan kalkmaz; yalnızca yönünü bulur.

Bir anlam çerçevesinin işe yarayıp yaramadığı rahat zamanlarda anlaşılmaz; sınav, zor zamanda olur. Bir kayıp, bir hastalık, bir başarısızlık geldiğinde asıl soru şudur: elindeki çerçeve insanı taşıyor mu? Anlamı yalnızca işten, hedeflerden, birikimden alan bir çerçeve, bir gece boşluğa düşen insanı tutamaz; çünkü bağlandığı her şey aynı düzlemdedir — dünyevi, geçici, kaybedilebilir. Kaybedilebilir bir şeye bağlanmış anlam, o şey kaybolunca gider. Bir çerçevenin sağlamlığı, kaybedilemeyecek bir şeye bağlı olup olmadığıyla ölçülür.

Ölümle sınama

Bir çerçeveyi sınamanın en keskin yolu, ölümü hesaba katmaktır. Eğer her şey ölümle bitiyorsa, bugün yapılan hiçbir şeyin uzun vadeli bir anlamı yoktur. Bu karamsar bir cümle değil, mantıksal bir sonuçtur: yüz yıl sonra kimse kimseyi hatırlamayacak, bin yıl sonra hiçbir iz kalmayacaksa, iyi ya da kötü olmak da sonucu değiştirmez. Bu ihtimal ciddiye alındığında, ahlakın zemininin ne kadar kaygan olduğu görülür. "İyi insan olmak" bir tercihtir, ve tercihler değişebilir. Âhiret fikri bu zemini sağlamlaştırır: yapılan hiçbir şey kaybolmaz, hiçbir zulüm karşılıksız kalmaz, hiçbir sabır boşa gitmez. Bu, bir teselli olmanın ötesinde bir çerçevedir.

Kaybedilemeyecek bir zemine bağlanan bir hayatta, gündelik kayıpların dokusu da değişir. Her kayıp yine acıtır; ama artık bütünü çökerten bir yıkım değil, taşınabilir bir eksilme hâline gelir. Çünkü asıl dayanak, kaybedilen şeyin kendisi değildir. Bir malı, bir imkânı, hatta bir sevdiğini yitiren insan, her şeyini yitirmiş olmaz; elinde, hiçbir kaybın alıp götüremeyeceği bir yön kalır. Bu, acıyı yok saymak değil, onu bir çerçeveye oturtmaktır. Çerçevesiz acı sınırsızdır ve insanı içine çeker; çerçeveli acı ise bir yeri vardır, bir sınırı vardır, ve tam da bu sınır sayesinde taşınabilir.

Hayatı bir imtihan olarak görmek ilk bakışta ağır gelebilir; sürekli sınanan, sürekli gözetlenen bir hayat kulağa yorucu gelir. Oysa imtihan fikri iki şey söyler. Birincisi: burada olan her şeyin bir karşılığı vardır — ne çekilen zorluk ne yapılan iyilik boşunadır. İkincisi: burası nihai yer değildir, buradaki adaletsizlikler son söz değildir. Bu ikinci kısım, haksızlığa uğrayan için bir umut kaynağıdır. Dünyada adaletin tam sağlanmadığı görüldüğünde, hesabın bir yerde tutulduğunu bilmek katı değil, merhametli bir fikirdir; çoğu zaman mazlumun tek dayanağıdır.

Anlamın işlevsel bir yanı da vardır: anlamı olan insan, zorluğa daha çok dayanır. Aynı yükü taşıyan iki kişiden, niçin taşıdığını bilen, diğerinden çok daha uzun dayanır. Ailesi için çalıştığını bilen biriyle yalnızca vakit geçiren biri, aynı işi farklı taşır. Bu, anlamın bir dayanıklılık kaynağı olduğunu gösterir. Burada bir itiraz akla gelebilir: "Madem anlam sadece dayanıklılık sağlıyor, belki de işlevsel bir yanılsamadır." Ne var ki bir şeyin faydalı olması, onun yanlış olduğunu göstermez; fayda ne doğruluğun ne de yanlışlığın delilidir. Anlamın işe yaraması, onun gerçekliği sorusunu ne kapatır ne de çürütür.

Üstelik dikkatle bakıldığında, ihtiyacın kendisi de bir veridir. İnsanın anlama duyduğu ihtiyaç, gelip geçici bir heves değil, türün her çağında, her kültüründe yeniden beliren kalıcı bir yönelimdir. Hiçbir toplum, bu soruyu tümüyle bir kenara bırakıp yalnızca yeme, içme ve barınma üzerine kurulmamıştır; her topluluk, kendince bir anlam çerçevesi, bir "niçin" cevabı üretmiştir. Bu kadar köklü ve evrensel bir ihtiyacın hiçbir karşılığı olmayan boş bir arzu olması, en azından şaşırtıcıdır. Bir uyum ihtimalini büsbütün dışlamak da, kabul etmek kadar bir inanç gerektirir. Emin olunabilecek tek şey şudur: bu ihtiyaç gerçektir, ve onu görmezden gelen hiçbir hayat, uzun vadede rahat etmemiştir.

Bu büyük soruların gündelik hayatta çok somut karşılıkları vardır. Bir anlam çerçevesi, sabah kalkmayı kolaylaştırır, yorgunluk anında dayanmayı sağlar, kimsenin görmediği yerde dürüst kalmak için bir sebep verir, kayıp anında hayatı taşınabilir kılar. Bunlar küçük görünür; ama bir ömür bu küçük anlardan oluşur. Ve o anlarda insanı ayakta tutan şey büyük fikirler değil, o fikirlerin gündelik hâle gelmiş hâlidir. Bir çerçeve soyut kaldığı sürece zor anda işe yaramaz; büyük bir fikir ancak küçük hatırlatmalara —bir niyete, bir duruşa, bir alışkanlığa— bağlandığında zor anda kendiliğinden devreye girer. İbadetlerin gündelik ve tekrarlı olması bu yüzden anlamlıdır: onlar, büyük cevabın günlük hayata inmiş hâlidir.

Anlamın bedeli

Anlamlı bir hayatın bir bedeli de vardır. Anlamsız bir hayatta hiçbir şeyin hesabı yoktur; insan istediğini yapar, kimseye açıklama borcu duymaz. Anlam geldiğinde sorumluluk da gelir. Yapılan şeylerin bir karşılığı olduğu düşünülmeye başlandığında, ne yapıldığına dikkat etmek gerekir. Bu bir yüktür. Pek çok insan anlam sorusundan kaçarken, aslında bu yükten kaçıyor olabilir. Sorumsuzluğun konforu gerçek bir konfordur; ama bedeli, o boşluk hissidir. Ve bir noktadan sonra boşluğun bedeli, sorumluluğun bedelinden daha ağır gelmeye başlar.

Anlam sorusu yalnızca kişisel bir mesele de değildir. Bir toplumun ölçüsü, o toplumun anlam çerçevesinden çıkar. Ölçü varsa adalet mümkündür, nefsin terbiyesi mümkündür, emanetin korunması mümkündür. Ölçü yoksa her şey tercihe kalır; ve tercihler, çoğu zaman gücü elinde tutanın lehine işler. Çerçeve çözüldüğünde ölçü de çözülür — bunun izleri bugün pek çok alanda görülebilir. Bu yüzden "niçin buradayız" sorusu, mahremiyetine rağmen, bir toplumun ortak zeminini de ilgilendirir.

Bu bağ ilk bakışta uzak görünebilir; oysa oldukça doğrudandır. Bir insanın niçin dürüst olduğu, niçin emanete riayet ettiği, niçin gücü yettiği hâlde haksızlık etmediği, sonuçta hayatını neye göre kurduğuna bağlıdır. Ortak bir ölçü zayıfladığında, bu soruların cevabı da tek tek kişilerin değişken tercihlerine kalır; ve tercihler birbirini tutmadığında, bir arada yaşamayı mümkün kılan güven aşınır. Anlam çerçevesi yalnızca tek bir insanı ayakta tutan bir iç destek değil, bir toplumu bir arada tutan görünmez bir zemindir. Zemin sağlamken kimse onu fark etmez; ancak çözülmeye başladığında, üzerinde durulan şeyin ne kadar hayatî olduğu anlaşılır.

Kimse yerine cevap veremez

Bu soruya kimsenin bir başkası yerine cevap veremeyeceğini de eklemek gerekir. Bir kitap okunabilir, bir âlim dinlenebilir, bir argümana ikna olunabilir; ama o cevap insanın içinde bir yere oturmadıkça taşımaz. Doğru cevabı bilmekle onu yaşamak arasında fark vardır: bilgi düzeyinde duran, hâl düzeyine inmemiş bir cevap, zor anda ağırlık taşımaz. Bu yüzden kimseye bir cevap dayatmak işe yaramaz; en fazla bir kapı gösterilebilir, içeri girmek herkesin kendi işidir.

Nihayetinde bu sorunun sonunda bulunan şey bir cevap değil, bir yöndür. Yön, cevaptan farklı bir şeydir: cevap kapatır, yön açık bırakır. İnsan hâlâ sorabilir, hâlâ anlamadığı şeyler olabilir — kötülüğün hikmeti, kaderin işleyişi, bazı hükümlerin sırrı. Bunları zorla çözmek yerine bir kenarda tutmak, çerçeveyi zayıflatmaz. Değişen tek şey, sorunun nasıl taşındığıdır. Bir zamanlar insanı boşluğa düşüren soru, bir yön kazanıldığında insanı yerinde tutan şeye dönüşür. Belki de bir insanın isteyebileceği en fazlası budur: kusursuz değil, bütün soruları cevaplanmış değil, ama taşınabilir bir hayat. Bir yönü olan hayat, her sabah yeniden kurulmak zorunda kalmaz; sıradan bir gün, artık bir yere doğru akar. Ve o boşluk hissi, çoğu zaman bir arıza değil, cevaplanmayı bekleyen bir çağrıdır. Onu bastırmak yerine bir kere dinlemek, çoğu zaman doğru bir cevaptan önce doğru bir soruya açılır; ve doğru soru, yanlış cevaplardan daha çok yol aldırır.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm tefekkür