nefs

Affedememenin Ağırlığı

Haksızlık edeni affetmemek çoğu zaman bir adalet duygusu gibi görünür. Oysa tutulan kin, karşı tarafı değil, çoğu zaman onu taşıyanı yıpratır. Affetmenin neden bir zayıflık değil, bir kurtuluş olduğu üzerine.

Affedememenin Ağırlığı

Bir haksızlığa uğrandığında içeride bir şey kapanır: o kişiye karşı bir kapı örülür, ve o kapıyı kapalı tutmak bir süre haklı bir davranış gibi gelir. "Bana bunu yaptı, affetmem gerekmez" denir. Bu duygu güçlüdür, çünkü içinde bir adalet talebi taşır; bir haksızlık edilmiştir ve o haksızlığın karşılıksız kalması istenmez. Ama zamanla görülür ki o kapalı kapı, karşı tarafı değil, çoğu zaman onu tutanı yorar. Kin tutulan kişi çoğu zaman rahattır, belki olanı unutmuştur bile; yükü taşıyan ise tutan kişinin kendisidir. Bu yazının meselesi, affedememenin gerçekte kime ağırlık bindirdiğini ve affetmenin neden bir zayıflık değil bir kurtuluş olduğunu düşünmektir.

Kin kimde kalır

Affetmeyi reddetmek çoğu zaman bir cezalandırma sanılır; altında "onu affetmeyerek cezalandırıyorum" gibi bir mantık yatar. Ama bu mantık çoğu zaman işlemez, çünkü kin, tutan kişinin içinde yaşar. Karşı tarafın bundan haberi bile olmayabilir; bir insan içinde bir öfke taşırken, kin tuttuğu kişi hayatına devam eder. Kin, bu yüzden hedefine ulaşmayan bir zehre benzer: bir başkası için hazırlanır, ama içen hazırlayanın kendisidir.

Dahası, bu ceza gün geçtikçe ağırlaşır. Taşınan öfke, insanı yalnızca o kişiye değil, başka şeylere de kapatır; bir kişiye duyulan kızgınlık, zamanla genel bir sertliğe dönüşebilir. Affetmemek, sanıldığı gibi bir güç gösterisi değil, çoğu zaman insanın kendi kendine verdiği bir cezadır; ve bu cezanın faturasını, karşı taraf değil, onu taşıyan öder. Kapalı tutulan kapının ardında hapsolan, dışarıdaki değil, içeridekidir.

Burada bir ayrım şarttır, çünkü affetmek her haksızlığı görmezden gelmek değildir. Adalet talebi meşrudur: bir haksızlık yapıldıysa onun düzeltilmesini istemek doğal, hatta gereklidir; gelenek, mazlumun hakkını aramasını yasaklamaz, aksine hakkı korumayı emreder. Ama adalet talebi ile kin tutmak farklı şeylerdir. Adalet dışarıya bakar, yapılan yanlışın düzeltilmesini ister; kin ise içeriye yerleşir, bir öfkeyi sürekli besler. Bir insan hakkını arayabilir ama kin tutmayabilir; ya da hiç hak aramaz ama içinde yıllarca kin taşıyabilir.

İkisi birbirinden bağımsızdır, ve asıl yıpratıcı olan adalet talebi değil, kinin kendisidir. Affetmek, bu yüzden adaletten vazgeçmek değildir; öfkenin içerideki yerini bırakmasıdır. İnsan hakkını arayabilir ama kalbini o öfkeye teslim etmeyebilir. Bu ayrım, affetmeyi mümkün kılar: çünkü affetmenin, haksızlığı önemsizleştirmek ya da hak aramaktan vazgeçmek anlamına gelmediği görülür.

Affetmenin yanlış anlaşılmaları

Affetmek üç yaygın biçimde yanlış anlaşılır. Birincisi, affetmenin onaylamak olduğu sanılır — sanki affedilince "yaptığın önemli değildi" denmiş olur. Oysa affetmek, yapılanın yanlış olmadığını söylemek değil, yanlış olduğunu kabul edip yine de öfkeyi bırakmaktır; yanlış olmasaydı, affedilecek bir şey de olmazdı. İkincisi, affetmenin unutmak olduğu sanılır. Affetmek hafızayı silmez; olan hatırlanır ama artık o hatıra yakmaz. Bir yaranın izi kalır, ama kanaması durur.

Üçüncüsü, affetmenin ilişkiyi eski hâline döndürmek olduğu sanılır. Birini affetmek, ona yeniden güvenmek zorunda olmak anlamına gelmez; insan affedebilir ama mesafesini koruyabilir. Affetmek kalple ilgilidir, güven ise ayrı bir karardır. Bu ayrımları görmek affetmeyi kolaylaştırır, çünkü affetmenin kendini savunmasız bırakmak olmadığı anlaşılır. İnsan, kalbindeki öfkeyi bırakırken, aklının koyduğu sınırları koruyabilir.

İtiraf etmek gerekir ki öfkenin bir tadı vardır. Haklı olduğuna inanılan bir öfke, insana bir güç hissi verir; "ben mağdurum, o zalim" konumu tuhaf biçimde rahatlatıcı olabilir, çünkü insanı temiz, karşısındakini kirli kılar. Bu temizlik hissinden vazgeçmek zordur: affedildiğinde o net ayrım bulanıklaşır, insan artık yalnızca mağdur değil, affetme sorumluluğunu taşıyan biri olur. Bu yüzden bazı insanlar öfkelerine sarılır, çünkü öfke onlara bir kimlik verir: haklı olan, incinmiş olan, mağdur olan.

O kimliği bırakmak bir tür kayıp gibi hissedilir. Ama o kimlik aslında bir hapishanedir: insanı geçmişteki bir ana bağlar ve orada tutar. Mağdur kimliğiyle yaşayan insan, o haksızlığı sürekli yeniden yaşar; olay bir kez olmuştur ama o, onu her gün yeniden kurar. Affetmek, işte bu hapishaneden çıkmaktır; ve orada kaybedilen tek şey, insanı esir tutan bir kimliktir.

Kinin bedene yerleşmesi

Kin yalnızca bir düşünce değildir; bedene de yerleşir. Affedilemeyen bir kişi düşünüldüğünde bedende bir şey değişir: kaslar gerilir, nefes sıklaşır, içe bir huzursuzluk çöker. Ve bu tepki, o kin taşındığı sürece her hatırlayışta tekrar tekrar yaşanır. Uzun süre taşınan öfkenin sağlığı yıprattığı bilinir; sürekli gerginlik, bedeni yavaşça aşındırır. Kin, bu yüzden mecazi değil, gerçek anlamda bir bedel ödetir.

Bu, meselenin yalnızca manevi olmadığını gösterir. Affetmek, ruhsal bir arınma olduğu kadar bedensel bir rahatlamadır da; içteki düğüm çözüldüğünde beden de gevşer, uzun süre tutulan bir nefes nihayet verilir. Birini gerçekten affetmenin verdiği o omuzlardan yük inme hissi, tam da bunun işaretidir. O yükün ne kadar ağır olduğu, çoğu zaman ancak bırakıldığında anlaşılır.

Kin tutan zihin kendine sürekli gerekçe üretir. Karşı tarafın yaptığı her şeyi en kötü niyetle yorumlar: "bilerek yaptı", "hep böyleydi", "aslında hiç değişmedi" gibi cümlelerle öfkeyi besler. Bu, zihnin sinsi bir işleyişidir: bir kere birine kızıldığında, ona dair her şey o kızgınlığı doğrulayacak biçimde okunur; iyi bir davranışı bile "numara yapıyor" diye yorumlanır. Böylece kin, kendi kendini besleyen bir döngüye girer — öfke, öfkeyi doğrulayan yorumlar üretir; o yorumlar da öfkeyi büyütür.

Bu döngüyü kırmanın tek yolu, bir an durup "acaba başka türlü de olabilir mi?" diye sorabilmektir. Karşı tarafın da bir bağlamı, bir zayıflığı, belki bir bilgisizliği olabileceğini düşünebilmek — ki bu, onu haklı çıkarmak değil, kendi ürettiği en kötü senaryonun tek gerçek olmadığını kabul etmektir. Ve çoğu zaman o en kötü senaryo gerçek de değildir: insanlar, ettikleri haksızlığı çoğu zaman atfedildiği kadar hesaplı yapmaz; çoğu haksızlık, kötülükten çok dikkatsizlikten, bencillikten, kendi derdine dalmışlıktan doğar. Bunu görmek öfkeyi küçültür.

Geçmişte yaşamak

Kin tutmanın en somut bedeli, insanı geçmişe bağlamasıdır. Affedilemeyen bir olay zihinde sürekli tekrarlanır; o an defalarca yeniden yaşanır, her seferinde aynı öfke yeniden duyulur. Yani olay bir kez olmuştur ama yüzlerce kez yaşanır: karşı taraf bir kez haksızlık etmiştir, insan ise kendi kendine yüzlerce kez eder. Bu, zamanın tuhaf bir çarpıtmasıdır — geçmişte kalması gereken bir şey, sürekli şimdiye taşınır.

Ve şimdi geçmişle doldurulunca, bugüne yer kalmaz. Yeni ilişkiler, yeni imkânlar, yeni bir huzur — hepsi o eski öfkenin gölgesinde kalır. Affetmek, geçmişi geçmişte bırakabilmektir: "oldu, bitti, artık beni yönetmesin" diyebilmek. Bu, olanı yok saymak değil, ona bugünü işgal etme iznini geri almaktır. Geçmiş bir kez yaşanır; onu sürekli yeniden yaşatan, kinin kendisidir.

Büyük haksızlıklar bir yana, asıl yaygın olan küçük kinlerin birikmesidir. Bir söz incitir, unutulmaz; bir davranış kırar, içe atılır. Tek tek önemsiz görünen bu şeyler zamanla birikir ve bir insana ya da bir ilişkiye dair genel bir kırgınlığa dönüşür. Bu küçük kinler, büyük olanlardan daha sinsidir: her biri tek başına affedilemeyecek kadar önemsiz görünür, ama toplamı ağır bir yük oluşturur. Aile içi ilişkilerin çoğu bu küçük birikintilerle yıpranır — kimse büyük bir kötülük yapmaz, ama küçük kırgınlıklar üst üste yığılır ve bir gün ilişki taşınamaz hâle gelir.

Bunun çaresi, kinleri biriktirmeden çözmektir: küçük bir kırgınlık oluştuğunda onu içe atmak yerine konuşmak ya da bırakmak. Biriktirilmeyen kin büyümez. Gelenekteki "güneş öfkenizin üzerine batmasın" ölçüsü tam da bunu söyler — öfkeyi ertesi güne taşımamak. Bu, pratik bir bilgeliktir; çünkü bir gecede taşınan öfke, bir haftaya, bir aya, bir ömre dönüşebilir. Küçük olanı hemen bırakmak, büyük olanın oluşmasını engeller.

Affedilmek ile affetmek

Bu meseleye geleneğin penceresinden bakıldığında, çarpıcı bir bağ görülür: affedilmek ile affetmek arasındaki bağ. Af dileyen insana af vaat edilirken, aynı zamanda başkasını affetmesi öğütlenir; affedip hoş görmesi istenir ve "Allah'ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?" diye sorulur (bk. Nûr, 22). Bu mantık derindir: kendisi bağışlanmak isteyen insan, başkasını bağışlamaya çağrılır, çünkü ikisi aynı kapıdan geçer. Sürekli affedilmeye muhtaç bir varlık —ki her insan öyledir— başkasına kapılarını kapatırsa bir tutarsızlığa düşer; kendisi için istediği merhameti başkasından esirger.

"Merhamet etmeyene merhamet edilmez" ölçüsü de bunu pekiştirir: bu bir tehdit değil, bir yasa gibidir — verilen şey geri döner, kapatılan kapı kapatana da kapanır. Bu görüldüğünde affetmek soyut bir erdem olmaktan çıkar, insanın kendi affedilme ihtiyacıyla doğrudan bağlantılı bir şeye dönüşür. Başkasını affetmek, bir bakıma, kendisi için umduğu affın önünü açmaktır.

Affetmek bir anda olmaz; bir süreçtir. İlk aşama, affetmeyi istemektir — öfkenin haklı olduğu hissedilse bile ondan kurtulmayı istemek; bu isteğin kendisi bir başlangıçtır. İkincisi, öfkeyi beslemeyi bırakmaktır: olayı zihinde tekrar tekrar oynatmayı bırakmak, kinin yakıtını keser. Üçüncüsü, karşı tarafa bir insan olarak bakabilmektir — ona zarar veren kişinin de bir hikâyesi, bir zayıflığı, belki kendi yaraları olduğunu görebilmek; ki bu, yaptığını haklı çıkarmak değil, onu bir canavar olmaktan çıkarıp bir insan olarak görebilmektir. Ve en zoru, ona hayır dileyebilmektir; ulaşıldığında kinin son kalıntısı da erir.

Bir de en çok atlanan vardır: kendini affetmek. Bazen affedilemeyen kişi bir başkası değil, insanın kendisidir — yaptığı bir hata, verdiği bir zarar, kaçırdığı bir fırsat için kendine kin tutar. Ve kendine tutulan kin en yıpratıcı olanıdır, çünkü ondan kaçış yoktur; kinin hedefi hep yanındadır. Tövbe anlayışı tam da burada bir çıkış sunar: geçmişi silmez ama onunla barışmayı mümkün kılar — "yaptım, yanlıştı, pişmanım, düzeltmeye çalışacağım" deyip sonra kendini bırakabilmek. İlahî affın insanın kendi affından geniş olduğuna inanmak, insanı kendi zindanından çıkarır; çünkü O affediyorken kişinin kendini affetmemekte ısrar etmesi, bir tür gizli kibir bile olabilir.

Sınır, intikam ve zaman

Dürüst bir soru vardır: her şey affedilmeli mi? Bazı haksızlıklar o kadar büyüktür ki affetmek imkânsız görünür; ve birine "affet" demek, bazen onun acısını hafife almak olur. Bu yüzden affetmeyi bir baskıya çevirmemek gerekir: affetmek kişinin kendi iç sürecidir, dışarıdan dayatılamaz. Ayrıca af, ancak hakkı olana aittir; bir başkasının uğradığı zulmü üçüncü bir kişi affedemez. Yine de eklemek gerekir ki affetmek çoğu zaman karşı taraf için değil, kişinin kendisi için yapılır — en büyük haksızlıklarda bile insan, karşı tarafı akladığı için değil, kendini o zehirden kurtardığı için bir noktada o yükü bırakmayı seçebilir.

Kin tutmanın vaat ettiği şey intikamdır; "bir gün o da benim çektiğimi çeker" düşüncesi kine bir amaç verir. Ama intikamın ilginç bir özelliği vardır: alındığında bile doyurmaz. Çünkü intikam geçmişteki zararı geri getirmez, yalnızca yeni bir zarar ekler; iki taraf da kaybeder ve ilk yara olduğu yerde durur. Üstelik intikam çoğu zaman bir zincir başlatır ve o zincirin sonu gelmez. Gelenek, ölçülü karşılığı meşru kılarken bile affetmeyi ondan üstün tutar: "kim affeder ve barışırsa, onun mükâfatı Allah'a aittir" denir (bk. Şûrâ, 40). Yani hakkını almak meşrudur ama affetmek daha yüksektir — çünkü hakkını almak zinciri sürdürebilir, affetmek onu kırar. Ve gerçek af zamanla olgunlaşır; taze bir yara affedilemez, acı çok büyüktür, ama zaman geçtikçe o acı yumuşar. Affı erken zorlamak, çoğu zaman sahte bir affa yol açar — dışarıdan affetmiş görünüp içeride kin taşımaya devam etmek.

Affetmenin bir zayıflık olduğu düşünülür; oysa görülen tam tersidir. Kin tutmak kolaydır: öfkeye sarılmak, onu beslemek, mağdur kalmak — bunların hepsi doğal eğilimlerdir, su gibi kendiliğinden aşağı akar. Affetmek ise iradeyle, bu doğal eğilime karşı gösterilen bir çabadır; ve zora karşı gösterilen bu direnç, zayıflık değil güçtür. En güçlü insan, en çok intikam alabilen değil, en çok affedebilendir.

Bu güce bir anda ulaşılmaz; insanın içinde hâlâ affedemediği şeyler, zaman zaman canlanan öfkeler olabilir. Ama bir kez o öfkelerin karşı tarafı değil, yalnızca onu taşıyanı yaktığı görüldüğünde, onları bırakmak —yavaş da olsa— kolaylaşır. Affetmek, karşı tarafa verilen bir hediye değildir; kişinin kendine verdiği bir özgürlüktür. Ve o özgürlük, en çok, affetmesi en zor olanı affedebildiğinde tadılır.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm nefs