nefs

Beklemeyi Unutan Nefs

Her arzunun anında karşılandığı bir düzende, istemek ile almak arasındaki aralık kayboldu. Oysa insan tam da o aralıkta terbiye oluyordu.

Beklemeyi Unutan Nefs

Bugün bir şey canı çektiğinde, insanın onu elde etmesi ortalama kırk saniye sürer: telefon açılır, aranır, tıklanır, ertesi gün kapıdadır. Bir film merak edilir, iki dakika sonra izlenir; bir soru akla takılır, cevabı üç saniye uzaktadır; bir şeye kızılır, kızgınlık anında yazılabilir. Bu, insanlık tarihinde görülmemiş bir durumdur, ve bir kolaylık olarak yaşanır — hayatı kolaylaştıran teknik bir gelişme olarak. Oysa burada teknik değil, insanın iç yapısına dair bir mesele vardır: istemek ile almak arasındaki mesafe, sadece bir gecikme değil, bir terbiye alanıydı. O alan kapandı, ve orada öğrenilen her şey kaybolmaya başladı.

Aralıkta ne olurdu

Eskiden bir şey istendiğinde araya zaman girerdi: para biriktirilir, sıra beklenir, mevsimi beklenir, yolu bulunurdu. Bu bekleme süresi boyunca birkaç şey olurdu. Birincisi, arzunun gerçek olup olmadığı anlaşılırdı: insanın canı çok şey ister, ama isteklerin çoğu üç gün geçince buharlaşan geçici heveslerdir; bekleme, hevesle ihtiyacı birbirinden ayıran bir elekti. Bugün o elek yoktur — heves ile satın alma arasında hiçbir engel kalmadığı için heveslerin hepsi ihtiyaç sanılır, ve ev bir zamanlar gerçekten istendiği sanılan şeylerle dolar. İkincisi, elde edilen şeyin kıymeti bekleme süresiyle orantılı olarak artardı: uzun süre beklenmiş bir şeyin tadı başkadır, ve bu o şeyin kendisiyle değil, bekleyenle ilgilidir — bekleyen kişi o şeye kendi sabrını da katmış olur, elde ettiğinde sadece nesneyi değil kendi emeğini de alır. Üçüncüsü ve en önemlisi, insan isteğine hemen ulaşamadığı her seferinde kendi arzusuna "hayır" diyebildiğini öğrenirdi; bu küçük "hayır"lar birikir ve iradeyi kurar. İrade doğuştan gelen bir şey değildir, tekrarla inşa edilen bir kas gibidir — ve kullanılmayan kas erir.

"Nefs" kelimesi Türkçede genellikle kötü bir çağrışımla, âdeta içimizdeki düşman gibi kullanılır; oysa nefs, en temel anlamıyla "kendilik"tir — insanın kendisi, benliği, canı; Kur'an'da çoğu yerde tam da bu anlamda geçer. Mesele nefsin varlığı değil, terbiye edilip edilmediğidir. Terbiye edilmemiş nefs her arzusunu buyruk sayar; terbiye edilmiş nefs ise arzusuyla arasına mesafe koyabilir, isteğini görür, tanır, ama ona esir olmaz. Bu açıdan bakılınca tüketim çağı nefsi kötüleştirmez aslında, nefsi çocuk bırakır. Çocuk, isteğiyle kendisi arasında henüz mesafe kuramamış olandır; ağlar, çünkü istediğini şimdi ister ve beklemenin ne demek olduğunu bilmez — yetişkinlik ise tam olarak bu mesafenin kurulmasıdır. Sunulan düzen ise sürekli o mesafeyi ortadan kaldırır: "tek tıkla", "anında", "hemen şimdi", "beklemeden" — bu vaatlerin her biri kulağa bir hizmet gibi gelir, ama her biri o kası biraz daha zayıflatır.

Nefsin mertebeleri

Klasik İslam düşüncesinde nefs tek bir şey olarak değil, birkaç hâl olarak anlatılır, ve Kur'an'da geçen üç tabir bu çerçevenin omurgasını kurar. Nefs-i emmâre, kötülüğü emreden nefstir (Yusuf sûresi): arzunun buyruk hâline geldiği durum — istiyorum, öyleyse yaparım; burada arzu ile eylem arasında hiçbir hakem yoktur. Nefs-i levvâme, kendini kınayan nefstir (Kıyâme sûresi): insanın yaptığından sonra pişman olduğu, kendini sorguladığı hâl — henüz kontrol yoktur ama muhasebe vardır, ve muhasebe kontrolün başlangıcıdır, çünkü kendini kınayabilen insan kendine dışarıdan bakabiliyor demektir. Nefs-i mutmainne, yatışmış, huzura ermiş nefstir (Fecr sûresi): arzunun yok olduğu değil, yerine oturduğu hâl — istemekten vazgeçmiş değil, istediğine hükmedebilen. Bu üçlüyü bir merdiven gibi düşünmek işe yarar, ve dikkat çekici olan şudur: hiçbir basamakta arzu ortadan kalkmaz, değişen arzu ile insan arasındaki ilişkidir. Tüketim düzeninin yaptığı, insanı ısrarla ilk basamakta tutmaya çalışmaktır; çünkü ikinci basamaktaki insan —kendini sorgulayan insan— kötü bir müşteridir: sepete attığını tekrar düşünen, "buna gerçekten ihtiyacım var mı?" diye soran insan sistemin verimini düşürür. Bu yüzden her şey sorgulama anını ortadan kaldırmak üzere tasarlanır — kaydedilmiş kart bilgisi, tek tıkla satın alma, otomatik yenileme, "şimdi al sonra öde"; hepsi muhasebe anını devreden çıkaran araçlardır.

"Şimdi al, sonra öde" cümlesinin ne kadar tuhaf olduğu artık düşünülmez olmuştur. Borç, beklemenin matematiksel olarak tersine çevrilmesidir: normal düzende önce biriktirilir sonra alınır, borçta önce alınır sonra ödenir — yani bekleme ortadan kalkmaz, geleceğe taşınır, ve geleceğe taşınan bekleme faizle birlikte büyür. İslam'ın faize koyduğu keskin sınır düşünüldüğünde, meselenin sadece iktisadi olmadığı görülür: faiz, zamanın kendisini satılık hâle getirir — beklemek zorunda olmamayı satın alırsınız, bedelini de zamanla ödersiniz. Bunun nefse etkisi ağırdır: borçla yaşayan insan bugününü geçmişteki arzularını ödemeye harcar, bugün çalıştığı saatlerin karşılığı iki yıl önce canının çektiği bir şeye gider — ki bu, insanın kendi zamanına yabancılaşmasının en somut hâlidir. Ve bir kere bu döngüye girildiğinde, çıkmak için gereken şey tam olarak kaybedilmiş olan şeydir: sabır.

Orucun tarifi

Bunu en iyi açıklayan şey oruçtur. Oruç üzerine çok şey söylenir, ama onu sadece bir mahrumiyet olarak anlatmak eksiktir. Oruçta ilginç olan şudur: yasaklanan şeyler kötü şeyler değildir — yemek helal, su helal, eşiyle beraberlik helaldir. Yani oruç, kötü olandan değil, iyi olandan geçici olarak uzak durmayı öğretir; bu çok daha zor ve çok daha öğreticidir, çünkü insana şunu gösterir: sen, meşru bir arzuna bile "şimdi değil" diyebilirsin. Bir insan bunu bir ay boyunca, günde on beş saat yapabiliyorsa, artık kendisi hakkında bir şey bilir — arzusunun efendisi değil de kölesi olmadığını bilir; ve bu bilgi hiçbir kitaptan öğrenilemez, sadece yapılarak öğrenilir. Sonra bayram gelir ve o su içilir; o suyun tadı, yıl boyu içilen suyun tadı değildir — aynı sudur, içen değişmiştir. Tüketim düzeni ise sürekli bayram vaat eder, ama orucu kaldırarak; ve bayramı orucundan koparınca, bayram da tatsızlaşır.

Sabır kelimesi de yanlış anlaşılanlardandır; genellikle "katlanmak" diye anlaşılır — kötü bir şey başa gelir, diş sıkılır. Bu sabrın bir yönüdür ama sadece bir yönü. Diğer yönü, bir şeyi yapmamaya güç yetirmektir: elin uzandığı ama uzatmadığı şey, söylenebilecek ama söylenmeyen söz, alınabilecek ama alınmayan şey. Buna irade sabrı denebilir, ve bu musibete sabırdan daha zordur, çünkü zorlayan bir dış sebep yoktur, tutan sadece insanın kendi kararıdır. Asr sûresinde kurtuluşa erenler sayılırken "birbirlerine sabrı tavsiye edenler" ifadesinin geçmesi de dikkat çekicidir: sabrın tavsiye edilecek bir şey olması, tek başına sürdürülmesinin zor olduğunu gösterir — etrafında sabreden başkaları olmayan insanın kendi sabrı da aşınır, ve bugün herkes beklemiyorsa, beklemek tuhaf bir davranış hâline gelir. Bu yüzden mesele sadece bireysel bir disiplin değil, bir çevre meselesidir. Beklemeyi öğreten bir düzen de namazın günü beşe bölmesinde görülür. Modern iş günü kesintisiz bir blok olarak tasarlanmıştır — sabah başlar, akşam biter, arada durmak verimsizlik sayılır, "akış hâlinde kalmak" övülür; oysa kesintisiz akan bir gün, insanın kendini kaybettiği gündür, saatler geçer ne olduğu anlaşılmaz. Namaz vakitleri bu bloğu kırar: her birkaç saatte bir, ne yapılıyor olursa olsun durulur — işin ortasında, yorgunken, tam bir şeye dalmışken; ve bu duruşun kendisi bir eğitimdir, dünyanın en acil işi bile birkaç dakika bekleyebilir. Üstelik vakit insanın takvimine göre değil, güneşe göre gelir; insan onu ayarlamaz, ona uyar — ki bu, gününü kendi planına göre kurmaya alışmış biri için sarsıcıdır: kendinden büyük bir düzenin varlığı, günde beş kez bedenen hatırlanır. Bir de vakit girmeden namaz kılınmaması vardır: hazır olsa da, acelesi olsa da insan bekler, ve yılda binlerce kez tekrarlanan bu küçük bekleyiş sessizce terbiye eder.

Doyumsuzluğun matematiği

Tüketimin en sinsi tarafı, doyum vaat edip doyumsuzluk üretmesidir. Bir şey alındığında kısa bir tatmin gelir, ama o tatmin bir sonraki eşiği yükseltir; aynı hazzı almak için daha fazlası gerekir — bu, alışkanlık yapan her şeyin ortak matematiğidir. Tekâsür sûresi kısacıktır ama tam bunu anlatır: çoklukla övünmek insanı oyalar, ta ki kabirleri ziyaret edinceye kadar. "Çokluk" — sayının kendisi; ne kadar çok olduğu değil, çokluğun kendisinin amaç hâline gelmesi. Bir şeyin çokluğu neden doyurmaz? Çünkü doyum bir sayı meselesi değil, bir sınır meselesidir; sınırı olmayan hiçbir şey doyurmaz. Bardağın dolması için bardağın olması gerekir — sınırsız arzunun bardağı yoktur, ne dökülürse dökülsün dolduğu görülmez. Bu yüzden "yeterli" kelimesi bu çağın en devrimci kelimelerinden biridir: yeterliyi bilen insan, piyasadan çıkmış insandır. Bütün bunların altında ise bir ayet durur: "Bilesiniz ki kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." (Ra'd, 28). Bu bir teselli cümlesi değil, bir teşhistir: kalbin bir yatışma ihtiyacı vardır — bu bir kusur değil, yapısıdır; soru, o yatışmayı nereden aradığıdır. Modern hayatın sunduğu bütün küçük teselliler —bir bildirim, bir alışveriş, bir dizi bölümü, bir kaydırma— hep aynı ihtiyaca, kalbin huzursuzluğunu susturmaya çalışır; ama susturmakla doyurmak farklı şeylerdir, susturulan huzursuzluk biraz sonra daha yüksek sesle geri gelir — bu yüzden akşamları, saatlerce ekrana baktıktan sonra insan dinlenmiş değil daha yorgun kalkar. Anmak, bu döngünün dışında bir şey önerir: huzursuzluğu bastırmak yerine asıl kaynağına yöneltmek; çünkü insanın içindeki boşluk dünyevi hiçbir şeyin ölçüsüne uymaz, o boşluk dünyevi bir boşluk değildir.

Beklemeyi yeniden öğrenmek için büyük kararlara gerek yoktur; onlar genellikle tutmaz. Küçük ölçekte işe yarayan birkaç şey vardır. Araya bir gece koymak: bir şey almak istendiğinde o gece uyuyup ertesi gün tekrar bakmak — isteklerin çoğu sabaha çıkmaz, çıkanlar zaten gerçek ihtiyaçlardır. Cevabı geciktirmek: bir söze, bir mesaja, bir tartışmaya anında cevap vermemek — yazılıp gönderilmeyen cümlelerin çoğu birkaç saat sonra yanlış gelir, gönderilmemiş cümle kurtarılmış ilişkidir. Bitirmeden başlamamak: yarım kalan kitapların çokluğu, dikkat dağınıklığının en dürüst göstergesidir, ve bir kitabı bitirmek kitabın kendisinden daha çok şey öğretir. Boşluğu doldurmamak: sırada beklerken, yürürken, otobüste otururken telefonu çıkarmamak — başta rahatsız edici bir boşluk hissi gelir, sonra o boşlukta düşünceler belirir, çoğu zaman günlerdir ihtiyaç duyulan düşünceler. Bütün bunların ardında kanaat vardır. Kanaat bugün biraz mahcup bir kelimedir; "kanaatkâr" dendiğinde iddiasını kaybetmiş, hırsı olmayan bir insan tarif edilir sanki — oysa kanaat, azla yetinmeye mecbur kalmak değil, azın yettiğini bilmektir. Mecburiyet dışarıdan gelir ve ezer, kanaat içeriden gelir ve serbest bırakır; çok kazanan bir insan da kanaatkâr olabilir, çünkü kanaat miktarla değil, miktara bakışla ilgilidir. Bir hadiste zenginliğin mal çokluğu olmadığı, gönül tokluğu olduğu bildirilir — bu bir teselli değil bir tariftir, çünkü aynı imkânlara sahip iki insandan biri kendini varlıklı, diğeri yoksul hissedebilir; aradaki fark hesapta değil, ölçüdedir. Kanaatin en somut faydası da insanı piyasanın dışına çıkarmasıdır: bir şeyin insan üzerinde gücü olması için onun onu istemesi gerekir, istemediği şey ona hükmedemez — bu yüzden kanaat, sanılanın aksine bir teslimiyet değil, bir bağımsızlık hâlidir.

Normale dönüş

Bunların hiçbiri büyük bir feragat değildir; zaten mesele feragat değil, ölçüdür. Bu çağın anormalliği, ölçüsüzlüğü normal saymasındadır: her şeyin hemen, sınırsız ve sürekli olması doğal kabul edilir, bekleyen insan ise geri kalmış sayılır. Oysa biraz beklemek, insanın kendi tabiatına dönmesidir; insan sabırla yoğrulmuş bir varlıktır, aceleyle değil. Meyve bekleyerek olgunlaşır, çocuk bekleyerek büyür, dostluk bekleyerek kurulur, kanaat bekleyerek yerleşir; beklemeden olan hiçbir şey sağlam olmaz. Nefsi çocuk bırakan bir düzenin içinde, beklemeyi yeniden öğrenmek belki de en yetişkin iştir — ve bu dünyadan kaçmak değil, dünyayı yeniden tadabilir hâle gelmektir, çünkü her şeyi anında alan insan hiçbir şeyin tadını alamaz. Nihayetinde beklemek bir ceza değildir; beklerken de yaşanır. Aslında ömrün büyük kısmı, istenen şeyle insan arasındaki o aralıkta geçer; o aralığı bir kayıp saymak, hayatın çoğunu kayıp saymak demektir. Belki de mesele beklemeyi kısaltmak değil, beklerken orada olabilmektir: sıradaki insanın yüzünü görmek, yolda giderken şehri fark etmek, yemeğin pişmesini seyretmek. İstenen şey geldiğinde sevinilir; ama gelene kadar geçen zaman da insanın ömrüdür — ve onu da yaşamış olmak gerekir.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm nefs