Beğenilme İhtiyacı
İnsan beğenilmek ister; bu doğal. Ama beğenilme ihtiyacı bir eşiği aştığında, insanı kendi olmaktan çıkarıp başkalarının aynasında yaşayan bir gölgeye çeviriyor. Bu yazı, o eşiğin nerede olduğunu arıyor.
Bir şeyi itiraf etmek zor: beğenilmek istiyorum.
Bunu yüksek sesle söylemek bile utandırıcı. Çünkü olgun insanın başkalarının onayına ihtiyaç duymaması gerektiğini öğrendik. "Ne düşündükleri umurumda değil" demek, bir tür erdem sayılıyor.
Ama dürüst olursam, umurumda.
Bir şey yazdığımda okunmasını istiyorum. Bir iş yaptığımda takdir edilmesini bekliyorum. Birine iyi davrandığımda, bunun görülmesini arzuluyorum.
Ve bu arzuyu her fark ettiğimde, kendimden biraz utanıyorum.
İhtiyacın kendisi kusur değil
Uzun süre bu utancı taşıdım. Sonra bir şey fark ettim: beğenilme ihtiyacının kendisi bir kusur değil.
İnsan sosyal bir varlık. Kabul görmek, ait olmak, değer verilmek — bunlar temel ihtiyaçlar. Bir bebek, annesinin gülümsemesiyle büyür. Bir çocuk, övüldükçe cesaretlenir.
Yani onay ihtiyacı, insanın doğasına yazılı.
Sorun ihtiyacın varlığında değil, onu neyin yönettiğinde.
Bir ihtiyaç, seni bir yöne itebilir. Ama o yön senin seçtiğin yön değilse, artık sen değil ihtiyaç karar veriyor demektir.
İşte kritik eşik burada: beğenilmeyi istemek ile beğenilmek için yaşamak arasında.
Aynada yaşamak
Beğenilme ihtiyacı bir eşiği aştığında ilginç bir şey oluyor: insan kendini içeriden değil, dışarıdan görmeye başlıyor.
Bir şey yaparken "bunu yapmak istiyor muyum" diye sormuyor; "bu nasıl görünür" diye soruyor.
Bir kanaat oluştururken "buna inanıyor muyum" demiyor; "bunu söylersem ne düşünürler" diyor.
Yavaş yavaş, kendi iç sesin kısılıyor. Yerini, sürekli çalışan bir dış gözlemci alıyor. Her davranışını o gözlemcinin bakışıyla ölçüyorsun.
Bu, yorucu bir hâl. Çünkü artık iki iş birden yapıyorsun: hem yaşıyorsun, hem yaşadığını izliyorsun.
Ve izleyen göz, hiç kapanmıyor.
Riyanın kökü
İslam, gösterişe — riyaya — karşı çok sert. İlginç olan, riyanın kötü işlerde değil, iyi işlerde ortaya çıkması.
Kimse "kötülüğümü görsünler" diye kötülük yapmaz. Ama "iyiliğimi görsünler" diye iyilik yapmak yaygın.
Bir hadiste, kıyamet günü ilk hesaba çekileceklerden birinin, ilmini insanlar "âlim desinler" diye öğrenen kişi olduğu söylenir. İyi bir şey yapmış — ilim öğrenmiş — ama niyeti onu boşa çıkarmış.
Bu, beni derinden düşündürdü.
Demek ki bir amelin değerini belirleyen, sadece ne yaptığın değil, kimin görmesi için yaptığın.
Ve riyanın en sinsi tarafı şu: çoğu zaman farkında bile olmuyorsun. İyilik yaparken içine karışan o küçük "görülme" arzusunu, ancak dikkatle bakınca yakalıyorsun.
Kendi niyetimi yoklamak
Bunu kendi üzerimde denedim. Bir iyilik yaptığımda kendime soruyorum: bunu kimse görmeyecek olsa, yine yapar mıydım?
Çoğu zaman cevap "evet". Ama bazen, dürüst olursam, "emin değilim".
Ve o "emin değilim" cevabı, üzerinde durulması gereken yer.
Çünkü bir şeyi sadece görülmek için yapıyorsam, onu aslında karşımdaki için değil, kendim için yapıyorum. İyilik kılığında bir gösteri.
Bunu fark etmek insanı alçaltıyor — iyi anlamda. Kendini olduğundan iyi sanmaktan kurtarıyor.
Görünmek ile var olmak
Modern hayat, görünmeyi var olmanın şartı hâline getirdi.
"Paylaşmadıysan yaşamadın" diye bir cümle var — yarı şaka ama gerçeği anlatıyor. Bir deneyimi yaşamak yetmiyor; onu gösterilebilir hâle getirmek gerekiyor.
Bir yemek yeniyor ama önce fotoğraflanıyor. Bir manzara görülüyor ama önce kaydediliyor. Bir an yaşanıyor ama gözler o anda değil, o anın nasıl görüneceğinde.
Bu, deneyimi inceltiyor. Çünkü yaşarken bir yandan da yaşadığını sunmaya hazırlanıyorsun. İki iş birden yapılınca, ikisi de eksik kalıyor.
Görünmenin var olmanın önüne geçtiği bir yerde, insan kendi hayatının seyircisine dönüşüyor. Yaşamıyor, yaşadığını gösteriyor.
Halbuki en derin anlar, çoğu zaman gösterilmeyen anlar. Kimseye anlatılmayan bir dua, paylaşılmayan bir gözyaşı, sessizce yapılan bir iyilik.
Bunların değeri, tam da görünmez olmalarında.
Var olmak, görünmeden de mümkün. Hatta belki en çok, görünmediğinde mümkün.
Övgünün tuzağı
Övgü tatlı. Ama tatlı olan her şey gibi, fazlası zehirliyor.
Bir kere övüldüğünde iyi hissedersin. İki kere, üç kere... derken, övgüye alışırsın. Ve alıştığın şey, artık seni mutlu etmez; sadece yokluğu seni mutsuz eder.
Bu, bağımlılığın tanımı.
Övgüye bağımlı insan, övgü gelmediğinde bir şey eksikmiş gibi hisseder. İyi bir iş yapar, kimse fark etmez, ve içine bir boşluk düşer.
Halbuki iş aynı iştir. Değişen tek şey, dışarıdan gelen alkış.
Ve alkışa göre değer biçtiğin bir hayat, senin elinde değil demektir. Başkalarının avuçlarında.
Eleştiriye tahammülsüzlük
Onay ihtiyacının en açık belirtisi, eleştiriye verilen tepki.
Beğenilmeye çok ihtiyaç duyan insan, en küçük eleştiriyi bile bir saldırı gibi yaşar. Çünkü o eleştiri, ihtiyacının tam kalbine dokunuyor.
Sağlıklı bir insan, "burada haklı olabilir" diye düşünebilir. Onaya aç bir insan, önce kendini savunur.
Kendimde bunu gözlemledim: bir eleştiri geldiğinde ilk tepkim neredeyse hep savunma. Doğru olup olmadığına bakmadan önce, reddetmeye hazırlanıyorum.
Ve o refleks, tam da onay ihtiyacımın ne kadar derin olduğunu gösteriyor.
Çünkü kendinden emin olan savunmaya geçmez. Dinler. Savunmaya geçen, aslında korkuyordur.
Sosyal onayın nicelleşmesi
Bir zamanlar onay soyut bir şeydi. İnsanların sana bakışından, tavrından anlardın.
Şimdi sayılabiliyor. Kaç kişi beğendi, kaç kişi paylaştı, kaç kişi takip etti.
Bu, onay ihtiyacını büyüten bir şey. Çünkü artık ölçülebilir bir hedef var. Ve ölçülebilen her şey, yarışa dönüşüyor.
Sayının soğukluğu bir yandan aldatıcı. Yüz beğeni almış bir insan, bir öncekinden daha çok sevilmiş olmuyor. Sadece bir sayı büyümüş oluyor.
Ama zihin bunu ayırt etmiyor. Sayıyı sevgi sanıyor. Ve sayı düştüğünde, sevilmediğini sanıyor.
Bu mekanizma, onay ihtiyacını tabii sınırlarının çok ötesine taşıyor. Doğal bir ihtiyaç, sonu olmayan bir açlığa dönüşüyor.
Kendini küçük göstermenin de bir gösteriş olması
İşin sinsi tarafı şu: gösterişten kaçmak da bir gösterişe dönüşebiliyor.
"Ben övgü istemem", "bana göre değil bunlar", "sade yaşarım" — bu cümleler bazen içten, bazen ise başka bir onay arayışının kılığı.
Alçakgönüllü görünmek, kibirli görünmekten daha ince bir gösteriş olabiliyor. Çünkü orada da bir izleyici var ve o izleyiciye "bakın ne kadar mütevazıyım" mesajı gidiyor.
Buna eskiler "tevazu gösterisi" derdi. Yani tevazuyu bile araç yapmak.
Bunu fark etmek insanı biraz çaresiz bırakıyor. Çünkü gösterişten kaçarken de gösterişe düşülebiliyorsa, temiz bir zemin var mı?
Sanırım çıkış, kaçınmakta değil, fark etmekte. İçindeki gösteriş arzusunu yok etmeye çalışmak yerine, onu görmek. Görülen bir arzu, en azından kararı tek başına veremiyor.
Niyeti tamamen temizlemek belki mümkün değil. Ama niyetin içine karışan kiri görebilmek, onu azaltmanın yolu.
Kıyasın zehiri
Onay ihtiyacının bir kardeşi var: kıyas.
Başkalarının beğenisine muhtaç insan, kaçınılmaz olarak kendini başkalarıyla ölçüyor. "O benden daha çok beğeniliyor" düşüncesi, içini kemiriyor.
Ve kıyas, hiç bitmeyen bir yarış. Çünkü her zaman senden daha çok beğenilen biri var. Zirveye çıksan bile, orada da bir başkası var.
Kıyas, kişinin kendi yolunu görmesini engelliyor. Sürekli yandakine baktığı için, kendi adımını göremiyor.
Halbuki her insanın kendine has bir imtihanı, kendine has bir yükü var. Başkasının yüküyle kendininkini kıyaslamak, ikisini de yanlış tartmak demek.
"Kimimizi kimimize imtihan kıldık" deniyor bir ayette. Yani başkasının hâli, senin için bir sınav — ona imrenmen ya da onu küçümsemen, o sınavda nasıl davrandığını gösteriyor.
Bunu anladığımda, kıyası bırakmak biraz kolaylaştı. Herkesin farklı bir sınavı varsa, kıyas zaten anlamsız. Elmayla armudu değil, iki ayrı imtihanı karşılaştırıyorum.
Yalnız kalabilmek
Bu meseleyle uğraşırken bir ölçü buldum: yalnızken nasıl davrandığım.
Kimse görmezken de aynı özenle davranıyorsam, o davranış benim. Sadece biri bakınca özenliysem, o davranış gösteriden ibaret.
Bu ölçü acımasız ama dürüst.
Yalnızken kılık kıyafetine, sözüne, hâline özen gösteren insan, iç dünyası bütün olan insandır. İçi ve dışı aynıdır.
Bir de "sahne insanı" var: kalabalıkta bir türlü, yalnızken bambaşka. Bu ikilik, insanı yoruyor. Çünkü sürekli bir rol oynamak, gerçek benliği köreltiyor.
Allah'ın her an gördüğü bilinci — buna "ihsan" deniyor — tam da bu ikiliği kaldırmayı hedefliyor. Madem her an görülüyorum, o hâlde tek bir hâlim olsun.
Bu, onay ihtiyacını yok etmiyor; yönünü değiştiriyor. Artık çok sayıda insanın değişken bakışını değil, tek ve değişmez bir bakışı esas alıyorsun.
Ve tek bir bakışı esas almak, insanı özgürleştiriyor. Çünkü herkesi memnun etmek imkânsız; ama O'nun rızasını gözetmek, tutarlı bir hedef.
İnsanlardan büsbütün kopmak da değil
Burada bir dengeye dikkat etmek gerekiyor. Onay ihtiyacını eleştirirken, insanlardan tümüyle kopmayı övmüyorum.
"Kimse umurumda değil" demek, çoğu zaman bir yaradan doğar, erdemden değil. İncinmiş insan, kendini korumak için umursamazlık maskesi takar.
Sağlıklı olan, umursamamak değil, doğru ölçüde umursamak.
İnsanların iyi kanaatini önemsemek, sağlıklıdır — çünkü toplum içinde yaşıyoruz ve iyi bir ad, korunmaya değer bir emanet. Ama o kanaate esir olmak, hastalıktır.
İkisinin arasındaki çizgi ince: iyi görünmeyi istemek ile iyi olmayı istemek. Birincisinde amaç görüntü, ikincisinde gerçek. Ve çoğu zaman ikisi aynı anda içimizde bulunuyor, birbirine karışmış hâlde.
Onları ayırmak, ömür boyu süren bir iş.
Korkunun onayla ilişkisi
Onay ihtiyacının derininde çoğu zaman bir korku var: dışlanma korkusu.
İnsan türü, tarih boyunca gruplar hâlinde yaşadı. Gruptan atılmak, tek başına kalmak, çoğu zaman ölüm demekti. Bu yüzden dışlanma korkusu, insanın en eski, en derin korkularından biri.
Beğenilme ihtiyacı, bu korkunun modern kılığı. "Beğenilmezsem dışlanırım, dışlanırsam yalnız kalırım" — bu zincir, çoğu zaman bilinçdışında çalışıyor.
Bunu anlamak, ihtiyaca biraz merhametle bakmayı sağlıyor. Çünkü mesele basit bir zayıflık değil; çok eski bir hayatta kalma refleksinin yankısı.
Ama şu da var: bugün dışlanmak, artık ölüm değil. Birkaç kişi seni beğenmese de hayatın devam ediyor. Zihin bunu henüz tam kavramadı — hâlâ eski tehlikeye göre alarm veriyor.
O alarmı fark etmek, onu yatıştırmanın ilk adımı. "Bu korku gerçek bir tehlikeye değil, eski bir refleksе ait" diyebilmek.
Ve bir de şu var: gerçekten önemli olanların sevgisi, birkaç kişinin beğenmemesiyle sarsılmıyor. Onları kaybetme korkusu yersiz. Geri kalanların onayı ise, kaybedilse de hayati değil.
Bunu ayırt etmek, korkunun büyük kısmını eritiyor.
Çocuklukta kalan kök
Bu ihtiyacın nereden geldiğini düşününce, çoğu zaman çocukluğa iniyorum.
Sevginin koşullu olduğu bir ortamda büyüyen çocuk — yani "başarılıysan seviliriz, uslu durursan değerlisin" mesajını alan çocuk — onay ile sevgiyi birbirine karıştırarak büyüyor.
Ona göre sevilmek, hak edilmesi gereken bir şey. Bedava değil, karşılıklı.
Ve büyüdüğünde de aynı şemayı taşıyor: sürekli hak etmeye, sürekli kanıtlamaya çalışıyor. Çünkü içinde "olduğun gibi de yeterlisin" cümlesi hiç kurulmamış.
Bu kökü fark etmek, onunla barışmanın ilk adımı. Suçlamak için değil, anlamak için. Çünkü anlaşılan bir yara, iyileşmeye başlıyor.
Onaylanmak ile sevilmek farkı
Bir ayrım, bu meseleyi çözmemde çok işe yaradı: onaylanmak ile sevilmek aynı şey değil.
Onaylanmak, bir performansa verilen not. Bir şey yaptın, beğenildi. Yarın yapmazsan, onay da gider.
Sevilmek ise koşulsuz. Bir şey yapmana bağlı değil. Sen olduğun için seviliyorsun, yaptığın için değil.
Onay ihtiyacına esir olan insan, aslında sevgi arıyor ama yanlış yerde arıyor. Performansla sevgi kazanmaya çalışıyor. Ve performansla kazanılan şey sevgi değil, alkış.
Alkış, sevgiye benziyor ama onu doyurmuyor. Bu yüzden ne kadar alkış gelse de aç kalıyor insan. Yanlış besinle beslenen bir açlık gibi.
Gerçek sevgi — ailenin, birkaç yakının, ve nihayetinde Yaratıcının sevgisi — performansa bağlı değil. Onu kazanmak için sürekli sahne almaya gerek yok.
Bunu içine sindiren insan, sahneden inebiliyor. Çünkü asıl aradığı şeyin sahnede olmadığını anlıyor.
Ne yapmaya çalışıyorum
Bu meseleyle başa çıkmak için kesin bir reçetem yok. Ama birkaç şey deniyorum.
Bazı iyilikleri gizli tutmak. Kimsenin bilmeyeceği bir iyilik yapmak, niyeti temizliyor. Ve tuhaf biçimde, gizli iyiliğin verdiği huzur, alkışlanan iyiliğinkinden derin.
Övgüyü fazla ciddiye almamak. Övüldüğümde teşekkür ediyorum ama üstünde durmuyorum. Çünkü övgüye çok kıymet verirsem, yergiye de aynı kıymeti vermek zorunda kalırım.
Eleştiriyi önce doğru kabul edip sınamak. Savunmaya geçmeden önce, "acaba haklı mı" diye bakmak. Çoğu zaman bir doğruluk payı çıkıyor.
Yalnızken de tutarlı olmaya çalışmak. Kimse görmezken gösterdiğim özen, karakterimin gerçek ölçüsü.
Bunların hiçbirini tam beceremiyorum. Onay ihtiyacım hâlâ orada, her fırsatta başını kaldırıyor.
Ama artık onu görebiliyorum. Ve gördüğüm bir şey, beni eskisi kadar kolay yönetemiyor.
Son olarak
Bu yazıyı yazarken bile içimde o ses var: "Bunu okuyanlar ne düşünecek? Beğenecekler mi?"
Sesi susturamadım. Ama onunla birlikte yazmayı öğrendim.
Belki de mesele sesi yok etmek değil. Onun kararlarımı vermesine izin vermemek.
Bir yazının okunmasını istemek ile, okunmadığında yazmaktan vazgeçmek arasında fark var. Birincisi doğal, ikincisi esaret. İlkinde arzu var ama karar bende; ikincisinde karar arzunun elinde.
Ölçü galiba bu: arzu var olsun, ama dümende olmasın.
Beğenilmeyi istemek insani. Beğenilmek için kendinden vazgeçmek ise, yavaş bir kayboluş.
İkisinin arasında durmaya çalışıyorum. Bazen başarıyorum, çoğu zaman başaramıyorum.
Ama en azından nerede durmak istediğimi biliyorum. Ve bir yeri bilmek, oraya doğru yürümenin başlangıcı.