Ölümü hastanelere ve şehir dışına ittik: onu hatırlamak neden karamsarlık değil?
Ölümü hayatın dışına ittik; hastanelere, mezarlıklara, şehrin kenarına. Onu hatırlamak karamsarlık değil — günü keskinleştiren tek şey.
Bir cenazeden dönerken, otobüste, herkesin telefonuna baktığını fark ettim. Ben de bakıyordum. Yarım saat önce toprağa bir insan koymuştuk; şimdi hepimiz kaydırıyorduk.
Bunda bir kusur aramıyorum. Hayat böyle devam ediyor, devam etmesi de gerekiyor. Ama o an, ölümle aramızdaki mesafenin ne kadar kısa sürede yeniden kurulduğunu gördüm. Yarım saat. Bir insanın ölümünün bende bıraktığı sarsıntının ömrü, yarım saatti.
Ölümü nereye kaldırdık?
Bir zamanlar insanlar evde ölürdü. Yatağında, ailesinin arasında. Çocuklar da oradaydı; ölümü görerek büyürlerdi. Cenaze evden kalkar, mahalleli gelir, kadınlar mutfakta çalışır, tabut sokaktan geçerdi.
Şimdi insanlar hastanede ölüyor. Cenaze morgdan alınıyor, camiden kalkıyor, mezarlık şehrin dışında. Çocuklar çoğu zaman götürülmüyor — üzülmesin diye.
Bu değişimin bir merhamet niyeti taşıdığını biliyorum. Kimse sevdiğinin acı çektiğini görmek istemiyor, kimse çocuğunu sarsmak istemiyor. Ama sonuçta ortaya şu çıktı: bir insan, kırk yaşına kadar hiç ölü görmeden yaşayabiliyor.
Ölümü hayatın dışına ittiğimizde, onu yok etmedik. Sadece ona hazırlıksız yakalanmayı garantiledik.
Hatırlamak niçin emredilir?
Gelenekte ölümü çokça anmak tavsiye edilir. Bu tavsiye modern kulağa hastalıklı gelebilir; bugün ruh sağlığı, olumsuz düşüncelerden uzak durmak üzerine kurulu.
Ama tavsiyenin gerekçesine bakınca mesele değişiyor. Ölümü hatırlamak, üzülmek için değil; ayıklamak için öneriliyor.
Şöyle düşünüyorum: sonsuz vaktin olsaydı, hiçbir şeyin önceliği olmazdı. Her şeyi sonra yapabilirdin. Öncelik, ancak sınır varsa doğar. Zamanın sınırlı olduğunu bilmek, neyin önemli olduğunu ayırt etmenin tek yolu.
Ölümü hatırlamak bu yüzden karamsarlık değil, bir ölçü aleti. Elimdeki şeyin gerçekten mühim olup olmadığını anlamak istediğimde, ona ömrümün sınırlı olduğunu bilerek bakıyorum. Çoğu şey bu bakışta küçülüyor. Bazıları büyüyor. Büyüyenler, asıl işim olanlar.
"Her nefis ölümü tadacaktır"
Bu ayet o kadar çok tekrar edilir ki, bazen üzerinden geçip gideriz. Ama içindeki kelimeler dikkatle seçilmiş.
"Her nefis" — istisnasız. Sınıf, servet, güç fark etmiyor. Ölümün en çarpıcı tarafı bu eşitlik. Hayatta hiçbir şey herkes için aynı değil; ölüm aynı.
"Tadacaktır" — ilginç bir fiil. Yutmak, karşılaşmak, uğramak değil; tatmak. Tatmak, bir tecrübeyi içeriden yaşamak demek. Yani ölüm bize dışarıdan olan bir şey değil, içinden geçeceğimiz bir hâl.
Bu iki kelime bile insanı bir süre düşündürmeye yetiyor.
Ölüm bilinci ne yapar?
Ölümü hatırlamanın hayatta yaptığı birkaç somut şey var; en azından bende.
Öfkeyi kısaltıyor. Birine kızdığımda, ikimizin de bir gün öleceğini hatırlamak öfkeyi hızla söndürüyor. Kırgınlıkların çoğu, sonsuz vaktimiz olduğu varsayımıyla besleniyor. "Konuşmam onunla" demek, ancak konuşmak için sınırsız vaktin olduğunu sanıyorsan mantıklı.
Erteleme azalıyor. Aramadığım insanı arıyorum, söylemediğim sözü söylüyorum. Ertelenen şeylerin çoğu, "nasılsa fırsat olur" varsayımına dayanıyor.
Biriktirmeyi anlamsızlaştırıyor. Sahip olduğum şeylerin hiçbirini götüremeyeceğimi hatırlamak, onlara verdiğim değeri yeniden ayarlıyor. Bu, mülkten vazgeçmek değil; mülkün yerini bilmek.
Gösterişi anlamsızlaştırıyor. Kimin ne düşündüğü meselesi, ölüm hatırlandığında hızla küçülüyor. Beğenilerini kazanmak için uğraştığım insanların çoğu, ben öldükten bir hafta sonra beni hatırlamayacak. Bu, kırıcı değil kurtarıcı bir bilgi.
Vakti görünür kılıyor. Boşa geçen bir öğleden sonranın maliyeti, ancak toplam vaktin sınırlı olduğunu bilirsen anlaşılır.
Korku ile bilinç arasında
Ölümü hatırlamakla ölüm korkusuna kapılmak aynı şey değil. Bu ayrımı yapmazsak, tavsiye zararlı hâle gelebilir.
Ölüm korkusu felç eder: uyku kaçar, kaygı büyür, insan yaşayamaz hâle gelir. Ölüm bilinci ise yönlendirir: neyi yapacağını bilirsin, işine dönersin.
Aradaki fark, sanırım tevekkülde. Ölümü bir son olarak değil bir geçiş olarak gören insan için, hatırlamak yıkıcı olmuyor. Yolculuğun bir sonraki durağını düşünmek gibi.
Bakara sûresindeki "Biz Allah'a aitiz ve O'na döneceğiz" cümlesi tam da bu çerçeveyi kuruyor. Dönmek, gitmek değil. Gelinen bir yer varsa, dönülecek bir yer de var.
Bu cümleyi musibet anında söylemek tavsiye edilir. İlk duyduğumda bir teselli formülü sanmıştım. Şimdi düşünüyorum da, bir teselli değil bir konum bildirimi: neredeyim, nereye gidiyorum.
Hastalık: küçük bir prova
Ciddi olmayan bir hastalık bile insana ölümü hatırlatıyor.
Birkaç gün yatakta kalmak, bedenin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Sağlıklıyken bedeni hiç düşünmüyoruz; o sessizce çalışıyor. Bir şey aksadığında, ne kadar çok şeyin yolunda gitmesi gerektiğini fark ediyoruz.
Hastalıkta ilginç bir şey oluyor: öncelikler kendiliğinden sıralanıyor. Ateşin çıktığında hiçbir hırsın kalmıyor. Kimin ne dediği, hangi işin yetişmediği, kime kızdığın — hepsi siliniyor. Geriye sadece iyileşmek isteği kalıyor.
İyileşince o berraklık kayboluyor ve yeniden eski meselelere dönüyoruz. Ama o birkaç günün gösterdiği şey gerçekti: meselelerimizin çoğu, sağlıklı olmanın lüksüyle uğraştığımız şeyler.
Hastalığın bir hikmeti varsa, bu olabilir: insanı ölçüye geri getirmesi.
Uyku, ölümün kardeşi
Her gece bilincimizi kaybediyoruz ve bunu tabii karşılıyoruz.
Uykunun ne kadar tuhaf bir şey olduğunu düşünmeyi bırakalı çok oldu. Her akşam, kendini bir bilinçsizliğe teslim ediyorsun. Ne olacağını bilmiyorsun, kontrolü bırakıyorsun, uyanacağının garantisi yok.
Gelenekte uykunun ölümle akraba sayılması ve uyanınca "bizi öldürdükten sonra dirilten Allah'a hamd olsun" mealinde bir dua okunması bu yüzden anlamlı geliyor. Her sabah küçük bir diriliş yaşıyoruz ve fark etmiyoruz.
Uyumadan önceki o teslimiyet anı, ölüme dair bir prova aslında. Her gece yapılan ama hiç düşünülmeyen bir prova.
Bunu fark ettiğimden beri yatağa girerken bir an duruyorum. Uzun sürmüyor, birkaç saniye. Ama o birkaç saniye, günü kapatma biçimimi değiştirdi.
Zamanın hızlanması
Yaşlandıkça zamanın hızlandığını herkes söylüyor. Çocukken bir yaz sonsuzdu; şimdi bir yıl göz açıp kapayana kadar geçiyor.
Bunun bir açıklaması, yeniliğin azalması. Çocukken her şey ilk defa oluyordu ve ilk defa olan şeyler zihinde iz bırakıyor. Yetişkinlikte günler birbirine benziyor; benzeyen günler ayrı ayrı kaydedilmiyor, tek bir blok hâline geliyor.
Yani zamanın hızlanması aslında bir hafıza meselesi. Yaşadığımız ama kaydetmediğimiz günler, geçmişte hiç yer kaplamıyor.
Bu bilgi bir imkân da sunuyor: yeni şeyler yapmak, zamanı yavaşlatıyor. Farklı bir yoldan eve dönmek, tanımadığın biriyle konuşmak, hiç yapmadığın bir işi denemek. Bunlar zihinde iz bırakıyor ve o dönem hafızada uzuyor.
Ölümü hatırlamakla bu birleşince şu çıkıyor: sınırlı bir vaktim var ve o vakti fark etmeden geçirebilirim. İkisi ayrı tehlike.
Ardında ne kalır?
Bir insanın öldükten sonra amel defterinin kapanmadığı üç şey sayılır: faydası devam eden bir sadaka, kendisinden istifade edilen bir ilim, kendisine dua eden salih bir evlat.
Bu üçlü listeyi ilk okuduğumda dikkatimi çeken şey şuydu: üçü de başkasına dokunan şeyler. Hiçbiri kişinin kendi kazanımı değil.
Yani ardından kalan şey, biriktirdiğin değil; başkasına geçirdiğin. Sahip olduğun şeyler kalmıyor, verdiğin şeyler kalıyor.
Bu, modern "miras bırakma" fikrinden çok farklı bir şey. Bugün geride bırakmak deyince mal, isim, itibar anlaşılıyor. Oysa listede isim yok, itibar yok, servet yok. Fayda var.
Bu bana bir ölçü verdi. Bir işe başlarken şunu soruyorum: bu iş ben gittikten sonra da birine fayda verir mi? Cevap hayırsa, iş kötü demek değil — ama önceliği düşük demek.
Miras ve helallik
Ölümün en somut hazırlığı, borçları ve kırgınlıkları kapatmak.
Borç meselesinin ne kadar ciddiye alındığını görünce şaşırmıştım. Şehidin bile borcunun affedilmediğine dair rivayetler var. Yani en yüksek makam bile kul hakkının önüne geçmiyor.
Bu ayrım önemli: Allah hakkı ile kul hakkı arasında bir fark var. Birincisi bağışlanabilir; ikincisi, hak sahibi razı olmadıkça kapanmıyor.
Bu bilgi insanı ürkütüyor. Çünkü kul hakkı sadece para değil. Kırdığın kalp, arkasından konuştuğun insan, hakkını vermediğin işçi, yalan söylediğin kişi.
Listeyi yapmaya başladığımda ne kadar uzun olduğunu görüp bıraktım. Sonra tekrar başladım. Şimdi ara ara ekliyorum ve ara ara birini arıyorum.
En zoru, karşındakinin meseleyi hatırlamaması. "Ne için özür diliyorsun?" diye soruyor. O an aptal gibi hissediyorsun. Ama sonra rahatlıyorsun.
Kabir ziyareti
Mezarlığa gitmeyi uzun süre sevmedim. Sonra alışkanlık hâline getirdim ve garip biçimde iyi geldiğini gördüm.
Mezarlıkta insanı etkileyen şey, ölümün soyut olmaktan çıkması. Taşların üzerinde isimler var, tarihler var. Doğum ve ölüm tarihi arasındaki tire işareti — bütün bir ömür, iki santimlik bir çizgi.
Bir de yaşlar var. Bazı taşlarda çok kısa aralıklar. Onlara bakarken, bugüne kadar yaşamış olmanın kendisinin bir ikram olduğunu düşünüyorum. Otuz yaşına gelmiş olmak, garanti edilmiş bir şey değildi.
Mezarlıktan çıkarken insan biraz sessiz oluyor. O sessizlik, gün boyu taşıdığım gürültünün ne kadar gereksiz olduğunu gösteriyor.
Vasiyet yazmak
Geçen yıl bir vasiyet yazmayı denedim. Elimde büyük bir mal yok; mesele mal taksimi değildi. Sadece bir liste yaptım: kime ne borcum var, kimden helallik istemeliyim, hangi işim yarım kaldı.
Bu listeyi yazmak, düşündüğümden çok daha faydalı oldu. Çünkü ölümü gelecekte bir yerde duran soyut bir olay olmaktan çıkarıp bugüne bağladı.
Listede iki isim vardı ki, onlarla helalleşmek için ölmeyi beklememem gerektiğini fark ettim. Birini aradım. Diğerini hâlâ arayamadım — ama listede duruyor ve her baktığımda beni rahatsız ediyor. Belki de asıl işini yapıyor.
Ölümsüzlük arayışı
Modern hayatın ölümle kurduğu ilişki tuhaf: onu konuşmuyoruz ama onunla sürekli savaşıyoruz.
Yaşlanmayı geciktirme, ömrü uzatma, bedeni koruma üzerine kurulmuş kocaman bir sektör var. Bunların hiçbiri kötü değil — sağlığı korumak bir sorumluluk. Ama altında yatan varsayım bazen şu oluyor: yeterince uğraşırsak bu iş çözülür.
Bir de dijital bir ölümsüzlük arayışı var. Geride bırakılan hesaplar, fotoğraflar, yazılar. İnsanlar hatırlanmak istiyor. Bu istek çok eski; piramitler de aynı isteğin ürünüydü.
Ama hatırlanmak, var olmakla aynı şey değil. Ve dürüst olmak gerekirse: kaç kişinin adını biliyoruz? Kendi büyük dedemizin adını bilen kaç kişi var? İki üç kuşak sonra herkes unutuluyor.
Bu, karamsar bir bilgi gibi görünüyor ama bende tersini yaptı: rahatlattı. Hatırlanma kaygısını bıraktığında, işini kimin göreceği için değil, işin kendisi için yapmaya başlıyorsun.
İnsanların hafızasında kalmak dert olmaktan çıkınca, geriye asıl soru kalıyor: bu iş faydalı mıydı?
Sonluluk ve anlam
Bazen şunu düşünüyorum: eğer ölmeseydik, hiçbir şeyin anlamı olur muydu?
Sonsuz vaktin olsaydı, bugün yaptığın seçimin bir bedeli olmazdı. Her şeyi deneyebilirdin. Hiçbir tercih, başka bir şeyden vazgeçmek anlamına gelmezdi.
Anlam, tam da vazgeçmekten doğuyor. Bir işi seçtiğinde diğerlerini bırakıyorsun; bir insana bağlandığında başkalarından vazgeçiyorsun; bir yolda yürüdüğünde diğer yolları geride bırakıyorsun. Bu vazgeçişler, seçtiğin şeye ağırlık veriyor.
Sonluluk bu yüzden bir kusur değil, anlamın şartı. Sınırsız bir hayatta hiçbir an özel olmazdı, çünkü her an tekrarlanabilirdi.
Bunu anladığımda ölüme bakışım değişti. Ondan kaçmak istemem devam ediyor — bu tabii bir şey. Ama onu hayatın düşmanı olarak görmüyorum artık. Daha çok, hayatın çerçevesi gibi. Çerçeve olmadan resim de olmuyor.
Fâni olanı sevmek
Ölümü hatırlamak, dünyayı sevmemek anlamına gelmiyor. Bu, sık yapılan bir yanlış anlama.
Aksine, fâni olduğunu bilerek sevmek daha derin bir sevgi. Bir şeyin geçici olduğunu bilmek, ona bakışını dikkatli kılıyor. Çocuğunun büyüyeceğini bilen anne, bugünkü hâline daha çok bakıyor. Bir mevsimin geçeceğini bilen insan, o mevsimi daha çok yaşıyor.
Sonsuz sandığımız şeyleri ihmal ediyoruz. Her gün gördüğümüz insanın kıymetini bilmiyoruz; çünkü yarın da göreceğimizi sanıyoruz.
Fânilik, sevgiyi azaltmıyor; ona aciliyet katıyor.
Bugün ne yapmalı?
Bütün bu düşünceler bir yerde pratiğe bağlanmazsa laf olarak kalıyor. Kendime birkaç şey not ettim.
Sabah kalktığımda, uyandığım için bir teşekkür. Uyanmak garanti değildi.
Gün içinde bir kez, "bu son günüm olsaydı bunu yapar mıydım" sorusu. Cevap "hayır" ise, çoğu zaman yapmayı bırakmıyorum — çünkü hayat sadece son günlerden ibaret değil. Ama en azından ne yaptığımı biliyorum.
Kırgınlıkları uzatmamak. En fazla bir gün.
Ve akşam, gün bittiğinde kısa bir muhasebe. Bugün ne yaptım, kime ne dedim, hangi vaktim boşa gitti.
Bunların hiçbiri büyük şeyler değil. Ama ölümü hatırlamanın amacı büyük şeyler yapmak değil zaten; gündelik olanı doğru yapmak.
Bir de şunu ekleyeyim: bu yazıyı bitirdiğimde kendimi hafiflemiş hissettim, ağırlaşmış değil. Ölümü düşünmenin insanı çökerteceğini sanırdım. Tersi oldu.
Sanırım sebebi şu: kaçtığın şey seni kovalıyor. Yüzünü döndüğünde ise duruyor. Ölümden kaçmaya çalışan zihin, sürekli bir gerilim taşıyor — adını koyamadığı bir huzursuzluk. Ona bakabildiğinde o gerilim düşüyor.
Bunun kalıcı olduğunu iddia edemem. Yarın yine unutacağım, yine gündelik telaşa gömüleceğim. Ama unuttuğumu hatırladığımda geri dönmeyi biliyorum artık.
Çünkü ömür dediğimiz şey, birkaç büyük andan değil; binlerce sıradan günden oluşuyor. Ve o günlerin nasıl geçtiğine karar veren şey, sonun bilincinde olup olmamak.
Son bir cümle
Bu yazının en başındaki otobüs sahnesine dönüyorum. Herkesin telefonuna baktığı o an.
Şimdi düşünüyorum da, belki o insanlar da benim gibi düşünüyordu. Belki telefona bakmak, düşünmemek için değil; düşündüğü şeyden kaçmak içindi.
Birbirimizin içinden geçenleri bilmiyoruz. Bir otobüs dolusu insan, aynı anda aynı şeyi düşünüp birbirinden habersiz oturabiliyor.
Belki de yazmanın işi bu: o habersizliği biraz azaltmak.
Ve belki de en çok şunu öğrendim: ölümü hatırlamak, hayatı küçültmüyor. Onu yerine oturtuyor. Sonsuz sandığımız şeyleri geçici, önemsiz sandığımız şeyleri kıymetli kılıyor.
Bugün yaşıyorum. Bunu bilerek yaşamak, dünkünden farklı bir gün yapıyor.
Yarın bu yazıyı unutacağım, işlere dalacağım, birine kızacağım, bir şeyi erteleyeceğim. Bunu biliyorum.
Ama bir yerde duruyor olacak. Ve bir cenazeden dönerken, ya da gece yatağa girerken, ya da bir taşın üzerindeki tarihi okurken geri gelecek.
Belki de hatırlamak dediğimiz şey bu: sürekli akılda tutmak değil, unuttuğunda geri dönebilmek.
Bu yüzden yazdım. Kendime bir işaret bırakmak için; bir gün geri dönebileyim diye.
İlgili kategori
tefekkür