İyi haberi duyduğunda içinde beliren o küçük soğukluk: hasedin sessiz işleyişi
Haset, bağırarak gelmiyor. Bir başkasının iyi haberini duyduğunda içinde beliren o küçük soğukluk — asıl mesele orada başlıyor.
Bir arkadaşımın iyi bir haberini duydum geçenlerde. Tebrik ettim, sevindiğimi söyledim, samimiydim de. Ama telefonu kapattıktan sonra içimde bir şey kaldı. Adını koyamadığım, hafif bir ağırlık. Sevincimin içine karışmış, ondan daha küçük ama daha inatçı bir şey.
O şeyin adını koymak birkaç gün sürdü. Haset.
Bunu yazmak utanç verici. Zaten hasedin en zor tarafı da bu: itiraf edilemez oluşu. Öfkeni söylersin, korkunu söylersin, üzüntünü söylersin. Hasedini söyleyemezsin. Çünkü haset, seni doğrudan küçültür.
Haset nedir, ne değildir?
Klasik ahlak kitaplarında iki kavram ayrılır: haset ve gıpta.
Haset, bir başkasındaki nimetin ondan gitmesini istemektir. Sen o şeye sahip olmasan bile, onun da olmasını istemezsin. Buradaki asıl arzu, kendinin yükselmesi değil; ötekinin alçalması.
Gıpta ise, o nimetin kendinde de olmasını istemektir; ötekinden gitmesini değil. Gıpta yasaklanmamış, hatta bazı konularda teşvik edilmiştir: ilim ve hayırda öne geçenlere imrenmek.
Aradaki fark ince ama belirleyici. Aynı olaya bakan iki insan düşünün: biri "keşke bende de olsa" diyor, diğeri "keşke onda da olmasa". Birincisi insanı harekete geçirir; ikincisi çürütür.
Bu ayrımı öğrendiğimde kendime dürüst bir soru sordum: benimki hangisi? Cevap her zaman rahatlatıcı olmadı. Bazen gerçekten gıptaydı. Bazen değildi.
Hasedin ilk alameti şudur: o kişinin başına küçük bir aksilik geldiğini duyduğunda içinde beliren rahatlama. O rahatlamayı hissettiysen, mesele gıpta değil.
Neden bu kadar gizli?
Haset, günahların en çok gizleneni sanırım. Bunun bir sebebi, hasedin kendini başka kılıklarda göstermesi.
Haset nadiren "ben bunu kıskanıyorum" diye çıkar. Genellikle şu kılıklara girer:
Adalet eleştirisi. "Hak etmediği hâlde aldı." Belki doğrudur. Ama bu cümleyi kurma isteğimin kaynağı, adalet duygum mu yoksa mahrumiyetim mi? Ayırt etmek zor.
Kusur bulma. Başarısını duyduğun kişinin bir eksiğini hatırlamak, hemen o anda. "İyi de şu tarafı zayıftır." Bu cümle, kendi konumumuzu korumak için kurulan bir denge cümlesi.
Küçümseme. "Zaten o alan kolaydır." Bir başkasının emeğini değersizleştirmek, kendi yokluğumuzu açıklamanın en ucuz yolu.
İlgisizlik taklidi. Konuyu değiştirmek, duymamış gibi yapmak, tebriki geciktirmek. Sessizlik de bir tavırdır.
Bunların hepsini yaptım. Yaptığımı fark etmem yıllar aldı, çünkü her birinin makul bir gerekçesi vardı.
Hasedin altındaki inanç
Bir süre sonra şunu fark ettim: haset, bir duygudan önce bir inanç.
Hasedin altında yatan varsayım şu: nimet sınırlıdır. Pasta belli büyüklükte; ona giden dilim benden gidiyor. Bu varsayım doğru olsaydı, haset akılcı bir tepki olurdu.
Ama nimetin sınırlı olduğu varsayımı, çoğu alanda yanlış. Bir başkasının iyi yazması, benim yazma imkânımı azaltmıyor. Bir başkasının ilim öğrenmesi, benim öğrenebileceğim şeyi azaltmıyor. Bir başkasının mutlu bir evliliği olması, benim ihtimalimi düşürmüyor.
Rızkın taksim edilmiş olduğu fikri tam burada devreye giriyor. Eğer bana ayrılmış bir pay varsa ve o pay başkasının aldığıyla azalmıyorsa, hasedin zemini kayboluyor. Haset, ancak taksimin adaletsiz ya da tesadüfi olduğuna inanan bir zihinde barınabiliyor.
Bu yüzden hasetle mücadele, bir duygu bastırma çabasından çok bir inanç meselesi. "Ona verilen benden gitmedi" cümlesine gerçekten inanabilirsen, duygu kendiliğinden zayıflıyor.
Kıyas makinesi
Haset her devirde vardı. Ama her devirde bu kadar çok tetiklenmiyordu.
Eskiden bir insan, kendini çevresindeki birkaç düzine insanla kıyaslardı. Mahalledeki, iş yerindeki, akrabalardaki insanlar. Bu kıyaslar da tatsızdı ama sınırlıydı.
Bugün bir insan, günde yüzlerce kıyas noktasıyla karşılaşıyor. Üstelik bu noktalar tesadüfi de değil: en iyi hâllerinden seçilmiş görüntüler. Kimse yorgun sabahını, ödenmemiş faturasını, dağılmış mutfağını göstermiyor.
Yani kendi hayatının tamamını, başkalarının seçilmiş anlarıyla kıyaslıyorsun. Bu kıyasta kaybetmek matematiksel olarak kaçınılmaz.
Sonuç, sürekli bir yetersizlik hissi. Ve yetersizlik hissi, hasedin en verimli toprağı. Kendini yeterli hisseden insan başkasının nimetine daha kolay sevinir; kendini eksik hisseden insan her nimeti bir hatırlatma olarak algılar.
Bu yüzden hasetle mücadelenin en pratik adımı, ahlaki değil teknik: kıyas sayısını azaltmak. Neye baktığını azaltmak, ne hissettiğini değiştiriyor.
Nazardan korunmak, hasetten korunmak
Halk arasında nazar üzerine çok konuşulur, hasedin kendisi üzerine az. Halbuki asıl mesele, nazar değen değil; nazar eden.
Kendimi hasetten korumak, bir başkasının hasedinden korunmaktan çok daha çok işime yarıyor. Çünkü birincisi elimde, ikincisi değil.
Bu arada, mütevazı davranmanın bir hikmeti de burada olabilir. Sahip olduklarını sergilememek, sadece kendini korumak değil; karşındakini de bir imtihandan korumak. Her paylaşımın, birinin içinde bir şey kıpırdatma ihtimali var. Bunu düşünerek yaşamak, insanı daha ölçülü kılıyor.
Sevinci paylaşmamak demiyorum; paylaşma biçimine dikkat etmek diyorum. Sevincini yakınlarına anlatmakla herkese ilan etmek farklı şeyler.
Hasedin bedeli kime?
Hasedin en tuhaf tarafı, hedefine hiçbir zarar vermemesi.
Kıskandığın insan senin kıskandığını bilmiyor bile. Onun hayatında hiçbir şey değişmiyor. Değişen tek şey senin iç dünyan: huzursuzluk, sürekli karşılaştırma, sevinememe.
Yani haset, taşıyanı yakan ama karşısındakine değmeyen bir ateş. Bu yüzden onu bir "başkasına karşı günah" olarak değil, öncelikle bir "kendine karşı zulüm" olarak düşünmek daha doğru geliyor.
Bir de şu var: haset, insanın kendi işini yapmasını engelliyor. Başkasının ilerleyişini seyretmekle geçen zaman, kendi yolunda yürünmeyen zaman. Kıyas, hareketin yerine geçiyor.
En çok yakınına haset edilir
Fark ettiğim tuhaf bir şey var: haset uzaktakine değil, yakındakine yöneliyor.
Bir milyarderin serveti beni rahatsız etmiyor. Dünyanın öbür ucundaki bir yazarın başarısı içimde hiçbir şey kıpırdatmıyor. Ama benimle aynı yerden başlamış, benimle aynı şartlarda olan birinin öne geçmesi — işte orası acıtıyor.
Sebebi açık: haset, kıyas edilebilirlik gerektiriyor. Kendini kıyaslayamadığın kişiye haset edemezsin; onunla aranda ortak bir ölçü yok. Ama "o da benim gibiydi" diyebildiğin kişi, senin için bir ayna. Onun ulaştığı yer, senin ulaşabileceğin ama ulaşamadığın yer oluyor.
Bu yüzden haset en çok kardeşler arasında, sınıf arkadaşları arasında, meslektaşlar arasında işliyor. Yani sevmemiz gereken insanlar arasında.
Bunu bilmek işe yarıyor. Çünkü içimde bir soğukluk hissettiğimde artık şaşırmıyorum; "demek ki bu kişiyi kendime yakın görüyorum" diyorum. Tuhaf bir şekilde, haset bir yakınlık işareti.
İlk haset
Kur'an'da anlatılan ilk itiraz sahnesi üzerine çok düşündüm. İblis'in secde etmemesi, bir emre karşı gelmekten ibaret değildi; gerekçesi vardı. "Ben ondan hayırlıyım" dedi.
Bu cümlede iki şey iç içe: kibir ve haset. Kendini üstün görmek (kibir), ve bir başkasına verilen makamı kabullenememek (haset).
Sonra Âdem'in iki oğlunun kıssası geliyor. Birinin kurbanı kabul ediliyor, diğerininki edilmiyor. Ve kabul edilmeyen, kardeşini öldürüyor.
Bu iki sahnenin arka arkaya gelmesi manidar. İnsanlık tarihindeki ilk kötülük, bir mal kavgasından değil; bir kabul görme kıyasından çıkıyor. Kimin daha makbul olduğu meselesinden.
Demek ki mesele çok eski ve çok temel. Bugünün sosyal medyası hasedi icat etmedi; sadece onu besleyecek ortamı sınırsız hâle getirdi.
Başarı tanımını kim koydu?
Bir süre sonra şunu sormaya başladım: kıskandığım şeyi gerçekten istiyor muyum?
Cevap çoğu zaman hayır çıktı. Kıskandığım şeylerin bir kısmını, elime verilse ne yapacağımı bilemezdim. Onları istememin sebebi kendileri değildi; başkalarının onlara verdiği değerdi.
Bu, hasedin en aptalca tarafı: çoğu zaman istemediğimiz şeyler için acı çekiyoruz. Çünkü arzu bize ait değil, ödünç alınmış.
Başarı tanımı, bize dışarıdan veriliyor. Hangi meslek makbul, hangi hayat imrenilir, neye sahip olmak "başarmak" sayılıyor — bunların hiçbirine biz karar vermedik.
Kendi ölçünü kurabilirsen, kıyas zemini de değişiyor. Benim ölçüm neyse, ona göre nerede olduğumu ben bilirim. Ve bu ölçü çoğu zaman görünür değil: bir huyunu düzeltmiş olmak, bir kitabı gerçekten anlamış olmak, birine yardım etmiş olmak. Bunların hiçbiri paylaşılmıyor, dolayısıyla kimse bunlarda seni geçmiyor.
Çocukların dürüstlüğü
Çocuklar hasedini gizlemiyor. Kardeşine bir şey verildiğinde ağlıyor, "bana da" diyor, açıkça itiraz ediyor.
Biz büyüdükçe bunu gizlemeyi öğreniyoruz. Ama gizlemek, ortadan kaldırmak değil. Sadece daha karmaşık kılıklara sokuyoruz.
Bazen çocukların dürüstlüğüne imreniyorum. Bir çocuk "kıskandım" diyebiliyor ve söyledikten sonra rahatlıyor. Biz söyleyemediğimiz için içimizde tutuyoruz; içimizde tutulan şey ise fermente oluyor.
Belki de çözümün bir kısmı burada: en azından kendine söylemek. Kendi içinde "evet, bunu kıskandım" diyebilmek. İtiraf edilmemiş duygu, insanın arkasından iş çeviriyor; itiraf edilen duygu ise masaya yatırılabiliyor.
Ben bunu yazarak yapıyorum. Kimseye göstermediğim defterlerde, "bugün şuna haset ettim" cümlesini kurabiliyorum. O cümleyi kurduğumda duygu küçülüyor. Sanki adı konunca gücü azalıyor.
Rıza: hasedin asıl panzehiri
Şükrü hasedin karşıtı olarak yazmıştım. Ama daha derin bir kavram var: rıza.
Şükür, sana verilene teşekkür etmek. Rıza, sana verilmeyene de itiraz etmemek.
İkincisi çok daha zor. Çünkü verilmeyeni kabullenmek, taksimin doğru olduğuna inanmayı gerektiriyor. "Bana bu verilmedi çünkü bana bu uygun değildi" diyebilmek.
Bunu her zaman başaramıyorum. Bazı şeylerin niçin bana verilmediğini hâlâ anlamıyorum. Ama şunu görüyorum: anlamadığım için itiraz etmek, anlamadığımı kabul etmekten daha yorucu.
Rıza, teslimiyet gibi görünse de aslında bir enerji tasarrufu. Değiştiremeyeceğin şeyle savaşmayı bıraktığında, değiştirebileceğin şeye gücün kalıyor.
Panzehir: dua
Klasik tavsiyeler arasında en tuhafı bana hep şu gelmişti: haset ettiğin kişiye dua et.
İlk denediğimde samimiyetsiz geldi. İçimden gelmeyen bir şeyi söylüyordum. Sonra fark ettim ki mesele o an samimi olmak değil; davranışı duygunun önüne geçirmek.
İnsanın içi, davranışını takip ediyor. Bir kişi için hayır dilemeye devam ettikçe, ona bakışın yavaş yavaş değişiyor. Duygunun düzelmesini bekleyip sonra davranmak yerine, davranıp duygunun ardından gelmesini beklemek — bu, ahlak eğitiminin temel mantığı sanırım.
Bir de tebrik etmek. Yüksek sesle, açıkça, gecikmeden. Gecikmiş tebrik, hasedin sessiz itirafı. Vaktinde ve içten söylenen tebrik ise insanın kendi içindeki o soğukluğu eritiyor.
Kendi payını görmek
Haset ettiğim insanlara baktığımda, hep sahip olduklarını görüyorum. Ödediklerini görmüyorum.
Herkesin bir bedeli var. Öne çıkan insanın taşıdığı görünürlük yükü, kazanan insanın kaybetme korkusu, yükselen insanın düşme ihtimali. Bunların hiçbiri fotoğrafta yok.
Bir de şu var: gördüğümüz her başarı, göremediğimiz bir yığın emeğin üzerine kurulu. Yıllarca kimsenin bilmediği bir çalışma, sayısız reddedilme, gizli bir sabır. Biz sadece meyveyi görüyoruz, ağacın kaç yıldır orada olduğunu bilmiyoruz.
Bu yüzden haset, çoğu zaman bir bilgi eksikliğinden doğuyor. Tam bilseydik, imrenmek yerine takdir ederdik.
Takdir ile haset arasındaki fark da burada zaten. Takdir, karşındakinin emeğini görmek; haset, sadece sonucunu görmek.
Küçük ölçekte imtihan
Hasedin her gün karşımıza çıktığı yerler büyük olaylar değil.
İş yerinde birinin övülmesi. Bir toplantıda başkasının fikrinin beğenilmesi. Bir akrabanın çocuğunun başarısı. Bir arkadaşın tatil fotoğrafı.
Bu küçük anlar, büyük imtihanlardan daha belirleyici; çünkü sık tekrarlanıyorlar. Bir insanın karakteri, yılda bir kez verdiği büyük kararlarla değil, günde on kez verdiği küçük tepkilerle şekilleniyor.
Ben bu küçük anlarda ne yaptığımı izlemeye çalışıyorum. Övülen kişiye ne diyorum? Yüzümü nereye çeviriyorum? İçimden hangi cümle geçiyor?
Bu izleme işi yorucu ama başka yolu yok. Çünkü fark edilmeyen hiçbir huy değişmiyor.
Şükür ile haset
Şükür ve haset birbirinin zıddı gibi çalışıyor. İkisi de bir mukayeseye dayanıyor ama yönleri ters.
Haset, sende olmayan ile başkasında olanı kıyaslar. Şükür, sende olan ile olabilecek olanı kıyaslar.
Aynı insan, aynı gün, aynı imkânlarla iki farklı ruh hâline girebiliyor — sadece baktığı yön değiştiği için. Bu, insanın halinin ne kadar bakışa bağlı olduğunu gösteriyor.
Kendime bir alışkanlık edinmeye çalışıyorum: birinin nimetini gördüğümde, kendi nimetlerimden birini hatırlamak. Bu bir yarış değil, bir denge. Zihni kıyas kipinden çıkarıp fark etme kipine geçirmek.
Kendi işine dönmek
Bütün bu düşüncelerin vardığı yer basit: kendi işine dön.
Herkese ayrı bir imtihan verilmiş, ayrı bir pay, ayrı bir vakit. Yandaki kâğıda bakan öğrenci, hem kendi sorularını cevaplamıyor hem de baktığı kâğıdın sorularını bilmiyor.
Bir başkasının hayatını bütünüyle bilmiyoruz. Gördüğümüz şey bir kesit ve kesitler yanıltır. En çok imrendiğimiz insanların yükleri hakkında hiçbir fikrimiz yok. Bilseydik, çoğu zaman değişmek istemezdik.
Şimdilerde şunu tekrarlıyorum kendime: bana verilen bana yeter, ona verilen ondan gitmesin. Bu cümleyi her söylediğimde inanmıyorum. Ama söylemeye devam ediyorum; çünkü inancın da bir tekrar meselesi olduğunu öğrendim.
Bir şeyi daha söylemeliyim: hasedi tamamen bitirmeyi hedeflemiyorum artık. Bu hedef bende hep başarısızlıkla sonuçlandı, sonra da kendimi kötü hissettim ki bu, işi daha da zorlaştırdı.
Şimdi daha mütevazı bir hedefim var: hasedi fark etmek ve ona göre davranmamak. Duygu gelsin; ben ona uymayayım. Duyguyu emir kabul etmediğim sürece, o sadece bir hava durumu.
İçimden geçen her şeyden sorumlu değilim. Ama içimden geçenle ne yaptığımdan sorumluyum. Bu ayrım, kendimle uğraşmayı taşınabilir kıldı.
O arkadaşımı bir daha aradım geçen hafta. Bu sefer içimde ağırlık yoktu. Belki gerçekten geçti, belki sadece dikkatimi başka yere verdiğim içindir. Her iki durumda da, iyileşme dediğimiz şey böyle bir şey sanırım: yavaş, tekrarlı ve kendine itiraf ederek.
Bir not
Bu yazıyı bitirdikten sonra tekrar okudum ve fazla düzenli göründüğünü fark ettim. Sanki mesele anlaşılmış, çözülmüş gibi. Öyle değil.
Haset benim için hâlâ açık bir mesele. Bazı günler hiç hissetmiyorum, bazı günler bir haberin ardından bütün gün huzursuz geziyorum. Anlattığım ölçüler bana yardım ediyor ama beni kurtarmıyor.
Yazının bunu da söylemesi gerekiyor sanırım. Çünkü kendi zaafını çözmüş gibi anlatan metinler, okuyanı yalnızlaştırıyor. İnsan kendini daha da kötü hissediyor: demek herkes hallediyor da ben edemiyorum.
Hâlbuki kimse halletmiyor. Sadece bazıları bunu yazıyor, bazıları yazmıyor.
Belki de olgunlaşmak dediğimiz şey, kötü duyguların bitmesi değil; onların bizi yönetmeyi bırakması. İçimizdeki gürültü devam ediyor, sadece direksiyonu ona vermiyoruz.
İlgili kategori
nefs