Kendini Kandırmanın Yolları
İnsan başkalarını kandırmak için çaba harcar; kendini kandırmak içinse çaba bile gerekmez. Nefis, hoşuna gitmeyen gerçekleri fark ettirmeden yumuşatır, çarpıtır, gizler. Kendini kandırmanın sessiz mekanizmaları üzerine.
Başkasını kandırmak zordur; bir yalanı tutarlı tutmak, yakalanmamak için dikkat etmek, hikâyeyi hatırlamak gerekir. Kendini kandırmak ise kolaydır, hiçbir çaba gerektirmez — nefis bunu kendiliğinden, sürekli ve fark ettirmeden yapar. Ve en tehlikeli yalanlar başkalarına söylenenler değil, insanın kendine inandırdıklarıdır; çünkü başkasının yalanına karşı uyanık olunur, kendi yalanına karşı savunmasız kalınır. Nefsin gerçeği nasıl çarpıttığını görmek, bir kuram kurmaktan çok bu sessiz mekanizmaların nasıl işlediğini açığa çıkarmaktır.
Niyetin gizlenmesi
Kendini kandırmanın en yaygın biçimi gerçek niyeti gizlemektir. İnsan bir şey yapar ve kendine güzel bir gerekçe söyler, ama o gerekçe çoğu zaman gerçek sebep değildir; gerçek sebep — çoğu zaman daha bencil, daha zayıf bir şey — arka planda gizlenir. Örneğin birine sert bir söz söylenir ve "onun iyiliği için" denir, oysa gerçek sebep o an duyulan öfke olabilir; ama "öfkelendim" demek yerine "iyiliği içindi" demek hem söyleyeni hem karşıdakini rahatlatır. Bu bilinçli bir yalan değildir — nefis gerçek niyeti insanın kendisinden bile saklar, kişi gerçekten "iyiliği için" yaptığına inanır. İşte bu inanç kendini kandırmanın özüdür: yalan söylendiğinin farkında olunsa o zaten yalan olmazdı, kendini kandırma tam da farkında olmadan gerçekleşir. Klasik ahlak geleneğinin niyet üzerine bu kadar durması boşuna değildir; çünkü niyeti yoklamak kendini kandırmayı fark etmenin tek yoludur — "bunu neden gerçekten yapıyorum?" sorusunu dürüstçe sormak, nefsin gizlediği sebebi açığa çıkarabilir.
Çift ölçü
Kendini kandırmanın bir başka yaygın biçimi çift ölçü kullanmaktır. İnsan kendi hatalarını ve başkalarının hatalarını farklı ölçülerle değerlendirir: kendi hatasına bir bağlam, bir mazeret, bir hafifletici sebep bulur, başkasının aynı hatasını ise karakterine yorar. Kişi geç kaldıysa trafik vardır, işi çıkmıştır, elinde değildir; başkası geç kaldıysa saygısız, düzensiz, umursamazdır. Bu asimetri o kadar otomatik işler ki fark bile edilmez — aynı davranış fail kendisiyse anlaşılır, başkasıysa kınanır hâle gelir. Bu mekanizma insanın kendisini sürekli haklı, başkalarını sürekli kusurlu görmesini sağlar, ve bu çarpıtma ahlaki gelişimin önündeki en büyük engellerden biridir, çünkü hatasını göremeyen düzeltemez de. Yaygın bir hikmet ifadesiyle, insan kardeşinin gözündeki çöpü görür de kendi gözündeki merteği görmez; bu, kendini kandırmanın tam da bu biçimini tarif eder — başkasının küçük kusuru büyür, kendi büyük kusuru görünmez olur.
İlginç bir çarpıtma daha vardır: sonucu bildikten sonra niyeti yeniden yazmak. Bir şey iyi sonuçlandığında "ben zaten bunu istiyordum" denir, kötü sonuçlandığında "aslında niyetim başkaydı" denir; niyet sonuca göre geriye dönük olarak ayarlanır. Bu hafızanın bir oyunudur — geçmişteki niyet bugünkü çıkarıma göre yeniden kurulur, ve bu yapıldığının farkına bile varılmaz, gerçekten öyle olduğu hatırlanır. Bu mekanizma insanın kendisini sürekli tutarlı ve öngörülü göstermesini sağlar: başarılar planlıymış, başarısızlıklar talihsizlikmiş gibi hatırlanır. Gerçekte ise çoğu şey belirsizdi, çoğu karar yarı tesadüfiydi; ama hafıza bu belirsizliği temizleyip düzgün bir hikâye kurar, ve o hikâyede insan her zaman iyi niyetli, öngörülü bir kahramandır.
Kendini kandırmanın altında yatan temel mekanizmalardan biri, duygunun düşünceden önce gelmesidir. Bir konuda önce bir duygu, bir eğilim oluşur — bir şey istenir ya da istenmez — ardından zihin o eğilimi haklı çıkaracak gerekçeleri üretir; yani mantık çoğu zaman kararı vermez, verilmiş kararı savunur. Bu, bir konuda güçlü bir çıkar olduğunda net görülür: o çıkarı destekleyen argümanlar inandırıcı gelir, ona aykırı olanlar zayıf görünür — aynı argüman çıkara uygunsa güçlü, aykırıysa zayıf sayılır. Bu mantığın çıkarın hizmetine girmesidir, ve tehlikeli olan bunu yaparken insanın kendini tümüyle objektif sanmasıdır; "ben duygusal değil mantıklı düşünüyorum" derken aslında duygunun ürettiği gerekçeler sıralanır. Bu mekanizmayı fark etmenin bir yolu vardır: bir konuda çok emin ve rahat hissediliyorsa ve o konu çıkara uygunsa, bir adım geri çekilip "acaba bu kanaate çıkarım yüzünden mi vardım?" diye sormak, mantık kılığındaki eğilimleri açığa çıkarabilir. Klasik gelenekte "heva" — arzuya uymak — akıldan ayrı bir tehlike olarak ele alınır, çünkü heva aklı devre dışı bırakmaz, onu kendi hizmetine alır; en tehlikeli hâli budur, arzunun akıl kılığına girmesi.
Kendini kandırma yalnızca bireysel değil, toplu bir biçimde de işler. Bir gruba ait olunduğunda grubun ortak kanaatleri benimsenir ve onları sorgulamak bırakılır; grubun haklılığı bir varsayım hâline gelir, ve bu varsayım bireysel kendini kandırmayı bir kat daha güçlendirir. Çünkü artık yalnız olunmaz, koca bir grup aynı şeye inanır, ve bu ortaklık kanaate sahte bir güven verir — "bu kadar insan yanılıyor olamaz" düşüncesi aslında çoğu zaman yanlıştır, kalabalık doğruluğun ölçüsü değildir. Grup içinde kendini kandırmanın özel bir tehlikesi vardır: bireysel olarak fark edilebilecek bir çarpıtma, grup desteklediği için fark edilemez olur; grup bir tür ortak körlük üretir, herkesin görmediğini kimse görmez. Bu yüzden en güçlü kanaatler — özellikle bir gruba aidiyetten gelen kanaatler — en dikkatli bakılması gereken kanaatlerdir, çünkü orada hem bireysel hem toplu kendini kandırma birlikte çalışır.
Karşılaştırmalı ahlak
Kendini kandırmanın rahatlatıcı bir biçimi de kendini hep daha kötüleriyle kıyaslamaktır. Ahlaki bir konuda kendini değerlendirirken ölçüt hep kendinden daha kötü davrananlar seçilir: "ben en azından şunu yapmıyorum" denir. Bu kıyas insanı iyi hissettirir ama bir yanılsama üretir, çünkü ölçüt olması gereken değil en kötü örnektir, ve en kötüden iyi olmak iyi olmak anlamına gelmez. Bu mekanizma özellikle sinsidir, çünkü teknik olarak doğru bir şey söyler — gerçekten o kötü şey yapılmıyor olabilir — ama o doğru, kendi kusurlarını görmezden gelmek için kullanılır. Ahlaki gelişim tersini gerektirir: kendini daha iyilerle, hatta idealle kıyaslamak; ama nefis bu kıyastan kaçar, çünkü orada rahatlama değil sorumluluk vardır.
İyi işlerin arkasına saklanmak
En incelikli kendini kandırma biçimlerinden biri, iyi işleri bir örtü olarak kullanmaktır. Bir insan bazı alanlarda gerçekten iyi davranabilir, ve o iyi davranışları başka alanlardaki kusurlarını görmemek için bir örtü olarak kullanabilir — "ben bu kadar hayır yapıyorum, şu küçük kusur ne ki" mantığı, iyi işlerin kötü olanları dengelediği bir muhasebe. Bu muhasebe tehlikeli bir rahatlama sağlar, çünkü insan iyi yönlerine bakarak kötü yönlerini ihmal eder, ve ihmal edilen kusur büyümeye devam eder. Gerçek muhasebe her alanı ayrı ayrı değerlendirmeyi gerektirir; bir alandaki iyilik başka alandaki kötülüğü aklamaz — ama nefis bu ayrı değerlendirmeden hoşlanmaz, toplu bir "iyi insanım" hükmünü tercih eder.
Kendini kandırmanın gündelik bir biçimi de ertelemeyi meşrulaştırmaktır. Yapılması gerektiği bilinen bir şey ertelenirken hep makul bir sebep bulunur: "şimdi uygun değil", "önce şunu halledeyim", "yarın daha iyi olur." Bu sebepler tek tek makul görünür ama toplamları sürekli bir erteleme örüntüsü oluşturur, ve o örüntünün gerçek sebebi çoğu zaman söylenen sebep değil, sadece o işi yapmak istememektir. Nefis isteksizliği doğrudan itiraf etmek yerine ona kılıf uydurur — "istemiyorum" demek yerine "şu an uygun değil" der — ve insan bu kılıfa inanır. Bunu fark etmenin bir yolu vardır: bir iş sürekli erteleniyorsa ve her seferinde farklı bir sebep bulunuyorsa, muhtemelen gerçek sebep o sebepler değil işin kendisine karşı bir dirençtir; sebeplerin çeşitliliği tam da onların gerçek olmadığının işaretidir.
Nefsi tanımanın zorluğu
Bütün bu mekanizmalar ortak bir güçlüğe işaret eder: insanın kendini tanımasının ne kadar zor olduğu. İnsan kendini içeriden görür, ve bu içeriden görüş çarpıtmalarla doludur; nefis gerçeği olduğu gibi değil hoşa gidecek biçimde sunar. Bu yüzden klasik gelenek nefsi tanımayı en zor ve en önemli bilgi sayar — "nefsini bilen Rabbini bilir" ölçüsü bu bilginin merkeziliğini gösterir, ama aynı gelenek bu bilginin ne kadar güç olduğunu da vurgular. Çünkü tanınması gereken şey — nefis — aynı zamanda tanımayı engelleyen şeydir; nefsi nefisle tanımaya çalışmak, çarpıtan araçla gerçeği ölçmeye benzer. Bu yüzden kendini tanımak tek başına zordur, dışarıdan bir aynaya ihtiyaç duyulur: dürüst bir dost, bir rehber, ya da kişinin kendi davranışlarının sonuçlarına dürüstçe bakması.
Kendini değerlendirmeyi zorlaştıran bir etken de dışarıdan gelen övgü ve yergidir. Övüldüğünde insan o övgüye inanmak ister, ve övgü gerçek olup olmadığına bakılmadan kendine dair olumlu bir imge kurmayı besler — sürekli övülen insan giderek kendini o övgülerin tarif ettiği kişi sanır. Yergi ise ters yönde çarpıtır: haksız bir yergi bile zamanla içe işleyebilir ve kişinin kendine dair olumsuz, gerçek dışı bir imge kurmasına yol açabilir. İki durumda da sorun aynıdır — kendine dair değerlendirme dışarıdan gelen tepkilere göre ayarlanır, ve bu tepkiler çoğu zaman gerçeği değil karşıdakinin o anki hâlini yansıtır. Sağlıklı bir öz değerlendirme ne övgüye ne yergiye tam teslim olur; ikisini de bir veri olarak alır ama nihai hükmü onlara bırakmaz, çünkü insanı en iyi tanıyan onu öven ya da yeren değil, kendi hâlini dürüstçe gözlemleyen kişidir. Bu, övgü geldiğinde sarhoş olmamayı, yergi geldiğinde çökmemeyi, ikisinin de ötesinde kendi gerçeğini aramaya devam etmeyi gerektirir.
Dışarıdan bakabilmek
Kendini kandırmayı azaltmanın yolu, bir tür dışarıdan bakış geliştirmektir. Kendi davranışına sanki bir başkasının davranışıymış gibi bakabilmek — "bunu başkası yapsaydı ne derdim?" diye sorabilmek — çift ölçüyü kısmen etkisizleştirir. Bir de niyeti dürüstçe yoklamak, bir şeyi yaparken "gerçek sebebim ne?" diye durup düşünmek gerekir; ilk gelen cevap genellikle güzel olan, kabul edilebilir olandır, ama biraz daha kazınca çoğu zaman altından daha az güzel bir sebep çıkar. Bu kazıma işlemi rahatsız edicidir, çünkü kendini olduğundan iyi görmenin verdiği konforu bozar — ama o konfor ahlaki körlüğün de kaynağıdır. Kendini olduğundan biraz daha kusurlu görmek — abartmadan, sadece dürüstçe — paradoksal olarak gelişmenin önünü açar, çünkü ancak görülen bir kusur düzeltilebilir.
Kendini kandırmak kötü niyetli bir şey değildir, nefsin doğal bir işleyişidir; insan kendini korumak, tutarlı görmek, iyi hissetmek için gerçeği yumuşatır. Ama bu yumuşatma bir bedelle gelir: gerçeği göremeyen kendini de düzeltemez, ve düzelmeyen aynı hataları tekrar eder. Bu yüzden kendine karşı dürüst olmak belki de en zor dürüstlüktür; başkasına yalan söylememek görece kolaydır, kendine yalan söylememek ise ömür boyu süren bir çabadır. İnsan bu çabada sık sık başarısız olur — kendine söylediği küçük yalanları ancak zaman geçtikten sonra, geriye dönüp baktığında fark edebilir, o an ise hepsine inanır. Ama en azından şu bilinebilir: insanın kendine söylediği en güzel gerekçe çoğu zaman en şüpheli olanıdır, ve bir gerekçe ne kadar rahatlatıcıysa ona o kadar dikkatle bakmak gerekir — çünkü nefis en çok, insanı rahatlatarak kandırır. Belki de kendini kandırmaya karşı en güçlü koruma bu ihtimali sürekli akılda tutmaktır: "şu an da kendimi kandırıyor olabilirim" cümlesini bir yerde canlı tutmak. Bu cümle kesinliğin verdiği o rahat konforu bozar, ama o konfor tam da çarpıtmanın barındığı yerdir; kendinden sürekli biraz şüphe eden insan kendini kandırmaya daha az düşer, kendinden hiç şüphe etmeyen ise en çok kanan olur — çünkü kanmadığından emin olmak, kanmanın en derin biçimidir.