Öfkenin Terbiyesi
Öfke bir kusur değil, bir işaret. Mesele onu yok etmek değil; ona kimin hükmettiğini belirlemek.
İnsan bir işyerinde, önemsiz bir sebeple —yanlış yere konmuş birkaç şey yüzünden— bir arkadaşına bağırır. Bağırdıktan sonra ortalık sessizleşir, herkes işine döner, kimse bir şey demez; ve o sessizlik çoğu zaman bağırmaktan daha kötüdür. Akşam olay tekrar tekrar düşünülür: belki gerçekten haklıydı. Ama haklı olmak, o tonu kullanmaya izin verir mi? Bu yazının meselesi, öfkeyi yok etmek değil, ona kimin hükmettiğini belirlemektir — çünkü asıl soru öfkenin varlığı değil, yönü ve biçimidir.
Öfke kötü bir şey mi
Önce bir ayrım gerekir: öfke duygusu ile öfkeli davranış aynı şey değildir. Öfke, insanın donanımında olan bir tepkidir; bir haksızlık, bir tehdit, bir sınır ihlali karşısında belirir, ve bir işlevi vardır — bir şeyin yanlış gittiğini haber verir. Öfkesiz bir insan iyi bir insan değil, muhtemelen kayıtsız bir insandır; zulme öfkelenmeyen birinin merhametinden şüphe etmek yerinde olur. Peygamberlerin de öfkelendiği anlatılır, ama neye öfkelendiklerine bakmak gerekir: kendi nefisleri için değil, hakkın çiğnendiği yerde. İşte ayrım buradadır — öfkenin kendisi değil, kaynağı ve yönü meseledir. İnsan kendi gururu için mi öfkelenir, yoksa gerçekten bir haksızlık için mi? Dürüst cevap verildiğinde, öfkelerin çoğunun ilk gruptan olduğu görülür.
Bir adamın gelip tavsiye istediği, ona "öfkelenme" denildiği, adamın birkaç kez tekrar sorduğu ve her seferinde aynı cevabı aldığı rivayet edilir. Bu kısa hadis üzerinde durmaya değer: neden tek tavsiye bu olsun? Bir ihtimal şudur: öfke, diğer bütün kötülüklerin kapısıdır. Öfkeliyken söylenen söz, verilen karar, yapılan hareket — hepsi sonradan pişman olunan şeylerdir; bir insanı yıkan şeylerin çoğu, öfke anında olan şeylerdir. Bir başka ihtimal, öfkesini kontrol edebilen insanın kendini kontrol edebiliyor olmasıdır; yani "öfkelenme" tavsiyesi tek bir huyu değil, bütün bir terbiye yöntemini işaret eder. Tavsiyenin tekrar edilmesi de manidardır: adam başka, belki daha büyük bir şey duymak ister, ama cevap değişmez — çünkü bazen en zor iş, en basit görünen iştir.
Öfkenin altındaki
Dikkatle bakıldığında, öfkelenilen şey genellikle öfkelenilen şey değildir. Bir insan önemsiz bir sebeple patladığında, aslında o sebep yüzünden kızmamıştır; sabahtan beri yorgundur, gece iyi uyumamıştır, başka bir mesele zihnini meşgul etmektedir — o küçük sebep sadece son damladır. Öfke çoğu zaman biriken bir şeyin boşalmasıdır, ve boşaldığı yer biriktiği yer değildir: patronuna kızamayan insan eve gelip çocuğuna bağırır, trafikte sıkışan biri markette kasiyere çıkışır. Bu yüzden öfke anında sorulacak en faydalı soru şudur: bu, gerçekten bunun için mi? Cevap çoğu zaman hayırdır, ve bunu bilmek tepkiyi bir kademe düşürür. Öfkenin altında genellikle üç şeyden biri yatar: yorgunluk, incinme ya da korku — üçü de zayıflık hâlleridir. Öfke ise güçlü görünür; belki de bu yüzden tercih edilir, çünkü zayıflığı gizleyen bir kılıktır. En rahatsız edici tespit ise şudur: öfke güçlüye değil, zayıfa yöneltilir. Patronuna bağıran azdır, astına bağıran çoktur; kendinden güçlü birine ters cevap veren azdır, garsona, kasiyere, çağrı merkezindeki çalışana çıkışan çoktur. Bu, öfkenin ne kadar hesaplı bir şey olduğunu gösterir: kontrol edilemez bir duygu olsaydı kime yöneleceğini seçemezdi; seçiyorsa, demek ki bir yerde kontrol vardır. Bunu fark eden insanın kendine karşı savunması zayıflar — "kendimi tutamadım" diyemez artık, çünkü güçlünün karşısında gayet iyi tutabilmektedir; demek ki mesele tutabilmek değil, tutmayı gerekli görmektir.
Öfkenin en zor türü, haklı olunan öfkedir. Haksızken öfkelenen insan bir süre sonra utanır ve düzeltir; ama haklıysa, öfkesi ona meşru görünür, ve meşru görünen bir duygu dizginlenmez, büyür. Haklı öfke insanı şu tuzağa düşürür: haklılığım, davranışımı da haklı kılıyor. Hâlbuki haklı olmak ne söylendiğiyle ilgilidir, davranış ise nasıl söylendiğiyle; bunlar iki ayrı sorudur — "haklı mıyım?" ve "haklılığımı nasıl kullanıyorum?" — ve ikincisi çoğu zaman hiç sorulmaz. Bir insanı haklıyken kırmak, haksızken kırmaktan daha çok zarar verir: çünkü haksızken özür dilenir, haklıyken özür dilemek insanın aklına bile gelmez. Öfkeyle verilen kararların neredeyse tamamı da yanlış çıkar, çünkü öfke görüşü daraltır — kızgınken sadece tek bir şey görülür, karşıdakinin gerekçesi, olayın bağlamı, kararın sonuçları görüş alanının dışında kalır. Bu yüzden en işe yarar kural şudur: öfkeliyken hiçbir kalıcı karar vermemek — istifa etmemek, ilişki bitirmemek, mesaj göndermemek, söz vermemek. Öfke geçtiğinde karar hâlâ doğru görünüyorsa o zaman verilir; çoğu zaman görünmez. Yazılıp gönderilmeyen mesajların, gönderilenlerden çok olması ve bundan hiç pişman olunmaması, bu kuralın ne kadar işe yaradığını gösterir.
Klasik tavsiyeler ve yutmak
Gelenekte öfke için verilen tavsiyeler çok somuttur: ayaktaysan otur, oturuyorsan uzan, abdest al, sus. Bunlar ilk bakışta fazla basit görünür — bir duyguya karşı beden hareketi ne yapabilir ki? Meğer çok şey yapabilirmiş, çünkü öfke önce bedende olur: kalp hızlanır, kaslar gerilir, nefes sıklaşır, zihin ondan sonra devreye girer. Bedeni değiştirmek duyguyu da değiştirir — oturmak, ayakta olmanın verdiği hazır-tepki hâlini bozar; su bedeni serinletir; susmak ise en güçlüsüdür, çünkü öfke konuşarak büyür, her söylenen cümle bir sonrakini davet eder. Bunların en zoru, elde iyi bir cümle varken susabilmektir; ama o iyi cümlenin bedeli çoğu zaman ağırdır. Susmakla bağlantılı bir kavram da yutmaktır. Âl-i İmrân sûresinde muttakiler anlatılırken "öfkelerini yutanlar ve insanları affedenler" ifadesi geçer. "Yutmak" kelimesi ilginçtir: öfke vardır, yok sayılmaz, ama dışarı çıkmaz. Bunu bastırmayla karıştırmamak gerekir — bastırma duyguyu inkâr etmektir ("kızmadım, önemli değil"), ve bastırılan duygu kaybolmaz, birikir, bir gün başka bir yerde patlar. Yutmak ise duyguyu kabul edip davranışa çevirmemektir: "kızdım, ama bunu yapmayacağım." Bu çok daha sağlıklıdır, çünkü duygu görülür, sadece emir kabul edilmez. Ayette yutmanın ardından affetmenin gelmesi de manidardır: yutmak ilk aşama, affetmek ikincisidir — önce tepki vermemek, sonra kalpteki artığı da temizlemek; ve ikincisi çok daha zordur, çoğu insan birincide kalır, tepki vermez ama içinde bir tortu kalır.
Affetmek uzun süre "olanı önemsiz saymak" olarak anlaşılır, ve bu yüzden zor gelir, çünkü olan önemsiz değildir. Oysa affetmek olanı küçültmek değil, alacaklı olmaktan vazgeçmektir. Kırgınlık bir tür alacak defteridir: karşıdakinin bir borcu vardır ve insan onu tahsil etmeyi bekler; affetmek, o defteri kapatmaktır. Bunun karşıdakiyle ilgisi azdır — o kişi belki hiç fark etmez, belki hatırlamaz bile; defteri taşıyan ve ağırlığını çeken, kırgın olandır. Bir cümle vardır, mealen: kim affeder ve barışı sağlarsa, mükâfatı Allah'a aittir. Yani karşılık, affedilen kişiden beklenmez — ki bu detay önemlidir, çünkü affın karşılığı affedilen kişiden bekleniyorsa, o zaten af değil bir yatırım olur. Öfke geçtikten sonra ne yapıldığı da, öfke anında ne yapıldığından daha belirleyicidir. Çünkü öfke anı kısadır —birkaç dakika, en fazla bir saat— ama sonrası uzundur, ve o uzun sürede iki yol vardır: onarmak ya da savunmak. Savunmak kolaydır — kendine gerekçeler bulunur, karşıdakinin hataları sıralanır, "zaten hak etmişti" denir; bu yol öfkeyi kırgınlığa çevirir ve kırgınlık aylarca sürer. Onarmak zordur — gitmek, söylemek, özür dilemek gerekir, üstelik özür dilerken haklı olunan kısımları da bir kenara bırakmak gerekir, çünkü "özür dilerim ama sen de" cümlesi özür değildir. Onarım çoğu zaman tahmin edilenden daha kolay karşılanır; insanlar affetmeye hazır bekler, sadece birinin ilk adımı atmasını isterler.
Öfkenin meşru yüzünü de görmezden gelmemek gerekir; zulme öfkelenmemek bir erdem değildir, bir haksızlık karşısında sakin kalmak çoğu zaman sakinlik değil kayıtsızlıktır, ve mazlumun yanında durmak bazen sesi yükseltmeyi gerektirir. Ama burada ince bir ayrım vardır: kendi nefsi için olan öfke gururun incinmesinden doğar ve hep "ben" etrafında döner —biri saygısızlık etti, hakkımı vermedi, beni küçük gördü—; hak için olan öfke ise başkasının etrafında döner. İlginç olan, bu ikincisinin genellikle daha soğukkanlı olmasıdır, çünkü amacı boşalmak değil düzeltmektir. Nitekim bağırarak yapılan hak savunuculuğu çoğu zaman hakkı değil bağıranı öne çıkarır; sakin ama kararlı bir itiraz, bağırmaktan hem daha ağırlıklı hem daha etkilidir. Öfkenin araç mı yoksa efendi mi olduğu, tam da burada, sesin yükseldiği anda belli olur.
Güç, aile ve ekran
Öfkenin en çok işe yaradığı yer güç ilişkisidir. Bağıran insan kısa vadede sonuç alır — karşısındaki susar, geri çekilir, dediğini yapar; bu yüzden öfke, özellikle iş hayatında bir yönetim aracı olarak kullanılır. Ama alınan sonuç sahtedir: susan insan ikna olmuş değil, korkmuş olur, ve korkuyla yapılan iş gönülle yapılandan hep daha kötüdür. Üstelik bağırarak yönetilen bir yerde kimse hata bildirmez, çünkü söylemenin bir bedeli vardır; hata gizlenir ve gizlenen hata büyür. En çok bağıranın bölümünde en çok sorun çıkması bundandır — kimse sorunu erken söylemez. Öfkeyle otorite kurmak, kısa vadede ucuz, uzun vadede pahalı bir yoldur. Öfkenin en çok zarar verdiği yer ise evdir. İnsan dışarıda kendini tutar, iş yerinde nazik olur, tanımadıklarına ölçülü davranır; sonra eve gelir, en çok sevdiği insanlara en az sabrını gösterir. Bunun sebebi güvendir: onların gitmeyeceği bilinir. Yabancıya karşı naziklik ilişkinin kırılganlığından, yakına karşı gevşeklik ilişkinin sağlamlığından gelir — ama bu, sağlam olanı yıpratır, ve yıprandığı fark edildiğinde çoğu zaman geç olur. Çocuğa bağırmak ayrıca durur: çocuk bağıran yetişkinin karşısında öğrenmez, korkar; korku öğretmez, sadece susturur, ve o çocuk büyüdüğünde öfkeyi bir iletişim biçimi olarak öğrenmiş olur. Bir çocuğa öfkeyi terbiye etmeyi öğretmenin tek yolu, terbiye edilmiş öfke görmesidir. Dijital ortam ise âdeta öfke için tasarlanmıştır: yüz yok, ses tonu yok, beden dili yok; karşıdaki bir insan olarak görülmediği için söylenen sözün ağırlığı da hissedilmez, yüz yüze söylenemeyecek cümleler kolayca yazılır. Üstelik cevap yazma imkânı hemen oradadır, öfke ile eylem arasında hiçbir mesafe yoktur; buna karşı tek savunma, gecikmeyi kendi koymaktır — öfkelendiren bir şey görülünce cevabı hemen göndermemek, taslakta bırakmak; ertesi gün bakıldığında o cümlelerin çoğu silinir, kalanlar yumuşar.
"Kendimi tutamadım" cümlesi çok kullanılır, ama doğru değildir; çünkü insan kendini tutabilir — trafikte, güçlünün yanında, tanımadığı kalabalıkta tutar. Tutamadığı yerler, tutmanın bedelini düşük gördüğü yerlerdir. Bu cümleyi "kendimi tutmadım" ile değiştirmek rahatsız edicidir ama dürüstleştirir: aradaki tek harf, sorumluluğun kime ait olduğunu değiştirir. Bir davranış "elimde değildi" diye tarif edildiği sürece değiştirilemez; değişim, ancak bir seçim olduğu kabul edildiğinde başlar — ki bu kendini suçlamak değil, gelecekte başka seçebileceğini bilmek, yani bir ümittir. Öte yandan öfkesini hiç göstermeyen insanların da bir sorunu vardır: sürekli gülümseyen, hiçbir şeye kızmayan, her şeye "olsun" diyen insanlar uzaktan olgun görünür, ama yakından bakıldığında çoğu zaman başka bir şey vardır — kendi hakkını savunamamak. Öfkeyi hiç hissetmemek olgunluk değil, sınırlarını fark edememek olabilir; sürekli çiğnenen ve buna itiraz etmeyen insan sabırlı değil, çaresizdir, ve bu insanlarda öfke yok olmaz, içeri döner — kendilerine kızarlar, kendilerini yerler, bazen hastalanırlar. Bu yüzden hedef "hiç öfkelenmemek" olmamalı; hedef, öfkeyi doğru yerde, doğru ölçüde ve doğru biçimde göstermektir — ki bu, hiç öfkelenmemekten çok daha zor ve çok daha kıymetlidir, çünkü adalet için öfkelenen insan öfkesini bir araç olarak kullanır, nefsi için öfkelenen ise öfkesinin aracı olur. Bütün bu terbiyenin bir gün içinde olmadığını, yıllar sürdüğünü ve tam bitmediğini kabul etmek gerekir; ama ölçülebilir bir ilerleme vardır — patlamaların seyrekleşmesi, savunmanın yerini özrün alması, kırgınlığın aylardan günlere inmesi. En küçük ve en çok işe yarayan pratik ise şudur: kızıldığı hissedilen an, birkaç saniye saymak, çünkü öfkenin ilk dalgası tam o birkaç saniyede geçer. Bazen sayılamaz, cümle çoktan ağızdan çıkmıştır; o zaman ikinci yola, gidip özür dilemeye geçilir, ve bu da tekrarla öğrenilen bir beceridir. İnsan tam olmaz, sadece daha az bozulur ve daha çabuk onarır; ve bir insanı ölçmenin yolu hiç düşmemesi değil, her düştüğünde kalkmayı sürdürmesidir. Kızıldığı bir anda susup dışarı çıkmak, on dakika yürümek çoğu zaman meseleyi küçültür — aslında küçülen mesele değil, büyüyen insandır.