nefs

Beğenilme İhtiyacı

İnsan beğenilmek ister; bu doğaldır. Ama beğenilme ihtiyacı bir eşiği aştığında, insanı kendi olmaktan çıkarıp başkalarının aynasında yaşayan bir gölgeye çevirir. O eşiğin nerede olduğu üzerine.

Beğenilme İhtiyacı

İnsanın kolay kabul etmediği bir gerçek vardır: beğenilmek ister. Bunu açıkça söylemek bile utandırıcıdır, çünkü olgun insanın başkalarının onayına ihtiyaç duymaması gerektiği öğretilmiştir; "ne düşündükleri umurumda değil" demek bir tür erdem sayılır. Oysa çoğu insan için gerçek bunun tersidir: yaptığı bir işin takdir edilmesini, yazdığı bir şeyin okunmasını, gösterdiği bir iyiliğin görülmesini bekler. Ve bu arzuyu fark ettiğinde, çoğu zaman kendinden biraz utanır. Bu yazının meselesi, beğenilme ihtiyacının nerede sağlıklı bir isteğe, nerede insanı kendinden eden bir esarete dönüştüğünü —o eşiğin nerede olduğunu— düşünmektir.

İhtiyacın kendisi kusur değil

Beğenilme ihtiyacının kendisi bir kusur değildir. İnsan sosyal bir varlıktır; kabul görmek, ait olmak, değer verilmek temel ihtiyaçlardır. Bir bebek annesinin gülümsemesiyle büyür, bir çocuk övüldükçe cesaretlenir. Yani onay ihtiyacı, insanın doğasına yazılıdır. Sorun ihtiyacın varlığında değil, onu neyin yönettiğindedir. Bir ihtiyaç insanı bir yöne itebilir; ama o yön insanın kendi seçtiği yön değilse, artık kararı veren insan değil, ihtiyaçtır.

İşte kritik eşik buradadır: beğenilmeyi istemek ile beğenilmek için yaşamak arasında. İlki tabiîdir — insan yaptığının karşılık bulmasını ister, ve bu istekte utanılacak bir şey yoktur. İkincisi ise bir teslimiyettir: insanın bütün davranışlarını, kararlarını, hatta kanaatlerini beğenilme ihtimaline göre ayarlaması. Birinde arzu vardır ama dümen insanın elindedir; ötekinde dümen arzuya geçmiştir. Ve bu iki hâl, dışarıdan benzese de, insanın iç dünyasında bambaşka şeylerdir.

Beğenilme ihtiyacı bu eşiği aştığında, insan kendini içeriden değil dışarıdan görmeye başlar. Bir şey yaparken "bunu yapmak istiyor muyum?" diye değil, "bu nasıl görünür?" diye sorar; bir kanaat oluştururken "buna inanıyor muyum?" değil, "bunu söylersem ne düşünürler?" diye. Yavaş yavaş iç ses kısılır, yerini sürekli çalışan bir dış gözlemci alır; her davranış o gözlemcinin bakışıyla ölçülür. Bu yorucu bir hâldir, çünkü insan artık iki iş birden yapar: hem yaşar, hem yaşadığını izler. Ve izleyen göz hiç kapanmaz.

Bu durumun en sinsi yanı, insanın kendi arzusunu bile bu dış bakışa göre kurmaya başlamasıdır. Bir süre sonra "ben ne istiyorum?" sorusunun cevabı, "başkaları benden ne beklerdi?" ile karışır; insan, kendi isteği sandığı şeyin aslında dışarıdan geldiğini fark etmez olur. Böylece beğenilme ihtiyacı, yalnızca davranışı değil, iç dünyayı da ele geçirir; ve insan, kendisine ait sandığı bir hayatı, aslında başkalarının bakışı için yaşar.

Riyanın kökü

Gelenek, gösterişe —riyaya— karşı çok serttir; ve ilginç olan, riyanın kötü işlerde değil, iyi işlerde ortaya çıkmasıdır. Kimse "kötülüğümü görsünler" diye kötülük yapmaz; ama "iyiliğimi görsünler" diye iyilik yapmak yaygındır. Nitekim, kıyamet günü ilk hesaba çekileceklerden birinin, ilmini insanlar "âlim desin" diye öğrenen kişi olduğu rivayet edilir — iyi bir şey yapmış, ilim öğrenmiştir, ama niyeti onu boşa çıkarmıştır. Demek ki bir amelin değerini belirleyen yalnızca ne yapıldığı değil, kimin görmesi için yapıldığıdır.

Riyanın en sinsi tarafı, çoğu zaman fark bile edilmemesidir. İyilik yapılırken içine karışan o küçük "görülme" arzusu, ancak dikkatle bakıldığında yakalanır. Bunu sınamanın basit bir yolu vardır: bir iyilik yapıldığında insanın kendine "bunu kimse görmeyecek olsa yine yapar mıydım?" diye sorması. Çoğu zaman cevap "evet"tir; ama bazen, dürüst olununca, "emin değilim"dir — ve asıl üzerinde durulması gereken, o "emin değilim"dir. Çünkü bir şey yalnızca görülmek için yapılıyorsa, o iyilik aslında karşı taraf için değil, insanın kendisi için yapılan bir gösteridir.

Modern hayat, görünmeyi var olmanın şartı hâline getirmiştir. "Paylaşmadıysan yaşamadın" cümlesi yarı şakadır ama bir gerçeği anlatır: bir deneyimi yaşamak yetmez, onu gösterilebilir hâle getirmek gerekir. Bir yemek yenmeden fotoğraflanır, bir manzara görülmeden kaydedilir; an yaşanır ama gözler o anda değil, o anın nasıl görüneceğindedir. Bu, deneyimi inceltir: insan yaşarken bir yandan da yaşadığını sunmaya hazırlanır, ve iki iş birden yapılınca ikisi de eksik kalır. Görünmenin var olmanın önüne geçtiği bir yerde, insan kendi hayatının seyircisine dönüşür.

Oysa en derin anlar çoğu zaman gösterilmeyen anlardır: kimseye anlatılmayan bir dua, paylaşılmayan bir gözyaşı, sessizce yapılan bir iyilik. Bunların değeri, tam da görünmez olmalarındadır. Var olmak, görünmeden de mümkündür; hatta belki en çok, görünmediğinde mümkündür. Çünkü görünme kaygısının karışmadığı bir an, insanın en sahici olduğu andır — orada yaşanan şey, bir gösteri için değil, kendisi için yaşanır.

Övgünün ve kıyasın tuzağı

Övgü tatlıdır; ama tatlı olan her şey gibi, fazlası zehirler. İnsan bir kez övülünce iyi hisseder, sonra övgüye alışır; ve alışılan şey artık mutlu etmez, yalnızca yokluğu mutsuz eder — ki bu, bağımlılığın tanımıdır. Övgüye bağımlı insan, iyi bir iş yapıp kimse fark etmeyince içine bir boşluk düşer; oysa iş aynı iştir, değişen tek şey dışarıdan gelen alkıştır. Alkışa göre değer biçilen bir hayat, insanın kendi elinde değil, başkalarının avucundadır.

Onay ihtiyacının bir kardeşi de kıyastır. Başkalarının beğenisine muhtaç insan, kaçınılmaz olarak kendini başkalarıyla ölçer; "o benden daha çok beğeniliyor" düşüncesi içini kemirir. Ve kıyas hiç bitmeyen bir yarıştır, çünkü her zaman daha çok beğenilen biri vardır. Oysa her insanın kendine has bir imtihanı, kendine has bir yükü vardır; nitekim insanların bir kısmının diğerine bir imtihan kılındığı hatırlatılır (bk. Furkan, 20). Başkasının hâli, insan için bir sınavdır — ona imrenmek ya da onu küçümsemek, o sınavda nasıl davranıldığını gösterir. Herkesin sınavı farklıysa, kıyas zaten anlamsızdır; insan elmayla armudu değil, iki ayrı imtihanı karşılaştırmaktadır.

Bir zamanlar onay soyut bir şeydi; insanların bakışından, tavrından anlaşılırdı. Bugün sayılabilir hâle gelmiştir: kaç kişi beğendi, kaç kişi paylaştı, kaç kişi takip etti. Bu, onay ihtiyacını büyütür, çünkü artık ölçülebilir bir hedef vardır — ve ölçülebilen her şey bir yarışa dönüşür. Sayının aldatıcılığı da buradadır: yüz beğeni almış bir insan bir öncekinden daha çok sevilmiş olmaz, yalnızca bir sayı büyümüştür. Ama zihin bunu ayırt etmez; sayıyı sevgi sanır, ve sayı düştüğünde sevilmediğini sanır.

Bu mekanizma, onay ihtiyacını tabii sınırlarının çok ötesine taşır: doğal bir ihtiyaç, sonu olmayan bir açlığa dönüşür. Çünkü bir sayının doyma noktası yoktur — her ulaşılan rakam, bir sonrakini ister. İşin sinsi bir yüzü de, gösterişten kaçmanın kendisinin bir gösterişe dönüşebilmesidir: "ben övgü istemem", "sade yaşarım" gibi sözler bazen içten, bazen başka bir onay arayışının kılığıdır. Alçakgönüllü görünmek, kibirli görünmekten daha ince bir gösteriş olabilir; çünkü orada da bir izleyici ve ona giden "bakın ne kadar mütevazıyım" mesajı vardır. Çıkış, bu arzuyu yok etmeye çalışmakta değil, onu görmektedir; görülen bir arzu, en azından kararı tek başına veremez.

Yalnız kalabilmek

Bu meselede güvenilir bir ölçü, insanın yalnızken nasıl davrandığıdır. Kimse görmezken de aynı özenle davranılıyorsa, o davranış insanın kendisidir; yalnızca biri bakınca özenliyse, o davranış bir gösteriden ibarettir. Yalnızken de sözüne, hâline, işine özen gösteren insan, içi ve dışı bir olan insandır. Buna karşılık "sahne insanı" —kalabalıkta bir türlü, yalnızken bambaşka— sürekli bir rol oynadığı için gerçek benliğini köreltir; ve bu ikilik yorar.

Her an görülüyor olma bilinci —ihsan— tam da bu ikiliği kaldırmayı hedefler: madem her an görülüyor, o hâlde tek bir hâli olsun. Bu, onay ihtiyacını yok etmez, yönünü değiştirir: insan artık çok sayıda insanın değişken bakışını değil, tek ve değişmez bir bakışı esas alır. Ve tek bir bakışı esas almak özgürleştirir, çünkü herkesi memnun etmek imkânsızdır ama tek bir rızayı gözetmek tutarlı bir hedeftir. Değişken bakışların peşinde koşan insan hiçbir zaman duramaz; sabit bir bakışı esas alan ise, bir yere yaslanmış olur.

Yine de buradan insanlardan büsbütün kopmak sonucu çıkmaz. "Kimse umurumda değil" demek çoğu zaman bir erdemden değil, bir yaradan doğar; incinmiş insan, kendini korumak için bir umursamazlık maskesi takar. Sağlıklı olan, umursamamak değil, doğru ölçüde umursamaktır. İnsanların iyi kanaatini önemsemek sağlıklıdır — toplum içinde yaşanır ve iyi bir ad korunmaya değer bir emanettir; ama o kanaate esir olmak bir hastalıktır.

İkisinin arasındaki çizgi incedir: iyi görünmeyi istemek ile iyi olmayı istemek. Birincisinde amaç görüntü, ikincisinde gerçektir; ve çoğu zaman ikisi aynı anda, birbirine karışmış hâlde insanın içinde bulunur. Onları ayırmak ömür boyu süren bir iştir. Bu ayrımı yapabilen insan, hem insanlardan kopmaz hem de onlara esir olmaz; iyi bir ad taşımaya çalışır ama o adı korumak için kendinden vazgeçmez.

Korkunun ve kökün izi

Onay ihtiyacının derininde çoğu zaman bir korku vardır: dışlanma korkusu. İnsan türü tarih boyunca gruplar hâlinde yaşamıştır ve gruptan atılmak, tek başına kalmak çoğu zaman ölüm demekti; bu yüzden dışlanma korkusu, insanın en eski, en derin korkularından biridir. Beğenilme ihtiyacı, bu korkunun modern kılığıdır: "beğenilmezsem dışlanırım, dışlanırsam yalnız kalırım" zinciri çoğu zaman bilinçdışında çalışır. Oysa bugün dışlanmak artık ölüm değildir; birkaç kişi beğenmese de hayat devam eder. Zihin bunu henüz tam kavramamıştır, hâlâ eski tehlikeye göre alarm verir; o alarmı fark etmek, onu yatıştırmanın ilk adımıdır.

Bir başka kök çoğu zaman çocukluktadır. Sevginin koşullu olduğu bir ortamda büyüyen çocuk —"başarılıysan seviliriz, uslu durursan değerlisin" mesajını alan çocuk— onay ile sevgiyi birbirine karıştırarak büyür; ona göre sevilmek hak edilmesi gereken bir şeydir, bedava değil. Büyüdüğünde de aynı şemayı taşır: sürekli hak etmeye, sürekli kanıtlamaya çalışır, çünkü içinde "olduğun gibi de yeterlisin" cümlesi hiç kurulmamıştır. Bu kökü fark etmek —suçlamak için değil, anlamak için— onunla barışmanın başlangıcıdır; çünkü anlaşılan bir yara iyileşmeye başlar.

Bütün meseleyi çözmeye yarayan bir ayrım vardır: onaylanmak ile sevilmek aynı şey değildir. Onaylanmak, bir performansa verilen nottur — bir şey yapılır, beğenilir; yarın yapılmazsa onay da gider. Sevilmek ise koşulsuzdur: bir şey yapmaya bağlı değildir, insan olduğu için sevilir, yaptığı için değil. Onay ihtiyacına esir olan insan aslında sevgi arar, ama yanlış yerde arar; performansla sevgi kazanmaya çalışır. Oysa performansla kazanılan şey sevgi değil, alkıştır; ve alkış sevgiye benzer ama onu doyurmaz, bu yüzden ne kadar alkış gelse de insan aç kalır — yanlış besinle beslenen bir açlık gibi.

Gerçek sevgi —ailenin, birkaç yakının ve nihayetinde Yaratıcının sevgisi— performansa bağlı değildir; onu kazanmak için sürekli sahne almaya gerek yoktur. Bunu içine sindiren insan sahneden inebilir, çünkü asıl aradığı şeyin sahnede olmadığını anlar. Ve sahneden inmek, insanı beğenilme kaygısının o bitmeyen yorgunluğundan kurtarır; artık her davranışını bir izleyiciye göre ölçmek zorunda değildir.

Arzu var olsun, dümende olmasın

Bu meseleyle uğraşan bir insanın içinde o ses hiç susmaz: "bunu görenler ne düşünecek, beğenecekler mi?" Sesi tümüyle susturmak belki mümkün değildir; ama onunla birlikte yaşamayı, ona kararları verdirmemeyi öğrenmek mümkündür. Çünkü mesele sesi yok etmek değil, onun dümene geçmesine izin vermemektir. Bir yazının okunmasını istemek ile okunmadığında yazmaktan vazgeçmek arasında fark vardır: ilkinde arzu vardır ama karar insanındır, ikincisinde karar arzunun elindedir. İlki tabiî, ikincisi esarettir.

Ölçü galiba budur: arzu var olsun, ama dümende olmasın. Beğenilmeyi istemek insanidir; beğenilmek için kendinden vazgeçmek ise yavaş bir kayboluştur. İkisinin arasında durmak zordur ve her zaman başarılamaz; ama en azından nerede durmak istendiğini bilmek, oraya doğru yürümenin başlangıcıdır. İnsan, bu ihtiyacı ne inkâr etmek ne de ona teslim olmak zorundadır; onu görüp yerine oturtmak, hem daha dürüst hem daha huzurlu bir yoldur.

Paylaş

İlgili Yazılar

Tüm nefs