tefekkür

Yaratılıştaki Nizam

Kâinatta bir denge var ve o denge bize emanet edilmiş. Bugün yaşadığımız pek çok kriz, o dengeyi fark etmemekten değil; fark edip önemsememekten doğuyor.

Yaratılıştaki Nizam

Bir şeyin ne kadar hassas ayarlandığı, ancak bozulduğunda fark edilir. Vücut ısısı birkaç derece değiştiğinde insan hastalanır, kanın tuz oranı biraz kaysa hayat sona erer, havanın bileşimi değişse nefes alınamaz. Bu ayarların hepsi, insan farkında olmadan tutulur; ve tutuldukları sürece görünmezler, yalnızca bozulduklarında belirirler. Bu yazının meselesi, kâinatı ayakta tutan bu görünmez ölçüyü ve o ölçünün insana yüklediği sorumluluğu düşünmektir.

Ölçüyle yaratılmak

Kur'an'da tekrar eden bir vurgu vardır: her şeyin bir ölçüyle yaratılmış olması. Kamer sûresinde her şeyin bir ölçüye göre yaratıldığı bildirilir; Rahmân sûresinde ise göğün yükseltildiği ve bir terazi konulduğu söylenir, ardından insanlara o terazide taşkınlık etmemeleri, tartıyı adaletle tutmaları emredilir. Bu geçiş dikkat çekicidir: kozmik denge ile insanın günlük tartısı, aynı cümlelerde yan yana anılır. Yani terazi hem göktedir hem tezgâhta. Bu bağ, meselenin asıl derinliğini gösterir — kâinattaki nizam ile insanın adaleti aynı kelimeyle anlatılır, ve biri bozulduğunda diğeri de bozulur.

Mülk sûresinde bir davet vardır: "Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bak, bir çatlak görüyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir; göz, aciz ve bitkin hâlde sana dönecektir." Bu ayette dikkat çekici olan, bir iddia değil bir davet olmasıdır. "İnan" demez, "bak" der; hatta "tekrar bak" der. Bu, bir inceleme çağrısıdır; ve inceleme, dinin karşıtı değil, parçası olarak konumlandırılır. Bugün bilim ile din arasında varsayılan gerilim, bu ayet ışığında tuhaf durur — çünkü burada yapılan şey tam olarak gözlemi teşvik etmektir. Fark şuradadır: bilim nasıl olduğunu anlatır, tefekkür ise niçin sorusunu açık tutar; ikisi rakip değil, farklı katmanlardır.

Bu bakışın anahtarı hayrettir. Felsefenin hayretle başladığı söylenir; İslam düşüncesinde de insanı düşünmeye sevk eden ilk şey, alışılmış olanın birden yabancılaşmasıdır. Hayret cehalet değildir — bir şeyi bilmemek başka, bir şeyin tuhaflığını görmek başkadır. Suyun kaynadığını herkes bilir; suyun neden kaynadığına hayret eden kişi ilim yapar. Çocuğun büyüdüğünü herkes bilir; bir bedenin kendi kendini kurmasına hayret eden kişi tefekkür eder. Modern hayatın en sinsi kaybı belki de budur: hayret etme kabiliyeti. Her şeyin bir açıklaması olduğu bilindiği için hiçbir şeye şaşırılmaz. Oysa açıklamayı bilmek hayreti ortadan kaldırmaz; yağmurun nasıl oluştuğunu bilmek, gökten su düşmesinin tuhaflığını azaltmaz. Çünkü açıklama ile anlam farklı katmanlardır: bir şeyin nasıl olduğunu bilmek, niçin olduğuna dair hiçbir şey söylemez. İnsan nasıl'ı öğrendikçe niçin'i sormayı bıraktı — sanki ilki ikincisinin cevabıymış gibi. Nitekim "ayet" kelimesinin kök anlamı da işaret, alâmet, delildir; ve bir şey işaretse, bir şeye işaret ediyor demektir. Kâinata işaret olarak bakmak, yağmurun yağışını, bir çocuğun büyümesini, mevsimlerin dönüşünü birer olay değil, birer işaret olarak görmektir — ve bu bakış dünyayı değersizleştirmez, tam tersine anlamlandırır.

Alışkanlığın perdesi

Nizamı fark etmenin bir şartı vardır: yavaşlamak. Çünkü düzen tekrarda görünür; bir defalık bir olayda değil, tekrar eden bir örüntüde belirir. Mevsimlerin dönmesi, gece ile gündüzün değişmesi, gelgitler, bir tohumun her seferinde aynı bitkiyi vermesi — bunları görmek için bir süre bakmak gerekir. Hızlı geçen bir insan tekrarları göremez, yalnızca anlık görüntüler alır; bu yüzden tefekkür yavaşlıkla akrabadır ve bugünün hızı onu tam da bu yüzden zorlaştırır. Bir ağacın mevsimlerini izlemek bir yıl ister, ve o bir yılı vermeyen insan ağaç hakkında hiçbir şey bilmez.

Nizam denince akla gökyüzü gelir, ama en çarpıcı örnekler çok daha yakındadır. Bir yaranın kapanması —kanın pıhtılaşması, dokunun yenilenmesi, iltihabın kontrol altında tutulması— hiçbirine insan karar vermez. Bir çocuğun tek bir hücreden bütün bir bedene dönüşmesi, uykunun bedeni her gece onarması da öyledir; hepsi olur ve hiçbiri fark edilmez. Bir ayette insanın kendi nefsinde de ayetler bulunduğu, "hâlâ görmüyor musunuz?" diye sorularak bildirilir. Bu soru, bakanların çokluğuna rağmen görenlerin azlığına işaret eder; ve "kendi nefsinizde" ifadesi, aramaya çok uzak yerlerden başlamamak gerektiğini söyler. Nizamı görememenin ana sebebi de budur: alışkanlık. Her gün olan şey olağan sayılır, olağan sayılan şeye de dikkat edilmez. Güneşin doğması ilk defa olsaydı bütün insanlık sokağa dökülürdü; her gün olduğu için kimse bakmaz. Bu, zihnin çalışma biçimiyle ilgili faydalı bir mekanizmadır — her an her şey fark edilseydi yaşanamazdı — ama bir bedeli vardır: en büyük şeyler, en çok tekrar ettikleri için en görünmez olanlardır. Tefekkür, bu perdeyi aralama çabasıdır.

Bu düzenin nasıl oluştuğu uzun bir tartışmadır ve tek bir yazıda çözülecek gibi değildir. Ama şu kadarı söylenebilir: "tesadüf" açıklaması, çoğu zaman taşınması daha ağır bir açıklamadır. Bir düzenin kendiliğinden oluşabileceğini kabul etmek mümkündür; ama bu kadar ince ayarlı, bu kadar çok katmanlı, bu kadar kendini onaran bir düzenin —hem de defalarca, farklı ölçeklerde— tümüyle rastlantıya bağlanması, çoğu zaman daha büyük bir inanç talebidir. Bu bir delil değil, bir tercihtir; ve o tercih, hangi açıklamanın daha az zorlama geldiğine bakılarak yapılır.

Bozulan denge

Meselenin bir de ahlaki tarafı vardır ve bugün en acil olanı budur. Rûm sûresinde, insanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesadın ortaya çıktığı bildirilir. Bin dört yüz yıl önce inmiş bu cümle, bugünkü ekolojik krizin tarifine şaşırtıcı biçimde uyar. "Fesad" bozulma demektir, ve sebep olarak doğrudan insan eli gösterilir; yani düzenin bozulması kendiliğinden bir süreç değil, bir sorumluluk meselesidir. Bugün iklim, su, toprak ve biyolojik çeşitlilik üzerine konuşulan her şey bu çerçeveye oturur — ve bu, yalnızca teknik değil, ahlaki bir meseledir.

Dengenin bozulma biçimlerinden biri israftır. Kur'an'da israf üzerine tekrar eden uyarılar vardır ve müsriflerin sevilmediği bildirilir. İsraf genellikle kişisel bir bütçe meselesi olarak anlaşılır; ama daha geniş okunabilir: bir kaynağı, ihtiyacın ötesinde tüketmek — su, gıda, enerji, malzeme. Bugünkü tüketim düzeni tam olarak israf üzerine kuruludur: bir ürünün ömrünün kısaltılması, sürekli yenisinin teşvik edilmesi, kullanılabilir malın atılması. Gıdanın önemli bir kısmının tüketilmeden çöpe gitmesi, tek başına dengenin nasıl bozulduğunun özetidir — bir tarafta yeterli gıdaya ulaşamayan insanlar, diğer tarafta atılan yemek. Bu bir üretim değil, bir dağıtım ve ölçü sorunudur; yani bir adalet sorunudur. Geleneğin bu konudaki hassasiyetini gösteren ince bir ayrıntı da vardır: abdest alırken, yani akan bir suyun başında bir ibadet esnasında bile, suyu israf etmemeye dair uyarı. Çünkü insan ibadet hâlindeyken kendini haklı görmeye en yatkın olduğu andadır; "iyi bir iş yapıyorum" duygusu başka konularda gevşemeye yol açabilir. O gevşemenin tam oraya kadar takip edilmesi, ölçünün her yerde geçerli olduğunu, hiçbir iyi niyetin israfı meşrulaştırmadığını söyler.

Bütün bu çerçevenin altında bir kavram durur: emanet. İnsan yeryüzünde bir halife olarak tarif edilir, ve bu bir mülkiyet değil, bir sorumluluk konumudur. Emanetçi malı kullanır ama sahibi gibi davranamaz — tüketemez, harcayamaz, bozamaz — ve teslim edeceği bir gün vardır. Bu bakışla tabiata bakmak, "kaynak" bakışından tamamen farklı bir tutum üretir: kaynak tüketilmek için vardır, emanet ise korunmak için. Bugünkü krizin kökünde, ikinci bakışın yerini birincisinin alması yatar. Buna karşı geleneğin verdiği tavır ise umut vericidir: bir hadiste, kıyamet kopmak üzereyken bile elinde bir fidan varsa onu dikmenin tavsiye edildiği bildirilir. Bu ölçünün mantığı ilk bakışta anlaşılmayabilir — sonuç ortadaysa dikmenin ne anlamı var? Oysa başka türlü okunduğunda açılır: sonuç insanın işi değil, fiil insanın işidir. Ekolojik meselelerde en çok ihtiyaç duyulan bakış da budur; çünkü sorun büyük, bireysel çaba yetersiz görünür ve "ben tek başıma ne yapabilirim" düşüncesi insanı felç eder. Bu ölçü ise şunu söyler: yapılan işin ölçeği değil, yapılıyor olması önemlidir. Kişisel ölçekte bu, birkaç küçük tekrara iner — suyu akarken bırakmamak, yemeği atmamak, bir şeyi yenisini almadan önce tamir etmeye çalışmak, ihtiyaç olmayanı almamak, yürünebilecek yere yürümek. Bunların hiçbiri krizi tek başına çözmez; ama bir insanın kendi ölçüsünü tutması, sistemi değiştiremese de kendi hesabını değiştirir, ve bu ölçüyü tutan insan sayısı arttıkça sistemin talebi de değişir.

Ölçüsüzlük ve irade

Kâinattaki nizam üzerine düşünüldüğünde fark edilen bir şey vardır: insan, bu düzenin içinde ölçüsü en kolay bozulan varlıktır. Diğer canlılar ihtiyacı kadar tüketir; fazlasını almaz, biriktirmez, israf etmez. Bu bir üstünlük değildir — onların tercihi yoktur — ama sonuç ortadadır: ölçüyü bozan tek varlık, tercih sahibi olandır. Yani ölçüsüzlük, iradenin bir yan ürünüdür; ve bu, sorumluluğun neden insana verildiğini de açıklar — bozabilen, korumakla da yükümlüdür. Üstelik tüketim ölçüsünün bozulmasının altında çoğu zaman ihtiyaç değil, kıyas yatar: insanlar ihtiyaçları için değil, başkalarında gördükleri için alır. Böylece ekolojik kriz ile nefsin bir hastalığı —haset— arasında doğrudan bir bağ kurulur, ve mesele teknik bir sorun olmaktan çıkıp ahlaki bir sorun hâline gelir. Teknik çözümlerin neden yetmediğini de bu açıklar: verimlilik arttıkça tüketim de artar, çünkü sınırı belirleyen üretim kapasitesi değil, arzunun kendisidir. Arzuya sınır konmadıkça hiçbir teknik gelişme yetmez; bu yüzden kanaat, bugün ekolojik bir erdem hâline gelmiştir.

Nizamı tabiatta ararken en yakındaki çoğu zaman atlanır: insanın kendi bedeni. Beden de bir emanettir ve onun da bir ölçüsü vardır. Uyku, gıda, hareket, dinlenme — hepsinin bir dengesi vardır, ve o denge bozulduğunda beden bunu bildirir. Bugün bu dengeyi en çok bozan şey yine ölçüsüzlüktür: az uyku, çok ekran, işlenmiş gıda, hareketsizlik. İlginç olan, bunların hiçbirinin bir felaket gibi görünmemesidir; her biri küçük bir gevşemedir, ama toplamı bedenin sistematik olarak yıpratılmasıdır. Bedenin de insan üzerinde bir hakkı olduğuna dair ölçü tam bunu düzenler: beden, sınırsız kullanılabilecek bir araç değil, hakkı olan bir emanettir. Bu düşünüldüğünde, sağlığa dikkat etmek bir kişisel tercih olmaktan çıkıp bir sorumluluk hâline gelir.

Tek ilke, çok ölçek

Bütün bu meseleyi tek bir cümleye indirmek mümkündür: ölçü her yerde aynıdır. Gökteki denge, tezgâhtaki tartı, bedendeki sağlık, cepteki harcama, ağızdan çıkan söz — hepsi aynı ilkenin farklı ölçeklerdeki görünümleridir. Ve bir yerde ölçüyü bozan insan, çoğu zaman diğer yerlerde de bozar; bu yüzden ekolojik duyarlılık ile ahlaki duyarlılık arasında doğal bir bağ vardır. Suyu boşa akıtan ile sözü boşa harcayan, aynı gevşemeden gelir. Bunu görmek, meseleyi dağınık olmaktan çıkarır: tek bir mesele vardır — ölçüyü tutmak — ve o ölçü, insanın elinde olan her şeyde sınanır.

Buna karşı akla haklı bir itiraz gelebilir: kâinatta düzen kadar düzensizlik de yok mu — depremler, salgınlar, kuraklık? Bu soruyu tam olarak cevaplamak kolay değildir; ama bir ayrım işe yarar. Depremin kendisi düzenin bir parçasıdır — yer kabuğunun hareketi, gezegenin canlılığını sağlayan bir mekanizmadır. Asıl yıkım çoğu zaman o hareketten değil, hazırlıksız yapılaşmadan gelir; yani pek çok "doğal afet"in yıkıcılığı, doğal olmayan sebeplerdendir. Bu bir mazeret değil, hangi kısmın tabiattan hangi kısmın insandan geldiğini ayırma çabasıdır. Geri kalan kısım —gerçekten anlaşılamayan kısım— bir soru olarak kalır; ve anlaşılan kadarını konuşmak, anlaşılmayanı da anlamış gibi yapmaktan iyidir.

Nihayetinde bu yazı bir savunma değil, bir davettir. Bak, dedi ayet; tekrar bak. İnsan bakmaya çalışır ve çoğu gün göremez, çünkü alışkanlık perdeyi kapatır; ama o perde arada bir aralanır, ve o aralık bütün günü taşıyacak kadar geniştir. Bunun pratik karşılığı çok sadedir: sıradan bir sabah, bir dakika durmak. Pencereden, gökyüzüne ya da eldeki bir şeye bakıp "bu nasıl duruyor" diye sormak. Cevap muhtemelen bulunmaz; ama soruyu sormak bile günü farklı başlatır. Herkes hızlanırken durmak, ölçüyü hatırlamanın tek yoludur; ve ölçüyü hatırlayan insan, onu bozmaz. Bozmadan önce fark etmek — bütün mesele bu kadar sade, ve bu kadar zordur. Çünkü sade olan şeyler süreklilik ister, ve süreklilik insanın en zayıf olduğu yerdir. Bu yüzden asıl mesele büyük kararlar değil, küçük tekrarlardır; ve bir ömür de zaten böyle şeylerden, fark edilmeyen tekrarların toplamından kurulur.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm tefekkür