Hasedin Sessiz İşleyişi
Haset, bağırarak gelmiyor. Bir başkasının iyi haberini duyduğunda içinde beliren o küçük soğukluk — asıl mesele orada başlıyor.
Bir insan, yakın bir arkadaşının iyi bir haberini duyar. Tebrik eder, sevindiğini söyler, samimidir de; ama telefonu kapattıktan sonra içinde bir şey kalır — adı konamayan, hafif bir ağırlık. Sevincin içine karışmış, ondan daha küçük ama daha inatçı bir şey. O şeyin adını koymak günler sürebilir: haset. Bunu itiraf etmek zordur, ve hasedin en zor tarafı da budur — itiraf edilemez oluşu. İnsan öfkesini söyler, korkusunu söyler, üzüntüsünü söyler; hasedini söyleyemez, çünkü haset onu doğrudan küçültür. Bu yazının meselesi, bağırarak değil sessizce işleyen bu duyguyu ve onunla ne yapılabileceğini düşünmektir.
Haset ve gıpta
Klasik ahlak kitaplarında iki kavram ayrılır: haset ve gıpta. Haset, bir başkasındaki nimetin ondan gitmesini istemektir; insan o şeye sahip olmasa bile, ötekinin de olmasını istemez — buradaki asıl arzu kendinin yükselmesi değil, ötekinin alçalmasıdır. Gıpta ise o nimetin kendinde de olmasını istemektir, ötekinden gitmesini değil; ve gıpta yasaklanmamış, hatta bazı konularda —ilim ve hayırda öne geçenlere imrenmekte— teşvik edilmiştir. Aradaki fark incedir ama belirleyicidir: aynı olaya bakan iki insandan biri "keşke bende de olsa", diğeri "keşke onda da olmasa" der; birincisi insanı harekete geçirir, ikincisi çürütür. Bu ayrımın önünde insanın kendine sorması gereken bir soru vardır: benimki hangisi? Cevap her zaman rahatlatıcı olmaz. Hasedin en açık alameti şudur: o kişinin başına küçük bir aksilik geldiği duyulduğunda içte beliren rahatlama. O rahatlama hissediliyorsa, mesele gıpta değildir.
Haset, günahların en çok gizlenenidir; bunun bir sebebi, kendini başka kılıklarda göstermesidir. Nadiren "ben bunu kıskanıyorum" diye çıkar; genellikle daha kabul edilebilir kılıklara girer. Bunların ilki adalet eleştirisidir: "hak etmediği hâlde aldı" — belki doğrudur, ama bu cümleyi kurma isteğinin kaynağı adalet duygusu mu, yoksa mahrumiyet mi, ayırt etmek zordur. İkincisi kusur bulmadır: başarısı duyulan kişinin bir eksiğini tam o anda hatırlamak, "iyi de şu tarafı zayıftır" demek — kendi konumunu korumak için kurulan bir denge cümlesi. Üçüncüsü küçümsemedir: "zaten o alan kolaydır" diyerek bir başkasının emeğini değersizleştirmek, kendi yokluğunu açıklamanın en ucuz yolu. Dördüncüsü ilgisizlik taklididir: konuyu değiştirmek, duymamış gibi yapmak, tebriki geciktirmek — çünkü sessizlik de bir tavırdır. Bu kılıkların hepsinin makul bir gerekçesi vardır, ve tam da bu yüzden haset kendini yıllarca fark ettirmeden sürdürebilir.
Altındaki inanç
Dikkatle bakıldığında haset, bir duygudan önce bir inançtır. Altında yatan varsayım şudur: nimet sınırlıdır — pasta belli büyüklüktedir, ona giden dilim benden gitmektedir. Bu varsayım doğru olsaydı, haset akılcı bir tepki olurdu. Ama nimetin sınırlı olduğu varsayımı çoğu alanda yanlıştır: bir başkasının iyi yazması, bir başkasının yazma imkânını azaltmaz; bir başkasının ilim öğrenmesi, bir başkasının öğrenebileceğini azaltmaz; bir başkasının mutlu bir evliliği olması, bir başkasının ihtimalini düşürmez. Rızkın taksim edilmiş olduğu fikri tam burada devreye girer: eğer her insana ayrılmış bir pay varsa ve o pay başkasının aldığıyla azalmıyorsa, hasedin zemini kaybolur. Haset ancak taksimin adaletsiz ya da tesadüfi olduğuna inanan bir zihinde barınabilir. Bu yüzden hasetle mücadele, bir duygu bastırma çabasından çok bir inanç meselesidir; "ona verilen benden gitmedi" cümlesine gerçekten inanabilen insanda, duygu kendiliğinden zayıflar.
Haset her devirde vardı, ama her devirde bu kadar çok tetiklenmezdi. Eskiden bir insan kendini çevresindeki birkaç düzine insanla —mahalledeki, iş yerindeki, akrabalardaki— kıyaslardı; bu kıyaslar da tatsızdı ama sınırlıydı. Bugün bir insan günde yüzlerce kıyas noktasıyla karşılaşır, üstelik bu noktalar tesadüfi de değildir: en iyi hâllerinden seçilmiş görüntülerdir; kimse yorgun sabahını, ödenmemiş faturasını, dağılmış mutfağını göstermez. Yani insan kendi hayatının tamamını, başkalarının seçilmiş anlarıyla kıyaslar — ve bu kıyasta kaybetmek matematiksel olarak kaçınılmazdır. Sonuç sürekli bir yetersizlik hissidir, ve yetersizlik hissi hasedin en verimli toprağıdır: kendini yeterli hisseden insan başkasının nimetine daha kolay sevinir, kendini eksik hisseden ise her nimeti bir hatırlatma olarak algılar. Bu yüzden hasetle mücadelenin en pratik adımı ahlaki değil tekniktir: kıyas sayısını azaltmak. Neye bakıldığını azaltmak, ne hissedildiğini değiştirir.
En çok yakınına
Haset uzaktakine değil, yakındakine yönelir. Bir milyarderin serveti çoğu insanı rahatsız etmez, dünyanın öbür ucundaki bir yazarın başarısı içte hiçbir şey kıpırdatmaz; ama insanla aynı yerden başlamış, aynı şartlarda olan birinin öne geçmesi — işte orası acıtır. Sebebi açıktır: haset, kıyas edilebilirlik gerektirir. İnsan kendini kıyaslayamadığı kişiye haset edemez, çünkü onunla arasında ortak bir ölçü yoktur; ama "o da benim gibiydi" diyebildiği kişi bir aynadır, onun ulaştığı yer, insanın ulaşabileceği ama ulaşamadığı yer olur. Bu yüzden haset en çok kardeşler, sınıf arkadaşları, meslektaşlar arasında —yani sevilmesi gereken insanlar arasında— işler. Bunu bilmek işe yarar: içte bir soğukluk hissedildiğinde şaşırmak yerine "demek ki bu kişiyi kendime yakın görüyorum" denebilir; tuhaf bir biçimde, haset bir yakınlık işaretidir. Halk arasında çok konuşulan nazarın aslında ikincil olduğu da buradan anlaşılır: asıl mesele nazar değen değil, nazar edendir, ve insanın kendini hasetten koruması, bir başkasının hasedinden korunmaktan çok daha çok işine yarar, çünkü birincisi elindedir, ikincisi değil. Mütevazı davranmanın bir hikmeti de burada olabilir: sahip olduklarını sergilememek, sadece kendini değil, karşındakini de bir imtihandan korumaktır — her paylaşımın birinin içinde bir şey kıpırdatma ihtimali vardır. Mesele sevinci hiç paylaşmamak değil, paylaşma biçimine dikkat etmektir; sevincini yakınlarına anlatmakla herkese ilan etmek farklı şeylerdir.
Haset çok eski ve çok temel bir meseledir. Kur'an'da anlatılan ilk itiraz sahnesi bunu gösterir: İblis'in secde etmemesi, bir emre karşı gelmekten ibaret değildi, bir gerekçesi vardı — "ben ondan hayırlıyım" dedi. Bu cümlede iki şey iç içedir: kibir (kendini üstün görmek) ve haset (bir başkasına verilen makamı kabullenememek). Hemen ardından Âdem'in iki oğlunun kıssası gelir: birinin kurbanı kabul edilir, diğerininki edilmez, ve kabul edilmeyen kardeşini öldürür. Bu iki sahnenin arka arkaya gelmesi manidardır — insanlık tarihindeki ilk kötülük bir mal kavgasından değil, bir kabul görme kıyasından, "kimin daha makbul olduğu" meselesinden çıkar. Demek ki bugünün ekranları hasedi icat etmedi; sadece onu besleyecek ortamı sınırsız hâle getirdi.
Kime zarar verir
Hasedin en tuhaf tarafı, hedefine hiçbir zarar vermemesidir. Kıskanılan insan kıskanıldığını bilmez bile, onun hayatında hiçbir şey değişmez; değişen tek şey, haset edenin iç dünyasıdır — huzursuzluk, sürekli karşılaştırma, sevinememe. Yani haset, taşıyanı yakan ama karşısındakine değmeyen bir ateştir; bu yüzden onu öncelikle bir "başkasına karşı günah" olarak değil, bir "kendine karşı zulüm" olarak düşünmek daha doğrudur. Üstelik haset insanın kendi işini yapmasını da engeller: başkasının ilerleyişini seyretmekle geçen zaman, kendi yolunda yürünmeyen zamandır, ve kıyas hareketin yerine geçer. Burada sorulması gereken sarsıcı bir soru vardır: kıskanılan şey gerçekten isteniyor mu? Cevap çoğu zaman hayırdır — kıskanılan şeylerin bir kısmı, ele verilse ne yapılacağı bile bilinmez; istenmesinin sebebi kendileri değil, başkalarının onlara verdiği değerdir. Bu, hasedin en aptalca tarafıdır: çoğu zaman istenmeyen şeyler için acı çekilir, çünkü arzu insana ait değil, ödünç alınmıştır. Başarı tanımı da dışarıdan verilir — hangi meslek makbul, hangi hayat imrenilir, neye sahip olmak "başarmak" sayılır, bunların hiçbirine insan kendisi karar vermemiştir. Kendi ölçüsünü kurabilen insan için kıyas zemini de değişir, çünkü onun ölçüsü çoğu zaman görünür değildir: bir huyunu düzeltmiş olmak, bir kitabı gerçekten anlamış olmak, birine yardım etmiş olmak — bunlar paylaşılmaz, dolayısıyla kimse bunlarda kimseyi geçmez.
Şükür hasedin karşıtı olarak anılır, ama daha derin bir kavram vardır: rıza. Şükür, verilene teşekkür etmektir; rıza, verilmeyene de itiraz etmemektir. İkincisi çok daha zordur, çünkü verilmeyeni kabullenmek, taksimin doğru olduğuna inanmayı gerektirir — "bana bu verilmedi çünkü bana uygun değildi" diyebilmeyi. Bu her zaman başarılamaz; bazı şeylerin niçin verilmediği hâlâ anlaşılmaz. Ama şu görülebilir: anlamadığı için itiraz etmek, anlamadığını kabul etmekten daha yorucudur; rıza, teslimiyet gibi görünse de aslında bir enerji tasarrufudur, çünkü değiştirilemeyecek şeyle savaşmayı bırakan insanın, değiştirebileceği şeye gücü kalır. Klasik tavsiyeler arasında en tuhaf görüneni ise haset edilen kişiye dua etmektir. İlk bakışta samimiyetsiz gelir, çünkü içten gelmeyen bir şey söylenmektedir; ama mesele o an samimi olmak değil, davranışı duygunun önüne geçirmektir. İnsanın içi, davranışını takip eder: bir kişi için hayır dilemeye devam edildikçe, ona bakış yavaş yavaş değişir. Duygunun düzelmesini bekleyip sonra davranmak yerine, davranıp duygunun ardından gelmesini beklemek — ahlak eğitiminin temel mantığı budur. Aynı şey tebrik için de geçerlidir: gecikmiş tebrik hasedin sessiz itirafıdır, vaktinde ve içten söylenen tebrik ise insanın kendi içindeki soğukluğu eritir. Bir de kendi payını görmek gerekir: haset edilen insanlara bakılırken hep sahip oldukları görülür, ödedikleri görülmez. Herkesin bir bedeli vardır — öne çıkanın taşıdığı görünürlük yükü, kazananın kaybetme korkusu, yükselenin düşme ihtimali; bunların hiçbiri fotoğrafta yoktur. Görülen her başarı, görülmeyen bir yığın emeğin üzerine kuruludur: yıllarca kimsenin bilmediği bir çalışma, sayısız reddedilme, gizli bir sabır; sadece meyve görülür, ağacın kaç yıldır orada olduğu bilinmez. Bu yüzden haset çoğu zaman bir bilgi eksikliğinden doğar — tam bilinseydi, imrenmek yerine takdir edilirdi; nitekim takdir karşıdakinin emeğini görmek, haset ise sadece sonucunu görmektir.
Kendine itiraf etmek
Çocuklar hasedini gizlemez: kardeşine bir şey verildiğinde ağlar, "bana da" der, açıkça itiraz eder. İnsan büyüdükçe bunu gizlemeyi öğrenir; ama gizlemek ortadan kaldırmak değildir, sadece duyguyu daha karmaşık kılıklara sokmaktır. Bazen çocukların bu dürüstlüğü imrenilecek bir şeydir: bir çocuk "kıskandım" diyebilir ve söyledikten sonra rahatlar; yetişkin ise söyleyemediği için içinde tutar, ve içinde tutulan duygu fermente olur. Çözümün bir kısmı belki de buradadır: en azından insanın kendine söyleyebilmesi, kendi içinde "evet, bunu kıskandım" diyebilmesi. İtiraf edilmemiş duygu insanın arkasından iş çevirir, itiraf edilen duygu ise masaya yatırılabilir; adı konduğunda gücü azalır. Bunu yazarak yapmak da mümkündür — kimseye gösterilmeyen bir deftere "bugün şuna haset ettim" cümlesini kurmak, çoğu zaman o duyguyu küçültür. Zaten bütün bu ölçüler insanı hasetten kurtarmaz, yalnızca ona yardım eder; ve kendi zaafını çözmüş gibi anlatan metinler okuyanı yalnızlaştırdığı için, dürüst olan şudur: kimse bu meseleyi büsbütün halletmez, sadece bazıları bunu itiraf eder, bazıları etmez.
Hasedin her gün karşıya çıktığı yerler büyük olaylar değildir: iş yerinde birinin övülmesi, bir toplantıda başkasının fikrinin beğenilmesi, bir akrabanın çocuğunun başarısı, bir arkadaşın tatil fotoğrafı. Bu küçük anlar büyük imtihanlardan daha belirleyicidir, çünkü sık tekrarlanır; bir insanın karakteri yılda bir verdiği büyük kararlarla değil, günde on kez verdiği küçük tepkilerle şekillenir. Bu anlarda insanın kendini izlemesi —övülen kişiye ne dediğini, yüzünü nereye çevirdiğini, içinden hangi cümlenin geçtiğini— yorucudur ama başka yolu yoktur, çünkü fark edilmeyen hiçbir huy değişmez. Şükür ile haset burada birbirinin zıddı gibi çalışır: ikisi de bir mukayeseye dayanır ama yönleri terstir — haset, insanda olmayan ile başkasında olanı kıyaslar; şükür, insanda olan ile olabilecek olanı. Aynı insan, aynı gün, aynı imkânlarla, sadece baktığı yön değiştiği için iki farklı ruh hâline girebilir; bu da insanın hâlinin ne kadar bakışa bağlı olduğunu gösterir. Bütün bu düşüncelerin vardığı yer basittir: kendi işine dönmek. Herkese ayrı bir imtihan, ayrı bir pay, ayrı bir vakit verilmiştir; yandaki kâğıda bakan öğrenci hem kendi sorularını cevaplamaz hem de baktığı kâğıdın sorularını bilmez. Bir başkasının hayatı bütünüyle bilinmez, görülen şey bir kesittir ve kesitler yanıltır. Nihayetinde amaç hasedi tamamen bitirmek olmamalıdır — bu hedef çoğu zaman başarısızlıkla ve ardından gelen bir suçlulukla sonuçlanır, ki bu işi daha da zorlaştırır. Daha mütevazı ve daha gerçekçi bir hedef vardır: hasedi fark etmek ve ona göre davranmamak. Duygu gelsin, insan ona uymasın; duygu emir kabul edilmediği sürece, o sadece bir hava durumudur. İnsan içinden geçen her şeyden sorumlu değildir, ama içinden geçenle ne yaptığından sorumludur — ve bu ayrım, insanın kendisiyle uğraşmasını taşınabilir kılar. Zaten olgunlaşmak da kötü duyguların bitmesi değil, onların insanı yönetmeyi bırakmasıdır: içteki gürültü devam eder, sadece direksiyon ona verilmez.